Arşiv Aralık, 2008

CEMİL MERİÇ – BU ÜLKE

Aralık 31, 2008

CEMİL MERİÇ – BU ÜLKE

Kitap Adı : BU ÜLKE
Yazar : Cemil MERİÇ
Yayın Evi : İletişim Yayınları
Tarih – Baskı : 2002 – 15. Baskı

Arka Kapak Yazısı:

Meriç’in “aynı kaynaktan fışkırdılar” dediği eserler dizisinin önemli bir halkası. Bir çağın, bir ülkenin vicdanı olmak isteği Meriç’in bütün çabasına her zaman yön vermiştir: “Bu sayfalarda hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen mülakata bu kitabı yazmak için geldim; etimin eti, kemiğimin kemiği. “Bu Ülke, Meriç’in sürekli etrafında dolandığı Doğu-Batı sorunu yanında, sol-sağ kutuplaşmasına ve kalıplaşmasına ilişkin önemli tesbit ve aforizmalarını da içeriyor.

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Bölümler:

Ne güzel tarif: “Gerici, bir toplumun gelişmesini sağlayacak hiçbir yeniliği istemeyen, her yönüyle eskiyi özleyen ve eski düzeni getirmeğe çalışan (kimse) ” (Meydan-Larousse) Tarifin tek kusuru bu ucubenin hangi çağda, hangi ülkede yaşadığını söylememesi. Sayfa 80

Yobazlık, Şark’ın nefis müdafası. Yobaz, samimiyet, yobaz kendini bir nass’a hapseden idrak; bir nass’a, yani sonsuza. Sayfa 89

İzm’ler idrakimize giydirilen deli gömlekleri. İtibarları menşe’lerinden geliyor. Hepsi de Avrupalı. Sayfa 90

Nezleye yakalanır gibi ideolijilere yakalanıyoruz, ideolojilere ve kelimelere. Tanzimat nesli, hiç olmazsa bu bahiste, iffet ve haysiyetini korumuş. Kalktığını iddia ettiğimiz Kapitülasyonlar, ruh dünyamızda yaşıyor, hem de bütün habasetiyle. Alafrangalık, zevki ve tefekkürü dumura uğratan bir kabuk. Sayfa 126

Ölüm bir mazeret değildir. Voltaire: “yaşayanlara saygı borçluyuz az çok”, diyor… “ölenlere tek borcumuz kalmıştır: hakikat.” İslamiyet: “ölüleri hayırla yad ediniz” buyurmaktadır, ölülerinizi yani sizden olanları. Yaşayanları yöneten ölülerdir. Demek ki, öldürülmesi gereken ölüler var. Sayfa 128

2. Müstağripler

Müşterek Doğu irfanı ile uğraşan Avrupalıların kendilerine verdikleri isim. Aynı mevzu üzerinde çalışan bir Osmanlıya bu ismin verilmesi caiz değildir. Biz, son devir muharrirleri, maarif-i garbiyeyi Şark’a ithale çalışan birer müstağribiz.

Ahmet Mithat Sayfa 129

Kanun, eski Yunan’dan beri “büyük sineklerin yırtıp geçtiği, küçüklerin takılıp kladığı bir örümcek ağı” Avrupalı için. Sayfa 203

Şiddeti yokeden şiddet, yalanların en alçakçası değilse vehimlerin en şairanesi. Her kavganın ezeli mazereti: son kavga olmak. Sayfa 207

Dört asır once içtimai’yi hayatın dışına iten Avrupa şimdi de ferdi hayatı ahlak dışı ilan ediyor. Sayfa 208

Hadis: “Kendini tanıyan, rabbini tanır” diyor. En küçük sonsuzla, en büyük sonsuz arasındaki esrarlı ayniyeti ifşa eden büyük söz. Hint bilgeleri de “Gökte bir tek ay var, akisleri sonsuz. Her testinin suyunda başka bir ay. O testilerden biri de sensin” derken aynı hakikate tercüman olmuyorlar mıydı? Kendini tanımak, marifetlerin marifeti. Sayfa 209

Kapitalizmle komünizm batı’nın iki çehresi… Biri kumarhane, öteki mahpes. Sayfa 214

Ummanların ötesinde bir altın şehir yok. İnsan her ülkede hilekar ve yırtıcı, zaruret tünelinden hürriyet alanına çıkamadı henüz. Ellibin yıl öncesine kıyasla çok daha güçlü. Ama gelişme bütünü kucaklamıyor. Yol iniş çıkışlarla, geriye dönüşlerle, sapışlarla uzamaktadır. Sayfa 217

Davut yani zeka. Büyük adam, kalabalığı tekme ile uyandıran kılavuz. Sonra uyanan Caliban efendisini parçalar. Sayfa 218

İnsanlık, barut fıçıları üzerinde rakseden sarhoş. Ağzında sigara ve elinde havai fişekler. Sayfa 219

Tecrübe, harem ağalarının silahı. Büyüklerin bu koltuk değneğine ihtiyacı var mı? İsa tecrübesiz. Saint-Just tecrübesiz olduğu için ulu. Tecrübe, bayağılığa alışmak ve bayağılaşmak. Sayfa 221

Goethe doğru söylemiş: Kitap Batı’nın afyonu. Sayfa 233

Kime yazıyorsun bu mektubu? Elinde hiçbir adres yok. Domuzlar kutsal kitaplarla beslenmez. Sayfa 269

Fildişi kule, davasız sanat meczuplarını barındıran miskinler tekkesi. Ama her mücahit o tekkede silah kuşanır. Bir zindan değil, bir liman. Sayfa 276

Mezar taşlarına şiir okumak, güzel; taşlar ayakta dinler sizi. Çölde vaaz etmek mutluluk! Kumlar perestijle ürperir. Sayfa 289

Benim Notlarım:

Hazırlıktayken (lise) tanıştım Cemil Meriçle. Hem anlattıkları hem de anlatış şekli etkiledi beni. Bu Ülke ve Umrandan Uygarlığa’yı kaçar defa okudum bilmem.

Genç, okumaya istekli ve bazı şeyleri düşünmesi için eğitilmiş birisi için bulnmaz bir klavuz. Hem kılıç hem de kalkan. Sizi hem fildişi kuleye çıkarır hem de insanların arasındaki savaşın en orta yerine bırakır. Hem eğitir okuyucusunu hem de toplumu inşa etmede kullanır.

Dünya edebiyatından bi haber olmanız ya da mitoloji ile alakanız olmaması ilgilendirmez onu. Ne biliyosa döker ortaya ve her dikkatli okuyucuya anlatır batıyı, doğuyu, kuzeyi ve güneyi. Eski Yunan’ı ve Mısır’ı anlatırken her mitolojik hikayenin tekerrürlerini bulur tarihten. Böylece anlarız ki insanın en büyük sahte tanrısı kendisi.

Ve Bu Ülke. Bana göre Umrandan Uygarlığa kitabının diğer yarısı. Hangisini önce yazmış bilmiyorum. Ama Bu Ülke de bizim suratımıza Umrandan Uygarlığada da ise tüm insanlığın suratına çarpıyor “Ey insan HAKİKAT’i ara. Allah (c.c) o’nu hem içine hem de dışına koymuş. Bir Ay’a bak bir de testilerdeki milyarlarca aksine. Farkında ol!!! Yoksa çürümeden kokarsın! ki insanlık tarihi senin bu pis kokunla dolu! Artık farklı olmanın zamanı geldi!” gerçeğini.

Kalem yazmak ister daha fazla kelam. Fakat en iyisi üstadı kendinden öğrenmek.

İyi günler…

ALİ ŞERİATİ – MEDENİYET VE MODERNİZM

Aralık 31, 2008

ALİ ŞERİATİ – MEDENİYET VE MODERNİZM (*)

Kitap Adı: MEDENİYET VE MODERNİZM
Yazar Adı: Ali ŞERİATİ
Çeviren: İsa ÇAKAN
Yayın Evi: Yeni Zamanlar Yayınları
Tarih – Baskı – Sayfa Sayısı: Kasım 2005 İstanbul – 2. Baskı – 208 Sayfa

(*) Benim Notum-2: Kitapta iki bölüm ve altı başlık var. Alıntılardan önce bu bölüm ve başlıklar belirtildi.

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Yerler:

Birinci Bölüm
Kültür, Medeniyet, Sanat ve Modernizm

Medeniyet ve Modernizm

1-Aydın: Bu her gün kullanılan bir terim olup, gerek toplumumuzda, gerek bütün dünyada sık sık duyarsınız. Aydının gerçek anlamı nedir? Kimlere aydın deriz? Aydınlar kimlerdir ve yaşadıkları toplum içindeki rolleri ve sorumlulukları nelerdir? Aydın, belli bir tarihi yer ve zaman diliminde kendi insani mevkiinin bilincinde olan kimsedir. Bu bilinç ona, sorumlu bir insan oluşun yükünü yükler. Halkına, zihni, içtimai ve devrimci faaliyetlerde önderlik yapması gereken kendi kendinin bilincinde sorumlu bir kimsedir o.

2- Asimilasyon: Bu müslüman ve batılı olmayan bütün ülkelerin karşılaştıkları zorluk ve gerilimlerin kökünde yatan bir kelimedir. Bu terim, bilinçli veya bilinçsiz olarak bir başkasının yaşayış tarzını taklit etmeğe başlayan bir kişinin davranışları için kullanılır. Bu hastalığa yakalanan hernagi bir insan, kendi kökenini, milli, kültürel ve karakterini çizen özelliklerini unutur; hatırlarsa bile onlara karşı korkunç bir nefret duyar. Bütün sosyal bağlarından koparak düşünüp taşınmadan, kayıtsız-şartsız kendini bir başkasını taklit etmeğe koyuverir. Kendinde keşvettiği ayrıcalık ve büyüklüğü elde edeceği görüşüyle, nefretini çeken belli bir kültür ve topluma olan bağlılığından dolayı, içinde görmeğe başladığı şu iğrenç unsurlardan kurtulmaya çabalar.

3- Alinasyon (Yabancılaşma): Basitçe, kendi benliğini unutma,i farkında olmama veya benimsememe demektir. Yani, kişi benliğini kaybeder ve içinde bir başka veya kişinin olduğunu sezer. Bu, ciddi bir sosyal manevi hastalıktır. “Alinasyon”un varlığı çeşitli durum ve şekillerde ortaya çıkar ve birçok faktöre bağlıdır. Sayfa 10 – 11

Biz müslümanlar, Asya ve Afrikalıları etkileyen korkunç ve daima var olan bir alinasyondur. Bu, teknolojinin neden olduğu alinasyon değildir. Biz, makinenin kötü ruhuna kapılmadık. Burada makine yok. Bürokrasi zaten yok. Sınırlı bir kadrosu olan birkaç yönetim kurumu kimseyi aline edecek durumda değeildir. Ne de, burjuvazi bizi aline edebilecek aşamaya çıkabilmiştir. Fakat, pençelerinde kıvrandığımız, tamamen farklı, çirkin ve tehlikeli bir şeydir: “Kültür alinasyonu”. Sayfa 17

Proje şudur: Dünya üzerinde yaşayan herkes homojen olmalıdır. Aynı hayatı yaşamalı, aynı düşünmelidir. Fakat, uygulamada bütün milletleri aynı düşündürmem mümkün değildir. Bir millet ve bir adamın ahlak ve yaşayışını hangi unsurlar belirler? Yukarıda defalarca sıraladığımız, tarihi, dini, kültürü, geçmiş medeniyeti, eğitimi ve gelenkeleri bir insanın, umumşyetle bir milletin ahlakını ve kişiliğini oluşturan yapısal unsurlardır. Bu unsurlar, bir toplumdan diğer topluma değişir. Avrupa’da bir başka, Asya ve Afrika’da bir başka şekilde ortaya çıkarlar. İşte bütün bunların aynı olması gerekir. İnsanları tek bir düzeye getirmek için, dünya milletlerin farklı ahlak ve düşünceleri bulundukları yerde yok edilmeli ve belli bir modele göre yeniden şekillendirilmelidir. Hangi modele göre? Model Avrupa’dan gelir ve bütün Doğu’lu, Asya ve Afrika’lılara nasıl düşüneceklerini, nasıl giyineceklerini, nasıl arzulayacaklarını, nasıl üzüleceklerini, evlerini nasıl kurup, sosyal ilişkilerini nasıl düzenleyeceklerini, nasıl tüketeceklerini, görüşlerini nasıl ortaya koyacaklarını ve son olarak nasıl ve neyi seveceklerini gösterir. Çok geçmeden, modernleşme adıyla bütün dünyay yeni bir kültürün sunulduğunu farkettik. Sayfa 26 – 27

Öyle bir halk meydana getirdiler ki, kültürünü bilmez fakat onu hemen aşağılamaya kalkar; dininden zerre kadar haberi yoktur, fakat, kötüler durur. Basit bir şiiri anlayamaz, ama onu eleştirmek için dil uzatır. Tarihini anlamaz, lanetlemye hazırdır. Öte yandan, Avrupa’dan ithal edilen her şeye karşı hayranlığını belirtecek kelimeler bulamaz. Evet, işte önce dininden, kültüründen, kökeninden koparılmış, sonra da bunların hepsini horlayan bir insan meydana geldi. Avrupalı’dan daha aşağı oluduğuna inanmıştı. Böyle bir inanç aklında kökleşince, bütün gayreti ve arzusu kendisini yalanlamak, kendinden gördüğü bütün bağları koparıp atmak, nasıl olursa olsun horlanmayan ve tepeden bakılmayan bir Avrupa’lı gibi olmak ve sonunda “Allah’a şükür! Artık bir Doğu’lu değilim. Bir Avrupalı’nın düzeyine erişebilmek için yeteri kadar modernleşebildim” diebilmek için olacaktı.

Ve, avrupa’lı olmayanlar modernleştikleri düşüncesiyle mutluyken, Avrupa’lı kapitalist ve burjuva, artık ürününün tüketicisi yapabildiğinden dolayı, kölelerine gülümsemektedir. Sayfa 36 – 37

Medeniyet ve Kültür

Medeni refah araçlarına sahip olan insan medeni değildir. Medeniyet insanın yücelme merhalelerinden ibaret bir merhaledir. Medeniyet, her kabiliyetin onda açılıp gelişebileceği elverişli bir ortamdır. Medeni insan da böyledir. Yani bu ortam onda bulunduğu zaman medenidir. Elbette mutlak medeniyetten söz edilemez. İnsan, kabiliyetlerinin geliştiği oranda medenidir. Öyleyse medeniyet gözle görülen bir şey değil, zihni bir hal’dir. Medeniyeti gözle görülebilir nesnel bir şey telakki edenler için fertlerin servetleri, üretim-tüketim hayatı, apartman ve bunun gibi dış görünüşler önemlidir. Oysa medenileşme, ruhi bir hal, manevi ve fikri bir yükselme derecisidir. Dolayısıyla medeniyeti, fertlerin düşünce, görüş arzı, duyuş ve bilgi düzeylerinden anlamak mümkündür; buna göre Hint medeniyeti, amerikan medeniyetinden aşağı olmayan bir medeniyettir.

Eğer medeniyet düşüncesinde bu yaklaşımı uygularsak ve bizim aydınlarımız da medeniyeti insanın tekamül sürecindeki bir gelişmesi olarak ele alırsa insanları medenileştirmek için -şu andakinden- ayrı bir yöntem seçerlerdi. Sayfa 39 – 40

Konfüçyüs’e, “Tolumun kaderi senin eline verilirse onu düzeltmek ve iyileştirmek için ne yapardın?” siye sormuşlar. Konfüçyüsün verdiği cevap şu olmuştur: “İlk işim isim ve kavramları değiştirmek olacaktı. Çünkü toplum, isim ve kavramları yanlış tabir etmek ve kullanmakla bozulur.” Sayfa 40

Max Müller şöyle der: “Kelimelerin yanlış ve bozuk kullanılması önce edebiyatta, sonra da ahlakta hastalık doğurur; çünkü bozuk bir kelime ve yanlış bir deyim giderek yaşamanın bir parçası halini alır.” Mesela bizde yarı arapça bilenler önce lügatın, sonra da ahlakın bozulmasına neden oldular. Bunun çin, “cehl-i mutlak, ani mutlak cahillik, yüksek düzeyde fakat yarı bilgin olmaktan iyidir, ama yarı alim olmak kötüdür, çünkü böyle bir kişi ne bilginlerin, ne de cahillerin safında yer alır.” demişlerdir. Sayfa 41

hegel, halkın kendi kaderini kendisinin tayin etme hakkını elinden alan siyasi ve içtimai düzen, aynı zamanda o halkın yaratıcı gücünü de öldürür der. Bir başka deyişle, sömürgeciler, nereye ayak basarlarsa, halkı kendi kültürel muhtevasından yoksun bırakır ve kültürün meydana gelmesini sağlayan bütün unsurları yok eder ki, bu yapıcı unsurlardan biri de hükümet ve siyasi kurumlardır. Sayfa 45

… kendine, kendi özüne dönüş ve kendi halkına saygıyı içeren akımlar, sömürgeciler tarafından hurafelere dönüş, eski vahşi dönemlere özenme ve gericilik olarak tanımlanmaktadır. Sayfa 45

Demek ki iki ırkımız var. Biri kültür ve medeniyete sahip olan ırk diğeride kültürsüz ırk. Kültür yaratamayan ırk, taklit aşamasında olsa bile medeniyete ulaşmasına imkan yoktur. Bu tezi savunanlar, kızılderilileri ve zencileri göstererek bunların hiçbir zaman bir kültüre sahip olmadıklarını öne sürmektedirler. Sami ırkından gelenler ise geri ve kötü bir kültüre sahip olmuşlardır. Tabii Arya ırkının doğu kanadı ile batı kanadı arasında da önemli bir fark vardır. Doğu kanadından olan kavimler, batı kanadından olan kavimlere göre daha aşağıdadır.

Şüphesiz ki, gerçek bilimsel olgular karşısında bu ırkçı nazariyelerin hiçbr değeri yoktur. Bilginler tarafından yalnızca Alexis Carrel’in ırkların ıslahı teorisi bugün üzerinde durulmaya değer görülmemektedir. Bunun hangi oranda gerçek payı taşıdığı benim araştırma alanım dışındadır. Ama benim işim, size bunları bütün çıplaklığıyla tanıtmaktır. Bu nazariyeler ve düşünceler, çağdaş Avrupa medeniyetini yansıtır. Bir başka yararı da vardır, size bu düşünürlerin ve sözde bilim adamlarının hangi derecelere düştüklerini daha yakından göstermektedir. Sayfa 63

Biz hem sosyolojide, hem de psikolojide kendimiz yeni ve toplumumuza uygun nazariyeler geliştirmeliyiz. Bu alanda Avrupalıların mütercimleri olduğumuz sürece iyi bir sosyolog ya da iyi psikolog olmamız mümkün değildir. Sayfa 83

Kurtarıcı Bekleyen Sanat

“Kendine dönme fikri” bugün öyle bir şeydir ki, bunu büyük zorluklarla bazı ülkelerde şimdi suçlamalardan kurtulmak için bir fiyat ödemeye hazırlanmaktadırlar. Kendine dönme, artık batıl inançların, donmuş geleneklerin ve fanatikliğin yeniden ortaya çıkması ve kaba, mahalli gelenkelere dönüşle aynı anlama gelir olmuştur. Sayfa 97

Herkes, zayıflığından, ahlaksızlık ve saçmalıklarından dolayı zavallı Batı’yı suçluyor. Kendisi gibi olmayı öğrendiğimiz yabancı kimdir? Bugün gördüğümüz manzara, Batı’yı taklit etmemekten kaynaklanmaktadır. Buna Batı’yı bilmemek sebep oldu. Batı’nın bilinçli taklitçileri olmuş olsaydık, belki artık Doğu’lu olmayabilir, ama hiç olmazsa “bir tür Batılı” olabilirdik; gel gör ki şimdi bir hiçiz. Sayfa 100

Görevlerin en kötüsünün ve rollerin en şerlisinin bugünkü dünya insanının ellerine terkedildiği şu ortamda, sanat başka bir durumda olacak değildir. Ama sanatın rolü bu durumun tam tersi olmalıdır. Öte yandan, mutlak gerçek ve güzellik daima yanlış ve tersinden anlaşılmıştır. Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin dediği gibi, “eğer piyasada, tedavülde kalp bir para görürsen, bil ki, alışveriş aracı olarak kullanılmış olan bir altın para da olagelmiştir.” Kimse bayağı bir kalp para yapmaz, fakat altından bir kalp para yapar.

Bu misal açıkça gösteriyor ki, insanı din, sanat ve felsefeyle aldatırlar; demek yine bu yollarla uyanıp bir insan olacağız. Benimle dostlarım arasındaki ilişki, bizden farklı düşünen düşmanın kullandığı bir bahanedir. Bir gerçek kötüye kullanıldığı zaman, ondan elimizi eteğimizi çekmemiz mi gerekir? Yoksa, tam tersi, bu kötüye kullanıma karşı savaşmak mı? Düşman bu silahla silahlanmış. bundan dolayı, gerçeğe bağlı kalıp, onu korumamız gerek. Eğer, “boş ver, sen de” dersek, düşman kazanacak, bizse kaybedeceğiz.

Tarik gösteriyor ki, bir şeyin kötüye kullanılması umumiyetle din adına yapılmıştır; şimdi ise sanat adına yapılıyor. Bunun için, sanatın gerçek yönünü öğrenmemiz gerekiyor. Bu hemen halledilmesi icab eden bir mesele, çünkü sanat bu asırda zamanımızın tamamını kapsıyor. Bu durum, benim düşünce tarzımla bağdaşmıyor. Ama, sanatın yüksek bir seviyeye varması için geçmesi gereken aşamalardan biri. Sayfa 102 – 103

Sanat “o”nu arıyor, endüstri ise “bu”nu. Endüstri, tabiatta var olup, insanın erişebileceği şeyi bulmaya çalışıyor ve buluyor. Sanatın aradığı ise bunun tam zıddı. Yukarıda söylediğim gibi, insan olmayanın peşinde. Sayfa 115

İkinci Bölüm
Aydın, Entelektüel ve Peygamber

Nereden Başlayalım?

Eğer bir kimsenin yolu hak, sözü gerçekse onu aydın saymıyorlar. Sorumluluğunu müdrik olacak, aleyhinde gelişen kötüleme ortamına ve çeşitli kesimlerden gelen karşıt hücumlara göğüs germesi gerekecektir. Toplumsal mevzularda ve hatta ferdi meselelerde iki kimse arasında çıkan görüş ayrılığını gidermek ve müşkilleri halletmek için ortaya atılan kişiler, ihtilaf sahibi taraflara ayrı ayrı bazan da tam tersi şeyler konuşuyorlar. Oysa iyi niyetli insanlar ateşe körükle gitmezler, yakınlaşmayı temin etmek ve anlaşmazlığı gidermek için çalışırlar. Bunların usulü ise diğerlerinin tam tersinedir. İyi insanlar iki güç, iki kutup arasında binbir aldatma, plan ve komplo ile meydana getirilmiş kopukluğu giderir, yeribe hoşgörü, yakınlık ve anlayış tesis ederler. Sayfa 129 – 130

… esefle görmekteyiz ki, günümüz eğitim düzeninde gençlerimiz, duvarları göklere yükselen ve adı “üniversite” olan istihkamlarda eğitim görürler, ama kendilerini halktan ayırırlar, asiller gibi özel arabalarıyla dolaşırlar ki halk onları tanımasın, kendi parasıyla yetiştirdiği düşünürlerle temas kurmasın ve aydınlanmasın. Oysa birbirinden kopmuş iki kutup arasını bulmak, birbirinden nefret edercesine uzaklaşan düşünce ve eylem arasını kapatmak entelektüel aydının sorumluluğu idi. O, köprü kuracaktı. Toplumun çatısını yeniden kurmak isteyen aydın, düşünce ile uygulama arasındaki uçurumu doldurmak zorundadır. Sayfa 131

Tarihi yanlış tesbit etmek, tarihin facialar hikayesidir. İslam toplumlarında nice zamandan beri Avrupa’ya gönderilen bir aydının, bir doktorun tıp tahsil edip ülkesine dönmesi ve ülkesinde doktorluk yapması gibi kendisindende toplumu aydınlatması beklenmiştir. Bu yalnız İslam toplumlarında değil, diğer Üçüncü Dünya ülkelerinde de böyle olmuştur. İşte, doğuda ve İslam toplumlarında bu çarpık görüş ve tesbit, kendi ülkesinin tarihini değiştirecek güçte ve yetenekte olan sayısız dahiyi, ülkesini batı seviyesine ulaştıracak kişiyi böyle bir fırsattan mahrum bırakmış, onu kurban etmiştir. Uzun yıllar boyu nice duygular, vicdanlar ve nice düşünceler bu yanlışca tarif edilen aydınların ortaya ttığı görüşlerle, getirdikleri mesajlarla yok olup gitmiştir. Sanılıyordu ki, toplumun kurtuluşu bu aydınların peşine takılmakla mümkün olacaktı. Bu alanda nice savaşlar verildi. kavgalar yapıldı ve her hengamenin sonunda tutturulan bu yolun yanlış olduğu bir kere daha görüldü. Netice, yine umutsuzluk, nefret, sorumlulktan kaçma, kendi köşesine çekilme, mistik hayat, varoluşçu oyunlar vd.. Ve yeniden aynı hikaye, yeni bir mesaj. Yine saptırılmış bir amaç, yine gerçek sebepleri gösterilmemiş bir kavga başlar, güçler toplanır. Dehalar ve kuvvetler bunun savunması için harcanır. Yine sonuçta ortaya çıkan koskocaman bir hiç… Sayfa 142 – 143

Bugün gibi hatırlıyorum. Doğduğum şehir Meşhad’de ilkokulumuzda henüz yeni aydınlanmış bir resim öğretmenimiz vardı. Gece gündüz bütün uğraşısı gördüğü boşlukları resimlerle doldurmaktı. Resim öğretmeni olduğu için de herşeye resim açısından bakardı ve ona göre İran halkının kurtuluşu, resim sanatının İran çapında yaygınlaşmasıyla mümkün olacaktı. Şöyle diyordu bize: “-Ressam fırçasının boyasıyla halkının sefaletini çizer.” Bu tezden hareket ederek bize verdiği bütün resim ödevlerini bu konulardan seçerdi. Onun ilk aşamada verdiği modelde sokakta birlikte oynayan ve karşılıklı özgür ilişkiler içinde olan bir kız ve bir erkekti. İkinci ve üçüncü aşamalardaki modelleri de ortaokul ve üniversitede birlikte ve özgürce davranan kız erkek karışımı hayatın tesviriydi. Onun geliştirdiği nazariyeye göre, eğer kadın ve erkek bir arada eğitim görürse, eğitim seviyeleri eşit olacağından uzun süre birbirlerini tanıyacak ve mutlu bir aile kuracaklardı. Esasında bizim resim öğretmenimize göre, batının yegane kalkınma sebebi, toplumda kadın-erkek ilişkilerini yoğunlaştıran, pekiştiren eğitim kurumlarının ve sosyal hayatın olmasıdır.

Şimdi de toplumumuzda birçok yazar ve entelektüel, aynı teraneyi tekrarlamaktadır. Onlara göre doğunun ve özellikle İslam toplumunun geri kalmışlığının yegane sebebi cinsi hayata kıyulan kısıtlamalardır. Bu görüşün yaygınlık kazanması sonucunda kız çocuklarıyla babaları, erkek çocularla annelerinin arası açıldı. Bu çatışma özellikle körüklenmektedir. Aslında cinsi alanda özgürlük ve serbest yaşama kavgası ve düşünceleri çok daha başka kavgaları ve amaçları gizlemektedir. Cinsi hayat üzerindeki kısıtların kalkması ve özgürlüklerin elde edilmesiyle 1955 – 1965 yılları arasında yani tam 10 sene gibi kısa bir zaman zarfında kozmetik tüketimi de 500 misli arttı. Tabii batılı kozmetik imalatçılarının karı da 10 sene içinde 500 misli arttı.

Bu savaşın, kadın haklarının, cinsi özgürlüklerin ne için savunulduğunu görüyor musunuz? Sayfa 144 – 145

Kültürümüzü bulup çıkarmaya çalışırsak şunu söyleyebiliriz: Yunan kültürünün esasında felsefe, Roma kültüründe askerlik ve sanat, Çin ve Hint kültüründe tasavvuf ve mistizm varken bizim kültürümüzün temelinde ve kaynağında İslam vardır. Yani bilginlerimizin, özelliklerimizin hislerimiz, örf ve adet ve ideallerimiz ile dünya görüşümüz ve toplum olarak benimsediğimiz ideallerin toplamına kültür diyorsak, bütün bunların temelinde İslam yatmaktadır. Bu, her ferdin kültür adı altında menevi nefes almasını ve sürekli olarak belenmesini sağlar. Gerçek bir aydın, toplumun, yığınların vicdanına inmeli ve bu kültürü hissetmelidir. Gandi bunu hissetmeseydi Hint toplumunu böyle güçlü bir dinamizme sürükleyemezdi. Sayfa 154

Hıristiyanlığı İslamla karıştırmak aydınlığa sığmaz. Bir filozof bütün dinlere aynı gözle bakabilir, ama bir aydının buna hiçbir zaman hakkı yoktur. Sayfa 155

Bir İslam aydını kesinlikle tam bir İslami bilgiye sahip olmalıdır. ancak bu bilgiye sahip olduktan sonra çağında bilginlerin ne gibi bir faciaya düştüklerini sezer ve onların dehalarının ve yeteneklerinin, işe yanlış başladığından dolayı heba olduğunu anlar. Sayfa 155

Batılı aydınlar, hatta birçok doğulu aydın, hırisityanlık, budizm ve buna benzer dinlerin ruhları gerçeklerden kopardıklarına, insanları hayattan uzaklaştırıp metafizik ideallere bağladığından dolayı eleştirmektedirler. Oysa İslam kültrü, tamamiyle bu dinlerden ayrıdır ve büyük bir dinamizm yüklüdür. Eğer bir aydın İslam ile diğer dinler arasındaki bu çelişkileri göremezse hepsini bir kefeye koyar ve büyük bir yanlışa düşer. Bazı aydınlar da, hristiyanlıkta protestanlığın yaptığı gibi İslam içinde birtakım reformların gerektiğini düşünürler ve bunu savunurlar. Oysa İslam’ın hiçbir reforma ihtiyacı yoktur; bizim esas çaresizliğimiz, derdimiz de bunun bir türlü aydınlar tarafından böyle kabul edilmemesidir. Nitekim İslam’ın yalnızca adalet ve önderlik ilkeleri toplumu dinamizme götürmek için yeter ilkelerdir. Sayfa 156

Mazlum İnsanların Derdiyle İlgilenen Bir Müslümanın İzlenimleri

Bu bölümden alıntı yapmamışım :D

Muhammed (s.a.v.)’in Yüzü

Din koyuculuk görevine atandıktan (Allah tarafından değil tabii olarak) hemen sonra ve gecikmeksizin; bu yol göstericilerin kralların saraylarına doğru yönelmeleri ve toplum içindeki görevlerine kralların koruyuculuğu altında başlamaları, tesadüfi değildir. bunların gözlerinde, örnek ve yol gösterici olabilecek en değerli adam kral’dır. Zerdüşt, dinini tebliğe Azerbaycan’da atanır fakat Balkh’a (İran’ın güney kısmı) gelir ve Gustasp’ın sarayında onu dinini kabule davet eder, sonra da vaktini ölünceye kadar krallığın bahçelerinde geçirir.

Çin’in geleneksel krallarına hürmet gösteren Konfüçyüs, bir kralla arkadaşlık kurmak için her zaman değişik kentlerin ve yörelerin çevresinde bulundu. Amacı, kralların yardımıyla bir idarecilik kapmak ve kendi dininin ilkelerini toplum içinde duyulur hale getirmekti. Sonuçta bunda başarılı olur.

Fakat diğer tarafta, akidesi açık (yol gösterici değil, gerçek) peygamberlerin hikayesi çok değişiktir. Onların tümü, toplumların en çok haksızlığa uğramış ve en düşük sınıfına dahildirler. Bunların çoğunluğu, tarih içindeki toplumlarda herhangi bir sosyal mevkiden arınmış; çoban(*), zanaatkar, sanatçı ya da sanattan anlayan kimselerdir. Onları besleyen; yokluk, acı çekme ve çöl olmuştur.

Peygamberlik görevine atanır atanmaz bu peygamberlerin çevresine zulme uğramışların ve kölelerin toplanması ve hemen -Kur’an’da Meleu(**) ve Mutrifin(***) olarak bilinen- aristokratlara, köle tüccarlarına, rahiplere ve güçlü zenginlere karşı kıyama başlamaları tesadüfi değildir.

(*) Nuh bir marangoz, Davud ise demirdiydi. İbrahim zenaatçi bir ailedendir. Ali bin Ebi Talip şöyle anlatuyor: “Davud hasırdan eşyelar yapar ve şöyle derdi: Benden bunları kim satın alacak bu eşyaların satışından bir parça ekmek alır ve yerdi.” İslam Peygamberinin söylediği de: “Bir peygamber yoktur ki çobanlık yapmış olmasın; ben de koyunları almış otlatmak için Medine’nin dışına götürmüştüm.” (Sina İbn Hişam, kısım 1, s.324.)

(**) Meleu: Aristokratlar, güçlüler ve her toplumun seçkinleri.
(***) Mütrif: İstediğini yapmakta hiçkimsenin alıkoyamadığı varlıklı insan Sayfa 183 – 184

Herhangi bir din hakkında kesin ve umumiyetle doğru bilgi edinmek için; O dinin Tanrısı, kutsal kitabı, peygamberi ve o dinin ilk inanmışları hakkında bilgi sahibi olma zorunluluğu vardır. Bu metod, mümkün ve en kolay, aynı zamanda -gerekli konu hakkında bilgi toplamak için- en bilimsel ve kesin bir yoldur. Sayfa 187

ALİ ŞERİATİ – MARKSİZM ( İKTİSAT SOSYOLOJİSİ -3- )

Aralık 31, 2008

ALİ ŞERİATİ – MARKSİZM ( İKTİSAT SOSYOLOJİSİ -3- )

Kitap Adı: MARKSİZM ( İKTİSAT SOSYOLOJİSİ -3- )
Yazar Adı: Ali ŞERİATİ
Çeviren: Yakup ARSLAN – Kenan ÇAMURCU
Yayın Evi: Dünya Yayınları
Tarih – Baskı – Sayfa Sayısı: Haziran 2004 – 1. Baskı – 237

Arka Kapak Yazısı:

Marksizm’in bugün sıkıntısını çektiği bir başka köklü sorun da çoklukla birlik arasındaki çelişkiyi görememesidir.Yirminci yüzyıl, özellikle ikinci dünya savaşından sonra birlik ve çokluk çağıdır.Birlik ve çokluk nedir? Yeni teknolojinin dünyayı birliğe doğru götürmesidir; bugün dünyanın neresine giderseniz gidin, bir giyim biçimine, bir yaşantı biçimine, bir sosyal ilişkiler biçimine, bir siyaset idare ve devleti ilgilendiren form biçimine ve bir harcama biçimine doğru yöneldiğini görürsünüz.Niçin? Çünkü yaşam sanayileşmektedir.Sanayinin, temelde bütün milletleri, kökleri ve çeşitlilikleri tek tip kılma özelliği vardır. İletim araçlarının altyapısı birliği doğurmaktadır; buda sanayidir. Sanayi, hem sosyalist rejimde hem de kapitalist rejimde birdir. Marx diyordu ki; “üretim araçları değiştiğinde sosyal dozen de değişir” Bugünse Marxistler üretim rejiminin tek tip olduğunu rejimin ise birbirinin zıddı bulunduğunu görmektedirler.

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Yerler:

*) Meşruiyetten sonra İran’da meydana gelen gelişmeler gibi: Feodalizmin burjuvaziye dönüşmesi. Elbette feodalizm ve burjuvazi klasik ve ilmi anlamda değil. Esasen bizim neyimiz ilmi anlamdadır ki, bu da olsun! Sayfa 23

*) Emperyalizmle mücadelede, emparyelistlere lanet etmekle yetinmek ahmakça bir seçimdir! Aksine kapitalizmi olumsuzlamak gerek. Zira kapitalizm olduğu müddettçe, insanların en üstün olanları bile sömürülmekten kurtulamazlar. Bütün insanlar, insane cinsibdebdir, ama toplumsal sistemler, hayata hakim nizamlar, insanları sömüren ve sömürülen ile kandıran ve kandırılanlar diye taksim eder. Yarım aydınların en büyük musibeti, devamlı olarak sömürgeciye, sisteme ve kötüye karşı mücadele yoluna gidiyorlardı. Halbuki bunun yerine, zalime, özel mülkiyete, faiz sistemine ve insanı açık olarak modern bir katile dönüştüren sömürüye karşı mücadele vermeleri gerekiyordu. Sayfa 24

Meşhen Üniversitesinde okuyan bir öğrencime, “nasılsın?” dedim; şöyle cevap Verdi: “Sizin bize vermiş olduğunuz bu doktora belgesi, beş para etmedi. Gidip beyaz eşya, televizyon satan bir dükkan açtım.” ( Sen ne oldun ki, verdiğin doktora belgesi bizim için önem kazansın! ). “Şimdi orada durum nasıl?” dedim. “İyidir” dedi. “Şu Meşhed halkı ne kadar televizyon alıyor ki elliden fazla televizyon satış bayii açılmış?” dedim. “Tüketicinin var olup olmamasını boş ver. Esasen satın alma gücüne sahip olmaları da önemli değil. Yaptığımız satış şartları, dünya ekonomi uzmanlarının bile anlayamadığı, büyük bir mucizedir. Sadece biz anlayabiliyoruz. Şöyle ki şehrin güneyinden telefon açıp, televizyon istediklerini bildiriyorlar. Biz, televizyonu adrese götürürken büyük bir saray bekliyoruz. Bir de bakıyoruz, götürdüğümüz televizyon ve mobilyanın adresinde tek katlı, içinde 4-5 aile yaşayan 5-6 odalı basit bir ev çıkar. Odalarına da bakınca, aradığımızı bulamıyoruz. Daha sonra kendilerinin televizyonu ısmarlamadıklarını anlayınca, aramaya başlıyoruz. Ve bilahere bu evin zemin katında yaşayan adam karşımıza çıkıyor! Meşhed’in bu rutubetli bodrum katına inince, siparişi verenin yere serecek bir sergisinin bile olmadığını görürüz. Buna rağmen, kendi gururu için, en az dörtbin tümen olan televizyon ve mobilyasını almaktan kaçınmaz!” Sayfa 26 – 27

Bizim köyün orada bir köy var. (*) Bu köy, sömürülerek yok olmanın, feodalizmin satmasının ve burjuvazinin gelişmesinin örneklerine sahiptir. Bu köy, bütün üçüncü dünya ülkelerinin, bütün doğunun, İslam dünyasının ve İran’ın en bariz bir sembolüdür. (**) Burada büyük bir malik vardı, bütün arazileri tek tek elde toplamak için, küçük maliklerin elindeki toprakları almaya çalışıyordu. Tüketimleri de, üretimlerinden azdı.

Tüketimi üretimden az olanlar, hiçbir zaman topraklarını, evlerini ve ellerindekini satmazlar. Bundan dolayı o, köydeki küçük mülk sahiplerinin ellerinde bulunan toprakları satmak için, muhtaç hale gelmelerini sağlamaya çalışır. Ancak onlar kolay-kolay muhtaç hale gelmezler. Çünkü bütün tüketimleri hayvancılığa ve toprağa dayanmaktadır. Bir müddet sonra Hacca gider ve oradan köydeki küçük toprak sahipleri için, -bize de getirilen- ipek bir takke getiriyor ve onların başına konulurdu. (***) Bunlara birer birer dağıtıyordu. Onlar da çok memnun oluyorlardı ve “bu gerçekten büyük bir mucizedir!” diyorlardı. Böyle bir hadise, bu kesimde büyük bir yankı yaptı. Gerçekten de, eliyle kimseye bir tas su vermeyen bu adamın, aniden böyle bir atak yapması hayret vericiydi. Şimdi artık, küçük bir toprak parçasına, bir öküze ve ufak-tefek mala sahip olan bu küçük mülk sahibi de, hanların başına taktığı takkeye sahip olmuştur. Ancak bu külahın altına giymesi gereken, abasını han getirmemiştir. Yabancı üretimi kumaşı ve abanın içine dikmesi gereken japon malı astarı alabilmesi için paraya gerek var. İlk kez bu mukaddes külahın altına giyeceği, abayı satın almak için paraya muhtaçtır. İlk olarak böyle bir tüketime ihtiyacı olmuştur. Şimdiye kadar buna ihtiyacı olmamıştı. Bu noktadan sonra, kaybetmiş ve sınıfı yıkılmaya başlamıştır. Çünkü kumaşı şehirden alması gerekiyor. Yine ilk kez olarak, ayağı burjuvazi pazarına basar. Yeni tüketim, onu bu pazara çekmiştir. Hayatında ilk kez, burjuvazinin tüketimini satın almaya başlar. Ancak buna rağmen, abasının dikimini köyde bu tür şeyleri diken “Zeynep teyze”nin yerine şehrin en tanınmış terzisine vermesi kaçınılmaz olmuştur.

*) İki yönden bizim köyümüz diyorum: Bir bu köy bizimdir ve diğer anlamı biz bu köyün evlatlarıyız. Ben ikinci manada söylüyorum.

**) Burjuvazi devresinin tersine feodalizmin en önemli özelliklerinden biri -butjuvazi devresinde insan, devamlı olarak tüketimden geridir. Yani daha önceki tüketimin boşluğunu doldurmak için devamlı çalışır. – “stok”tur. Köylü devamlı olarak, tüketimden fazlasını üretir. Devamlı bolluktur, “açlık” terimi yeni çıkmış bir olgudur. Bu terim eskiye ait değil, fakirlerinde malı değil. Fakirlik açlıktan farklı bir meseledir. Şimdiyse fakirlik azalmış, açlık artmıştır. Geçmişte fakirlik vardı ama açlık yoktu. Bu meseleyi hepsinden ayıretmek gerek.

***) Bu külahlar, devamlı olarak mukaddes kimseler tarafından insanların başına geçirilir. Emparyalizm de gelince mukaddes bir çehreyle geldi. Zira insanları kurtarmak ve geri kalmışlığa son vermek için gelmişti! Sayfa 28 – 29

*) Dini mantık dediğimiz zaman Avrupa’dan gelen Aristo’nun mantığını kasdediyoruz. Yani onu Avrupa’lılar kendi inancına gore tanzif edip, bize verdi. Bu anlayış onları hem onları hem bizi bin yıldan fazla zamanda mahvetti. Yeni asırda onun sultasından kurtuldular, ama biz henüz meşgulüz! Sayfa 41

*) Gördüğümüz gibi sorun, marksizmin, kişinin başından sonuna kadar onbes saniye zarfından anlayabileceği, sonra da tartışmaya girerek hiç kimsenin sözünü dinlemeyeceği ölçüde dört dörtlük olarak oluşturulduğu basitlikte değildir. Bu, İslambilim’e karşı yazılmış olan “Birkaç Sosyal Sorunu İnceleme” kitabının yargısıdır. Kitabın yazarı, oldukça aydın ve bilgili dostlardan biridir; kendisi, eleştiri yönelten ötekiler gibi değildir. Elbette bu kitap, şahsiyetinin göstergesi değildir. Kendisi, düşünsel bakımdan oldukça değerlidir. Bu kitabı incelerseniz, Marx’ın bilimsel görüş ve felsefesinden, özelliklede tarih felesefesinden yaptığı alıntının çok belirgin olduğunu görürsünüz. İslam peygamberinin ne şekilde ortaya çıktığını soruyoruz. Zerre kadar şüphe etmeden ve asla duraklamadan şimdiye kadar bu soru üzerinde düşünmemiş olmasına rağmen hemen yazıyor: “İslam peygamberinin ortaya çıkmasından birkaç yıl once, uğrak yeri olan Mekke’de kervanların geçiş yolu üzerinde bulunduğu ve ticaret kervanları buraya geldikleri için sonuçta bir burjuvazi oluştu. Feodal yapıya karşı devrimci bir tutum içerisinde olan burjuvazi -bu burjuva devrimi- İslam devrimi şeklinde ortaya çıktı ve peygamber zuhur etti!” Şöyle düşündüm: Çok iyi, o halde bizim Mezinan köyünün yanından geçen bir yol yapılsa ve ticaret kervanları buradan geçseler, bu durumda buradan hemen bir pegamber mi zuhur edecektir? Eğer böyle ise, bütün ticaret yollarının çıkış yeri olan yerleşim bölgelerinde, bırakın peygamberi bir dua kitabı yazarının bile çıkmamış olmasını nasıl izah edersiniz? Sayfa 65

(Dostlardan biri şöyle derdi: Filan kişi bilgi bakımından deniz gibi, ama bir parmak derinliği var). Sayfa 67

*) Emevilerin, devleti ele geçirdiklerinde islamda determinism (cebr) düşüncesini icat etmeleri, İslam dışı mezheplerden alıntılamaları, yaygınlaştırmaları ve fikri temelleri aracılığıyla onu İslam’la açıklamaları tesadüfi değildir. Sayfa 91

Kapital’de ekonomiye tapan (yani ekonomizm) ve ekonomik bir determinizme inanan bir Marx bulunmamakta, tam tersine Marx, capitalist düzende insanın iradesini kendisine tabi kılan ve ekonomik nedeni sebeplerin sebebi gören ekonomi etkenine eleştiri ve saldırıda bulunmaktadır. Sayfa 92

*) Nitekim faşizmde de aynı şey oluyordu. Faşizm esasen, ne kadar çok olursa olsun, bir güce karşı Alamn milletinin zafer, güç, iftihar ve ilerlemesine dayanıyordu. Sonra faşist düzen -ki insanı karşıtı bir düzendi ve tüm insani değer ve özgürlükleri kaldırıyordu- yalnızca daha fazla güç ortaya çıkarmada elde edilen başarılarla genelin ilgisini toplayabildi ve faşizmi başarılır bir dozen olarak topluma Kabul ettirebildi. Sayfa 93

*) Birey halindeki yaşantımızda ahlak, aşk, duygu, din, maneviyat ve değerin asıllığından tüketimin asıllığına doğru nasıl zorla sürüklendiğimizi, tükettiklerimizi sağlamanın hizmetçileri durumuna düştüğümüzü ve hiç kimsenin bu facianın dışında kalmadığını görüyoruz. Sayfa 95

Çoğunlukla sanıldığının tersine, ortaçağda metaryelizmle dinin savaşı, yeni felsefeyle eski duygu inançların savaşı değildir. Bunlar, soyutlamacı, entellektüel ve dikteci aydınların sözleridir. Metaryelizmle dinin savaşı, akıl ve bilimin duygu ve hurafe ile savaşı değildir, burjuvazinin feodalite ile savaşıdır. İki algı sisteminin (biri yeni devrimci sınıfa, diğeri eski egemen düzene ait) savaşıdır. Nitekim egemen ve sömürücü olan ondokuzuncu yüzyıldaki burjuvazinin metaryelist felsefesi, devrimci bir sınıf olan ondokuzuncu yüzyıldakinin tersine artık devrimci bir felsefe değildir; hatta bugün batıda hüküm etmekte olan burjuvazi hükümetindeki metaryelizmin rolü, ortaçağda kilise dinin feodal düzende oynadığı rolün aynısıdır: Ortaçağda zihnin uyuşturulması ve durumun açıklanması, ismi din olan ahlaki soyluluk içerisindeyken, yeni çağlarda, ne akla, ne de bilime bağlı olmayan, tam tersine ekonomi-politiğe ve tüketimin asıllığına bulunan akıl ve bilimin asıllığı biçimindedir. Şu anda burjuvazi tam da onsekizinci yüzyıl feodalitesinin rolünü üstlenmiş bulunmakta; işçi sınıfı (proleter) ise onsekizinci yüzyıl burjuva sınıfının devrimci rolünü üzerine almış olmaktadır. Bugünkü diyalektik çelişti değişmiş durumdadır. Yeni diyalektikteki felsefi ve fikri sistemin ne olduğunu görmek gerekmektedir. Sayfa 101

*) Bugün de böyleleri var! Bir sorumluluğu veya dininin borcunu hilelere bulamak için sahtekarlıklar düzenler, azalması için çabaladıkları vergiler gibi. Eğer azalıyorsa, hile yaptığını sen de biliyorsun! Güzel, en son ne zaman hile yaptın? Kabil böyle biriydi, çocukları aynı! Tarih boyunca nu Kabililer ve Habililer birbirleriyle savaş halindedir. Sayfa 116

Dicle ve Fırat bu iki tarihsel akımın senbolüdür, anlattığım o tarih felsefesiyle. Şu şekilde: Burası İran burası da Irak, kuzey-batıda Türkiye ve Ermenistan, Ermenistan ve Türkiye’nin dağları ve Ağrı dağı; Buz ve karlar su olmakta, bu iki akım aynı kaynaktan meydna gelmektedir. İki akım sonra yavaş yavaş bibirlerinden uzaklaşmakta, daha uzak, daha da uzak olmaktadırdır. Sonra tekrar birbirine yakınlaşmakta, Bağdat yakınlarına ulaşmakta -ani İslam tarihinin simgesine- ve ikilik bir birine karışıp sona ermektedir; (Artık hangisinin Dicle, hangisinin Fırak olduğu belli değildir) Burada Şattul-Arab’ı oluştururlar, sonra bu Dicle ve Fırat el ele vererek Fars körfezi’ne dökülürler. Fars Körfezi’nde birliğe ulaşırlar savaş ve ikilikleri ortadan kalkar. Sayfa 119

Esasen temel bir yasa vardır; o da bir ideoloji, ekol ve düşünce tarzının genelleşmesinin (tüm toplumu şiddetle ve hızla heyecanlandırması anlamında genelleşme) istiyorsan öncelikle kesin, çünkü ve niçinsiz konuşmak, en küçük kuşkuya ve karşı inancın en küçük doğruluk ihtimaline bile tahammül etmemek, sağlam konuşmak; tıpkı şöyle diyen Hitler gibi: “Güneş isteğimize göre hareket etmezse, güneşe de diz çötürürüz.” Birisi böyle konuşursa genel bir inancı ortaya çıkarır. Bunlar propaganda yasalarının birer parçalarıdır. Propaganda bir yasa olmuştur. Propaganda bilimi üzerine üzerine olan kitaplardan bazıları “Ne Biliyorum”lardır. Bu yasalardan biri, Bilimsel kavramların çok açık ve net sloganlara dönüşmesidir. Bu açıdan, teknik ve araştırmaya dayalı yüz tane vurgusu olan birkaç yönlü derin cümlelerin değeri ve etkisi yoktur. Bilimsel açıklamanın kısa, açık, kesin, sağlam ve sert şekilde alınması gerekmektedir. Üçüncüsüyle düşünce ve inancı yüzeyselleştirmektedir. Şu anda, örnek verdiğim burada bu ikisinin ne olduğu açıklığa kavuşmaktadır. Sayfa 124

Ne diyeceğime dikkat ediniz: Eğer siz, bu salonda iki aynayı birbirinin yanına koyarsanız, bir aynaya görüntüler yığını düşer: aynı görüntüler diğer aynanın üzerine de düşer. Eğer bir üçüncü ayna daha koyarsak bu görüntüler üç katına çıkamaz çünkü bu aynı görüntüleri dışarıdan alır; diğer aynanın dışarıdan aldığı görüntülerin aynısı bu aynadan da yansır. Diğer iki aynanın dışarıdan aldıkları ve aynı şekilde kendilerinden de aldıkları görüntüleryine bu (üçüncü) aynadan yansır. Aynı anda, bu aynanın bu toplumdan ve A, B, C aynalarından aldığı görüntüler ve C’nin A ve B’den, dışarıdan ve kendisinin diğer aynalara yansıyan görüntülerinden -ki kendisinden iki defa daha yansımıştır- aldığı görüntüler bu aynadan yansır. Yine, bu aynada yansımış olan bu görüntülerin toplamı topluca diğer aynalara döner ve dörtbeş tane aynadaki ilişkiler devamlı olarak karşılıklı, birbirini etkileyen ilişkiler şeklinde sayılması imkansız sonsuzluğa doğru sürer. Bu durumda toplumun bütün parçalarının, her parçanın bütün üzerinde etki bıraktığı (hepsinin ona etki etmesi önemli değildir); her birinin diğerlerinden diğer bütün parçalarda karşılıklı olarak bırakılmış olan etkilerin tümünü kendinde tuttuğu; tuttuğu oranda yine diğerlerinin hepsine aktardığı, tekrar hepsine yeni bir şey aktarıldığı; topluca yine kendisine döndüğü, bu çok sayıdaki kutuplar arasındaki karşılıklı ilişkinin her taraftan sonsuza doğru ilerlediğini tasavvur ediniz. Yapabiliyorsanız tasavvur ediniz, ilişki karşılıklı olduğunda, iki vicdan ve iki ruh arasında olsa bile kolayca sonsuza gider. “Sonsuza doğru”, yan, sayılması imkansıza doğru. Sayfa 125 – 126

Eğer bir kimse, karşılıklı ilişkiler adındakiilişkiler düğümünü açar ve düğümü çözüverse, anlarsa, onun yasalarının, hallerini ve sıfatlarını keşvedersesosyolojiyi bilime dönüştürmüş demktir. Bunu apmıyorsa gönlü o avami sosyoloji ile (artık onda bütün sorunlar çözüme kavuşmuştur!) hoş olmalıdır. Tıpkı ondokuzuncu yüzyılda 198 tane kanun ortaya koymuş o bey gibi! Sayfa 126 – 127

*) Tıpkı İtalyan faşist Mussolini’nin dediği gibi “onbeş günde genelin bana uyacağı bir felsefe oluşturun.” “iyi ama onbeşgün yetersiz” dediler. O: “Hayır fırsat yok. Onbeşgüne kadar seçimleri yapacağız; herkesin bu ideolojiye sahip olması gerekiyor.” İdeoloji, tüzüğü hazırlayan bir komisyon ve özel kurul şekline dönüştüğünde buyruğu uygun ideoloji üretir. Sayfa 128

Sosyalizmle komunizm arasında ne fark vardır? Hiç. Sayfa 149

*) Örneğin derler ki, Mekke ticaret yolunun üzerinde yer aldığı için ticari ve burjuvazi yaşam, ilkel kabile ve hayvancılık yaşamının yerine geçmiştir. Yani ekonomi altyapı değiştiğinden, zorunlu olarak din de değişmiştir; şirk gitmiş, yerine İslam gelmiştir. Galiba bunların hatırında değil; büyük bir rastlantı sonucu örnek onların çıkarımlarını en güzel biçimde reddetmektedir. İslam Mekke’de onüç yıl yerinde saydı, Mekke İslam’I Kabul etmedi sonunda, altyapısı değişmemiş olan, ticaret yolu üzerinde de bulunmayan Medine tarafında hızla Kabul edildi. Sayfa 156

O, önce ekonomiye inanmış, daha sonra da bu önyargı ve önceden hazırlanmış sabit dayanakla tarihi incelemeye yönelmiştir. Bu şekilde tarihin determinizminden sosyalizme ulaşılmamıştır. Tam tersine, önce sosyaizme inanılmış, daha sonra da bilimselliğini ıspatlamak ve açıklamak için tarihin peşine düşülmüş ve ondan çıkarılmış veya ona yüklenmiştir. Sayfa 157

Aziz Poul şöyle der: “Toplumda egemen olan dozen ve eğitime itiraz edenler, adeta varlık dünyasına egemen dozen ve eğitime itiraz etmişlerdir. Çünkü her dozen Allah’ın irade ve dilemesinin tecellisidir.” 17. 18. yüzyıllarda din, insanı yaşamda sabır yükü hale getirerek ve ahirette her zulmün inceleneceği her hakkın alınacağı ve her mahrumiyetin telafi edileceği yolunda ümit vererek ortaçağın ardından gitmiştir. Dahası insane bu dünya ile öteki dünya arasından birini seçmek zorunda bırakılıyor ve kilise, halkı fakirlik, çile ve dünya süslerinden mahrum kalmaya çağırmasına rağmen kendisi soyluların ve kapitalistlerin servetlerinden faydalanıyordu. Kilise fakir halkın dünyanın değersiz malı ve mideyi doldurmak için zenginlere saldırmaya, ilahi mülkiyet hakkını ortadan kaldırmaya ve başkasının malını gasbetmeye bulaşmaması yolunda bir araçtı. Sayfa 159

Serbes düşünürler ve serbest sanatçılar her dalda hakikatin ve bilimin kendisine daha çok hizmet edebilirler. Ama hizmetlerinin yaşama ve insani olma ihtimalleri zayıftır. Hatta yeni bir deneyim de göstermiştir ki, onların serbest araştırmaları çok kısa bir zaman içinde gözlerinin önünde güz, para ve aldatma racılığıyla insane karşıi özellikle de halk kitlelerine ve zayıf milletlere karşı kullanılmış ve emperyalizmin hizmetine sokulmuştur. (Einstein bunun örneğidir.)

Bunun tersine, sorumlu düşünür ve sanatçılar hakikatin ve bilimin kendisine çoğunlukla darbe vururlar; onların işinde, mevcut hakikatin bulunması veya düşünce ve duygunun yaratılması, ortaya çıkarılması ve özgürleştirilmesi ihtimali çok zayıftır (ideolojik düzenlerdeki filmler, romanlar, partinin veya devletin yazarları, şairleri, düşünürleri, eleştirmenleri).

Ama insanlığa insane ve halkın yaşamına hizmet ihtimalleri yüksektir. Çünkü serbest düşünür ve sanatçılar yalnızca bilimin hakikatini ve güzelliğini düşünürler, sorumlu düşünürler ise toplumun ve halkın çıkarını. Sayfa 176

Öyleyse mahrum sınıf niçin daha dindardır? Mahrum sınıf dindardır ama dini ihtiyaçları concrete’dir yani Allah’tan korkar, ama utanılması gereken azameti dolayısıyla değil, insanı cehennem ateşine atacağından dolayı. Güzel bir davranışı güzel olduğu için değil cennet nimetlerinden yararlanmak için yapar. Aşkın ve ruha önem veren biri insanın cenneti, soyut ve abstract güzellikler cennetindir. Ama kitlenin cenneti yüzde yüz concrete ve maddidir. Acaba Allah mahrum sınıf için gökyüzündeki bir ışık mıdır? Hayır insanın işlerine yoluna koyan büyük bir güçtür. Rızık verendir (Rızık veren concorete bir sıfattır) Mahrum sınıf hiçbir zaman Allah’ın güzel olmasına (cemil sıfatına) yaslanmaz, tam tersine Allah’ın bahşedici olmasına dayanır.

Büyük şahsiyet Ali şöyle der: “Kimi ateşten korkarak, O’na ibadet eder; bu korkakların ibadetidir. Kimiyse cennet tamahıyla bu ise tüccarların ibadetidir. Çok az kimse de O’na O’nun için ibadet eder; bu ibadet özgürlerin ibadetidir.” Sayfa 190 – 191

Millet, bir tolumun bireylerinden bir topluluğun ortak kültürü dil ve tarihe sahip olmasıyla oluşmuş sayılmaz. Millet, bu toplulukta ‘milli duygu’nun ortaya çıkmasından itibaren oluşmuş olur. Nitekim Prof. Berk der ki, Arab milleti İsrail ortaya çıktıktan sonra oluştu. (Tabii ki son yüzyıllarda geçmişte değil). Sayfa 200

**) Bugün dini rolünün ne olduğunu görün. Artık ortaokul ikinci sınıf öğrencisinin bir kimya, fizik kitabı okumakla, oksijeni, yerin yuvarlaklığını, atomu vs. öğrenmekle dinin aklından uçup gittiği döneme geçmiştir. Hala din malının peşine gelmiş olan sen klasik insane, bugün varolan dini tanımıyorsun. Bugün artık din satılık değildir. Hala böyleleri varsa bile öyle rezil olmuşlardır ki, herkes onları tanımaktadır ve hiç kimse sözlerine inanmamaktadır.

Çocukları bile kandıramamaktadırlar; karısını, komşusunu ve yüz yaşındaki müridini bile artık kandıramamaktadır. Bunların arasında şerefli bir adam kalmamaıştır. Grupların kimler oldukları bilinmemektedir: Bugün medreselerde bulunan öğrencinin rolü, üniversitedeki öğrenciden daha ileridir, ama temasımız yok. Sebebi ise temasımızı ortadan kaldırmış olmalarıdır. Niçin böyle olduğu bellidir: Tahsil görmüş genç neslin bir tarafa, halkınsa diğer bir tarafa gitmesi. Nitekim medresedeki öğrencideki öğrencinin üniversite öğrencisinden haberi yok, üniversite öğrencisininde medresedekinden. Oysa bunların yanlızca isimleri farklı, yani birinin ismi Farsça (Danişçu: üniversite öğrencisi – çev.) diğerinin ki Arabça (Talebe: Medrese öğrencisi -çev.) Başka ne fark var? Ama birbirlerini iki ayrı kavim gibi hissetmektedirler. Sanki aralarında hiçbir bağ yok gibidir. Ne kadar başarılı oldular!

Gidip bakın, bu talebe nasıl düşünüyor, sorunları nasıl çözümlüyor, dini nasıl analiz ediyor. Hangi güçleri korkutuyor. Hangi topluluklar bunları kendilerinin kölesi ve ‘tımar’ı sayıyorlar. Ellerindeki her programı uygulamaya koyan; bu öğrencilerin elden kaçmakta olduklarını, köylerde, şehirlerde, aydınlar ve halk arasında bulunan dinin, bugün yirmi Tümen, otuz tümen, kırk tümenle yaşamalarını sürdüren bu gençlerin ağzından tebliğ edilecek din olacağını ve bunun da o dükkanların, tezgahların işine gelmeyeceğini hisseden kimlerdir. Bu his, resmi bir program koymalarına yol açtı. Buradan kalkar Meşhed’e giderler, yalnızca öğrencileri aydınlatmak için! Öğrenciler arasında bazı kitapların okunduğu mu görüldü, tehlike! Kitabın öğrencilerde olması niçin tehlikedir? Peki kitabı kim okuyacak? Öyleyse kitabın yeri neresidir? Kötü ve zararlı kitabı kim okuyacak? Bu kadar korku niçin? Bunun nedeni ‘halkın dinsizleşmesi’ymiş! Bunlar halkı dine döndürecekler, aç da kendi ekmeğini gördüğü halde ‘din’in hatırına yemeyecek! O zaman bu “Ye beyim, Vacib-i aynidir.” diyen talebeye, uyuşur mu?

Yavaş yavaş böyle oluyor: ‘İnsanlar malları ve canları üzerinde egemendirler; Eski Dinin bu şekilde bir ilkesi vardı. Tevhid, nübüvvet ve yeniden diriliş sonra ki şeylerdi.’İnsanlar malları ve canları üzerinde egemendirlr.’ dediklerinde ‘insanlar’ o zenginlerdir. Biz ‘insanlar’ değiliz. Biz o ‘Afganlı insanlar’danız! ‘insanlar’, yalnızca feodaller, yalnızca sermayedarlar veya eski dini çekip çeviren muhterem, adı-sanı olan hacılar ve saygın kişilerdir! Ama bu ilişki artık kesilmiştir, yön değişmişti. Meseleler yalnızca İran’da değil, dünya sathında değişmiştir; biz hala geriyiz!’ Sayfa 225 – 226

ALİ ŞERİATİ – İSLAM EKONOMİSİ ( İKTİSAT SOSYOLOJİSİ SERİSİ -2- )

Aralık 31, 2008

ALİ ŞERİATİ – İSLAM EKONOMİSİ ( İKTİSAT SOSYOLOJİSİ SERİSİ -2- )

Kitap Adı: İSLAM EKONOMİSİ ( İKTİSAT SOSYOLOJİSİ SERİSİ -2- )
Yazar: Ali ŞERİATİ
Yayın Evi: Dünya Yayınları
Tarih – Baskı – Sayfa: Haziran 2004 – 1. Baskı – 207 sayfa
Çeviren: Kenan ÇAMURCU

Arka Kapak Yazısı:

İnsan bu ‘insanbilim’de Allah’ın dünyadaki temsilcisi ve yeryüzündeki O’nun yerine geçendir. Bundan dolayı insan ‘olması’ ve mahiyetinin oluşması serüveninden ibaret bulunan insanın tarihi raslantı, olayların oluşturduğu, macera peşindekilerin oyuncağı, boşuna, anlamsız, sonuçsuz ve belirsiz olamaz…

Mülkiyet Allah’a aittir. Ama realite açısından (nesnel) kimin elinde olmalıdır? Açıktır ki, Allah’ın temsilcisi halktır. Dolayısıyla Allah’a ait olan gerçek mülkiyet pratik hayatta halka aittir. Nitekim “Allah’ın Evi”, “Allah’ın Malı”, “Allah yoluna infak” ve sosyal, genel
mülkiyetle ilgili şeylerin tamamı, İslam’da, Allah nedeniyle, Allah için ve Allah’a ait olan mallar, eşyalar ve davranışlar olarak tanımlanır.

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Bölümler ve Aldığım Notlar:

Örneğin Tahran’ın havasında iki ila yirmi ton arasında kurşun atmosphere yayılıyor; böyle bir atmosferde bireye kirli havayı solumaması emrini vermek, realiteden uzak, pratiği olmayan ve hedefi saptıran idealist bir emirdir. Bazen en yüce görev, uyuşturucu haline gelebilir ve hedeften sapmaya yol açabilir. Hangi hedeften? Bu havayı temizlemek için çaba sarfetme hedefinden. Yoksa herkes kendisinin soluyacağı küçük bir atmosfer hazırlama peşine düşer; hazırladığında rahatlar ve bu rahatlık onu, değişim yönündeki sosyal sorumluluğundan uzaklaştırır, uyuşturur, bu duruma razı hale getirir. Eğer bu hal gelişme kaydeder, biz müslümanlar sermaye birikimi ve gelişme sağlamaz, makine ve fabrika sahibi olmazsak piyasanın geri kalmış burjuvazisinin en değersiz ( sokağımızın başında bulunan tuhafiyecinin başındaki takke türünden ) parçası haline geliriz. Sonra üretim, ekonomi, sermayedarlık ve tüm maddi imkanlar düşmanımızın eline geçer ve bu düşünce, inanç ve dine mensup olan topluluk, toplumun tüm maddi ve ekonomik imkanlarından yoksun kalır. Sayfa 19

* ) Kimi mü’minler, Habil ve Kabil’in nikahlarını Şer’I kılmak için insanlığı haram doğumdan temizlemek üzere yeni çözüm yolları bulmuşlardır, ama ne yazık ki artık çok geç olmuş ve iş işten geçmiştir! Yine de bu mü’minlerin duyarlılığı, bu büyük ve yaşamsal sorunun çözümü için sarfettikleri çabalar, sorumluluk duygusu ve insanlığın, özellikle de müslüman toplumun derdini paylaşmaları takdire değerdir. Sayfa 47

Kur’an’ın üslubu şöyledir: Tarihten bazı şahsiyetleri nesnel olarak çeker ( yaratan yazarların tersine ) sonar geneli kapsamak üzere ve her zaman varolan bir tip sınıfın temsilcisi olarak açıklar. Sayfa 56

Tarih boyunca gördüğümüz, mabet, saray ve dükkanın bir super market ( her üçü ) oluşturduğudur. İnsanlık, insane, halk, bütün hak dinler ve hak hareketler bu üç boyutlu ve üç şubeli Karun’un kurbanı olmuşlardır; bu, teslistir, ( üçlem ) Sayfa 57

* ) İnfak, şuna üç kuruş, bu dilenciye bir miktar kömür vermektir. ‘Nafeka’ kökünden ‘boşluk’ anlamına gelmektedir. İnfak etmeyenler boşluğu doldurmayanlardır. Hangi boşluğu doldurmamaktadır sınıfsal boşluğu ve sosyal aralığı evlerine yığdıkları servetleriyle doldurmamaktadırlar. Sayfa 58

Rehberleri, yetkilileri ve memurları fakir olan bir toplum varlıklı ve servet sahibi bir toplumdur. Fakir toplum ise, sermayedar ve servet sahibi rehber ve yetkilileri, hiçbir şeyi olmayan fakir bir halkı bulunan toplumdur. Sayfa 168

Bugün ‘kağıt para’ para değildir ama köle maldır! Sayfa 199

ALİ ŞERİATİ – KAPİTALİZM ( İKTİSAT SOSYOLOJİSİ SERİSİ -1- )

Aralık 31, 2008

ALİ ŞERİATİ – KAPİTALİZM ( İKTİSAT SOSYOLOJİSİ SERİSİ -1- )

Kitap Adı : KAPİTALİZM ( İKTİSAT SOSYOLOJİSİ SERİSİ -1- )
Yazar : Ali ŞERİATİ
Çeviren : Yakup ARSLAN
Yayın Evi : Dünya Yayınları
Tarih – Baskı : Haziran 2004 – 1. Baskı

Arka Kapak Yazısı:

İkinci boyutundaysa, Avrupa, Asya ve Afrika’da büyük bir dünya ekonomisi piyasası oluşturmaya gayret gösteren burjuvazi, bu sloganları sadece kendi ticareti önündeki engelleri kaldırmak, ticaretini özgürce yapabilmek, bütün gümrük engellerini, hukuki ve siyasi kısıtlamaları kaldırabilmek maksadıyla kullandı. Esasen her iki boyut, devamlı birbirine bağlı bir halde de olabilmiştir. Burjuvazi bu şiarları sözkonusu ettiği zaman, bir kısmı, insani yönünden ve diğer bir kısmı iktisadi yönden, meseleye bakmaktadır. Neden acaba?

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Bölümler ve Aldığım Notlar:

*) Mudekkik Meşhedi’nin dediği gibi: “Allah’ın Şiiliğe ve Allah’a olan inanç ve itikadten dolayı bize vermiş olduğu, ancak bizim kıymetini bilemediğimiz bereketlerden biri şudur: Avrupalılar fabrika ve madenlere gidip, duman ve kir yemekteler ve bazan da bir mabden çökmesinden dolayı binlerce insanın öldüğü haberi gelmektedir. Bu şartlar altında üretilen ve hazır hale gelen araç bize getirilmekte ve biz sadece gaza basıp, korna çalıyoruz. Onlar, bizim bizim binmemiz için eşek gibi hamallık yapmak durumundalar!” Bu modern burjuvazinin kendisini ifade etme şeklidir. Yani üretimde herhangi bir katkısı olmadan, masrafı modern bir şekilde yapma mantığını cazip gösterme şeklidir. Sayfa 18 – 19

Aydın kendi dininin toplumsal konumunu bizzat kendisi tesbit etmelidir. Zira onun yanlışı, normal bir yazardan çok, toplumsal bir öncünün hatasıdır. Toplumu kurtarma gayretinde olanın, peygamberlerin varisinin, tarihteki bütün peygamberlerin yolunu devam ettirenlerin hatasıdır. Sayfa 21

*) Tarihimizde şehadet hadiseleri değil, şehadet geleneği vardır uymayanların emretmesi, kendi başına İslam’ın bu sınıfa karşı vermiş olduğu mücadelenin boyutlarını göstermektedir. İslam’ın ruhbanlara karşı yürütmüş olduğu mücadele, bu sınıfın hakikati saptırma ve halkı alçaltmaya yönelik eylemlerinin tesirli ve geniş boyutlu olduğu göz önünde bulundurulsa meselenin mahiyeti daha iyi anlaşılır. Önemli olan İslam’da ruhbaniyet sınıfının bulunmamasıdır. Bu sınıf, hristiyanlık ve daha önceki dinlerin bünyesinde oluştu. İslam dinindeki ulema ve alim kesimi, resmi bir makama, ırsi veya zoraki bir konuma ve tekelci bir güce sahip değiller. Onların bilmiş ve tecrübeye dayanan konumnları zaruretten kaynaklanmaktadır. Böyle bir dini mesuliyet platformunda oluşan ulema İslam toplumunda resmi bir sınıf olmadığı gibi varlıkları güçleri ve nüfus alanları halka dayanmaktadır. Onların halk tarafından tercih edilmesi de tabii ve özgürce bir seyir üzerinedir. Sayfa 23

*) İslam Allah ile halk arasına giren, resmi aracılık kurumu ortadan kaldırmıştır. Kur’an bu teslisi (üçlem) oluşturanları sert bir dille kınayarak onları hedef almaktadır. Hatta onları daha sert bir şekilde kınayarak onları köpeğe ve eşeğe (bundan dolayı ıstıhmar denilmektedir. Çv.) benzetmektedir. Bundan dolayı İslam Peygamberi şöyle diyordu: “Sakalın bir tutamdan fazlası cehennem ateşinde yanacaktır.” Peygamber’in, devamlı olarak Müslümanların kıyafetlerini bu ruhbanlardan ayrıştırması onların adaletlerine halkın içinde sıradan bir fert iken büyük zorluklar içerisinde ders okuyup takva mertebesine ulaşan, der veren veya araştırma yapan kimseler olmuştur. Bu takva makamına yetersiz kişilerin sirayet etmesi, tamamen toplumun bilgisizliğinden kaynaklanmaktadır. Özetlemek gerekirse, ulama makamı resmi bir makama sahip olmayıp, ilmi, araştırma ve içtihada dayalı bir sahadır. Sayfa 33

Mukaddes Petros şöyle diyor: “Hakim sınıfın veya toplumun sistemine karşı çıkan kimse, yeryüzüne hakim olanın nizamına karşı çıkan kimse gibidir. Çünkü her iki sistem de gökyüzü sahibinin iradesinden kaynaklanıyor.” Bu cümlelerde, Katolik anlayışının en açık örneği yatmaktadır. Sayfa 41

Bir bilgin, bir tarihçi veya bir feylesof, tarihin değişim kanunu araştırdığı, bunun hangi tarihi diyalektikten etkilendiği toplumsal inkılapların ve sınıf değişimlerinin ne şekilde geliştiği konusuna girdiğinde büyük bir yorum gücüne erişir ve patlama noktasına gelir. Sayfa 73

Yoksul insanın yoksulluğunun farkına varmasının sebebi, gelirden yoksun olması, üretimin az olması, alın gücü ve varelığın olmayışı değildir? Öyleyse nedir? Masrafın az olmasıdır. Yemek, giyecek gibi asıl değerlerin yanında, halı, otomobil ve benzeri lüks maddelerin yokluğunu hissettiğinde, yoksulluk ve sömürünün farkına varacaktır. Sayfa 81

Zira kapalı bir atmosferde yaşayan bir insanın dört kelime bilmesiyle kendisini bütün alimlerden daha bilgili görmesi nasıl mümkünse, durumunu kıyaslama imkanı olmayan bir yoksulun en üstün durumda oladuğunu sanması da mümkündür. Sayfa 82

Tıpkı bir felsefecinin söylediği gibi, “medeniyet, insanın kendisine yabancılaşacağı bir sata göre tanzim edilmiştir”. Veya “Medeniyet insanın kendisine yabancılaştığı bir sattır.” Sayfa 117

…Bir insana “nasıl düşünüyorsun?” sorusunu sormanın yerine ona kimden yediğini sormak gerekir! Sayfa 125

Hayali bile zor olan bu yaşantı bugün sadece teoride hatırlanı ama, hayatını bu şekilde değiştiren, İslami anlayışını da değiştirir. Onun anlıyacağı İslam, bizim düşünce sınırlarımızı aşmaktadır. Orucun hikmetinin, insanın açlığı hissetmesi olduğunu söylerler. Ama bütün vitamin eksikliklerinin, ramazan ayında telafi edildiği orucun bu hissi doğurması kuşku vericidir? Bu nasıl tip bir açlıktır? Hile-i şer’i yoluyla, Allah’ın merini hedeften saptırmaktır! Dinle oynamadır! Çalışmayan adamın tuttuğu orucun amacı nedir? Orucun ne olduğunu anlayamaz, sağlık için uygulanan rejim gözüyle bakar, oruca! Yaptığı hazırlıkla gün boyu yemeğe minnet etmez! Onun cinsi değişmelidir. Biz Müslümanlardan biri, eğer bize iki kilometre uzaklıkta bulunan güney bölgesindeki, bizden daha muttaki, mütedeyyin, samimi vatandaşımız ve din kardeşimizde olan müslümanın evine gider misafir olursak, onun çocuklarıyla birlikte yaşadığı yerde yatarsak ve çocuklarımızla birlikte onun sofrasının başına oturursak “kardeşliğin” ne olduğunu anlarız. Yoksa benim ve onun arasındaki iki kilometrelik fasılanın korunmasıyla birlikte, benim kardeşlikten sözetmem laftan öteye gitmez. Hatta bir sürü ayet okusak, arkasından görüşümüzü pekiştirmek için bir ton şiir okusak, ardından bunu desteklemek için bir sürü rivayet nakletsek ve ardından toplum bilimi ile yorumumuzu ortaya koysak bile, yaptığımız laftan öteye gitmez. Bütün bunlar realiteden uzak boş sözlerdir. Bunlar konuşma sanatıdır. Toplumsal gerçeklerle hiçbir ilgisi yoktur. Sayfa 127 – 128

(***) “Ben”, diğerlerinin karşısında belirgin ve muşahhas bir şekilde hissedilen ferdiyettir. “Biz” ise, bir çok “ben”lerin “ben” karşısındaki birliği, “benler”in veya “bizler”in genel ismidir. “Ben” nisbi bir şey değil, mutlaktır. Yani “ben”, baba, hanımı, çocuğu, komşu, öğretmeni ve… karşısında hissedilen varlık. Her yerde, herkesin karşısında bağımsız bir şekilde varlığını ortaya koyar. Ancak, “biz” izafi bir varlıktır. Bir aileyi misal olarak verelim: Çocuklar ailede, büyüklere karşı “biz” oluştururlar. Çocukların karşısında, büyüklerde bir “biz” olgusudurlar. Kızlar erkekler ve erkekler de kızlar karşısında bir “biz”dirler. Çocukların karşısındaki “biz” ile, babaların karşısındaki çocukların bizi arasında büyük bir fark var. Her komşunun karşısında bir “biz” aile olgusu her mahallenin, diğer malle ve her şehrin, diğer şehir karşısında “biz” olgusu söz konusudur… Buna göre bir insan yüzlerce ve binlerce “biz”e bağlı olabilir. Buna göre “biz” nispi, izafi bir olgudur. İnsan bir “biz” olgusunda yer aldığı zaman, karşı “biz”in uyanması ve hareketlenmesine neden olur.

Geçmişte “ben”lerin “biz” arasındaki bağ çok güçlüydü. Öyle ki “ben” hissedilmiyordu. Henüz bile kabilelerde kimse kendisini “ben” olarak görmez. Yani kabilenin diğer üyeleri karşısında kendisini bir fert olarak görmez. Aksine kendisini kabileyi oluşturan bedenin bir hücresi olarak görür. Eğer bunların konuşmasına dikkat edilirse, kendilerinden bahsedildiğinde bile “ben” yerine “biz” kelimesini kullandıkları görülür.

Bugün “ben”leri bir araya getiren bağlar o derece gevşemiş ve zayıflamıştır ki, bir şahsın “ben”i, “biz”den daha fazla hissedilmektedir. Veya başka bir tabirle kendisini “biz”den çok, “ben” olarak hisseder. Bir köylü kendisini ailesi, kabilesi ve toplumu içerisinde erimiş, kaybolmuş olarak görür. Kendisinde hissetmiş olduğu şahsiyet “biz”dir, “ben” değil.

Geçmişte bir kabileye ihanet edildiği zaman, kabilenin her efradı o ihaneti kendisine yapılmış olarak kabul ederdi. Çünkü kendisini bir “biz”in parçası olarak görüyordu… Bugün ise durum böyle değildir. Aileden birine ihanet yapılınca, diğerleri bundan etkilenmemektedir. Açıktır ki, bugünün toplumunda insan artık kendisini “biz” olarak görmüyor. Halbuki geçmişte kendisini “biz” olarak görüyordu.

Geçmişteki toplumların mantık dilinde, “ben” parçaydı ve “biz” bütün. Yeni toplum ise, “ben”i sizi ve “biz”i genel manasında kullanıyor.

Kimyasal bir tabirle, geçmişteki toplumun birleşiğini, “ben”ler teşkil ediyordu ve yeni toplumun birleşiğini de “ben”lerin karışımı. Geçmiş “ben” mücerredinin yerine “biz” ve yeni toplum “biz” bütününün yerine “ben” mücerredinin üzerine bina edilmiştir. Sayfa 141 – 142

Makine, içtimai kurumlar, idari ruh, iktisadi değerler, üretim araçları, iş araç-gereçleri ve hatta insana yüklenen arzular, insanı “aline” eden unsurlardır. Yani bütün kabiliyetlerini yitirir ve sadece tek bir yöne yönelir. Sadece arzularına kavuşmaya yöneldiğinden, ve buna bağımlı olduğundan bütün insanlık değerlerini ve şahsiyetini yitirir. Sayfa 144

Ailenin her bir ferdi, teknoloji veya değişik bir güzergahta ayrı safhalarda ilerleme sağlarlar. Biri doktor, biri mühendis ve… olur. Farklı zevk, meşreb ve faaliyet sahası, aile fertleri ve özellikle karı-koca arasındaki fasılayı daha bir derinleştirir. İkisinin duygu atmosferi birbirine yabancı olduğundan, inanç ve zevk farklılıkları giderek koyulaşır. Evde çocuk görülmez, çünkü başka atmosferde büyümektedir. Aile fertlerinden her birinin ekonomik bağımsızlığı, ailenin zayıflamasını daha bir kolaylaştırır. Geçmişte ailede müşterek bir ekonomik yapı vardı, şimdiyse her ferdin ayrı bir ekonomik yapısı oluşmuş durumdadır. Ailenin bütün fertleri birarada yaşar, ancak hiç birinin diğerine ihtiyacı olmaz. Giderek gelişen bu alt-yapıdan dolayı, aile içindeki bağlar kopmaya başlar. Ancak aile bağlarının kopmasının topluma nasıl yansıdığına bakmak gerekiyor. Toplumun temeli, aile taşları üzerinde yükselmektedir. Temel taşarlı devamlı olmadığında, binanın devamlı olmayacağı açıktır. Toplumdaki diğer olumsuz etkilerinin yanı sıra, alenin zayıflaması, topluma psikolojik yönden de yıkıma iter. Çünkü ailenin zayıflamasına yol açan sevgi ve okşama yokluğu , toplumda ki ruhsal dengeyi de alt-üst eder. Sayfa 149 – 150

Düşüncenin olumsuz ve bariz özelliklerinden biri beklentidir. Bir kimseyi veya şeyi bekleme değil, aksine beklentinin bizzat kendisi değerlidir. Ancak pratiğe uygulanabilecekse. Beklenti, mevcut durumu kabullenmemekten kaynaklanırsa, hedefe götürücü gücün diri kalabilmesini de sağlar. Sayfa 157

Kimi zaman ferdi tüketim araçlarının isteği insanda şiddetle artar, insan onun asli bir ihtiyaç olduğunu zanneder. İhtiyaç isteği o derece fazladır ki, insan onun aslı veya ferdi olduğunu teşhis etmekte zorluk çeker. (Onun asli mi, yoksa feri mi olduğunu anlayabilmenin en güzel yolu, onu hayattan çıkartmaktır. Eğer hayatın akışı akamete uğrarsa bu asli ihtiyaçtır, yok eğer devam ediyorsa bu tüketim araçları tamamen feri ve lükstür). Sayfa 167 – 168

(Tarih insanın bilinçli hareket etmesinden çok ahmakça hareket örnekleriyle doludur). Sayfa 173

Başka bir ibareyle yeni eskulastik zihniyet, ilmin “sermaye, teknoloji ve bürokrasi”nin hizmetine görevlendirilmesi ve kölesi olması anlamındadır. Buna göre yeni bir Orta Çağ başlamıştır. O da ilmin köleleştirilmesi ve onun zindanın çukuruna atılması veya çukurdan çıkarılıp, kuyuya atılmasıdır. Nitekim ilmin ahlaki veya hurafi değerlerin emrinde olması, asrın zorbalarının ve kapitalistlerinin emrinde olmasından daha az tehlikelidir. Bugün beyinler (hatta tahsilin bitmesinden önce) kapitalizm tarafından satın alınmaktadır. Sayfa 184

Ancak komprador burjuvazi, modern toplum üretimi ve geri kalmış toplum tüketimi kutupları arasında, sadece tellalli fonksiyonuna sahip oldu. Hem de kendi bölgesinde bir etkisi olmadan. Komprador burjuvanın fonksiyonu menfidir, kendi ülkesinde modern ürünlerin fazlasıyla satılmasına gayret eder. Ayrıca komprador burjuva, klasik burjuvayı da yok eder. Batının ürettiği ürünleri cezp ederek, hızlı bir şekilde tüketilmesine çalışır. Eski geleneksel tüketimin, yeni tüketime dönüşmesi için (propaganda araçlarıyla) güçlü bir fonksiyon ifa eder. Kendi ülkesindeki üretim kabiliyetini ortadan kaldırır, her şeye, hatta bulaşık yıkanmasına bile müdahale eder. Bu da en büyük ihanettir. Çünkü tüketici olduğum ölçüde, benden üretici olma gücü alınmaktadır. Ulusal sermaye yatırımın yeniden canlanmasının önlenmesi en büyük cinayettir. Ulusal sermaye (komprador burjuvanın vasıta fonksiyonunu üstlenmesine son verilmesi durumunda) rahatlıkla modern ürünleri üretebilecek güçtedir. Böyle olması durumunda, iç pazar elinde bulunacak ve bununla daha da kapsamlı ürünlerin üretimine geçebilecektir. Sayfa 187

Asimilasyon, Avrupalılık ve entelektüel edası takınmakla başlar. Bu akıma kapılanlar kendilerini yeni medeniyet karşısında kaybederek kendilerini onlara benzetmeye çalışarak, yerli halk ile Avrupa arasında bir nevi aracılık görevini gönüllü olarak üstlenirler. Bunun için bütün kişiliklerini ve yüce değerlerini feda etmeye de hazırdırlar. Sayfa 198

19. asırda batı’nın siyasi, iktisadi ve kültürel yolla gerçekleştirdiği nüfuz neticesinde, Avrupalı olmayan yerli halklar arasında şiddetli ihtilaf ve tefrika oluşturuluyordu. Bunun neticesi suni sınırlar ve halkların parçalanması olmaktaydı. Buna ilave olarak, bir ülkedeki halkın kendisi de ilerici ve gerici olarak, birbirine düşman kutuplar haline getirilmekteydi. Öte yandan gerici kesim, yobaz, mürteci, geri kafalı ve benzer isimlerle anılıyorlardı, veya daha doğrusu suçlanıyorlardı. Taklitçi ve yenilikçiler de, aydın, Avrupaileşmiş, münevver, ileri görüşlü ve benzeri isimlerle sıfatlandırılıyorlardır. Öyle ki bedevi veya tarihi (*) topluluk Avrupa atmosferine girdiği zaman, ilerici-gerici kesimler arasındaki ayrılıkşiddetle büyüme gösterir.

* Üç çeşit toplum var:

1- Henüz bile durgun olan ve medeniyeti bulunmayan bedevi topluluklar. Misal olarak, eskimolar.
2- Bugün duraklama devresinde bulunan, tarihte parlak medeniyete sahip olan tarihi topluluklar. İran ve Hind gibi.
3- Tarihi bir geçmişi olmamasına rağmen bugün ilerleyip medeniyete sahip olan Batılı ülkeler gibi topluluklar. Sayfa 198 – 199

Hadiselere sinirlenmemizin sebebi onları objektif bir şekilde yorumlayamıyor olmamızdır. Eğer doğru yorum yapabilirsek, sinirlenmemiz gerekmez. Sayfa 222

ALİ ŞERİATİ – DUA

Aralık 31, 2008

ALİ ŞERİATİ – DUA

Kitap Adı : DUA
Yazar : Ali ŞERİATİ (Alexis Carel’den Çeviri)
Yayın Evi : Yeni Zamanlar Yayınları
Tarih – Baskı : Ocak 2004 – 5. Baskı

Kitabın Girişinden Bir Bölüm:

Dua, bir yükseliştir. Her dua, ruhtan bir filizin yeşermesi, boy sürmesidir. Dal budak salmak için rahmetlere avuç açar gibi, yaprak açmasıdır. Her yaprak yakarış, her çiçek açılışı bir duadır. Tohumun yarılması bir duadır. Fidanlar bir uzanıştır yaratıcıya ve bir duadır. Ağaçlar dal dal dua süslü, çiçekler çiçek yalvarma bezelidir. Taş dua; toprak niyaz; deniz yakarıştır. Felekler dua ile devreder. Kâinat dua doludur. Yağmur bir dua karşılığıdır. Sabahleyin yaprakları ıslak bir kadife bakirliğinde taptaze canlandıran çiy, bir dua karşılığıdır. Meyve de bir dua mükâfatıdır. Güneş, bir niyaz mukabelesi, ay bir yalvarma armağanı, yıldızlar birer dua hediyesidir. Âlem dua ile doludur.

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Bölümler ve Aldığım Notlar:

Carrel’in dediği gibi: “Dua’yı açıklamak zorundayım. Dua; yoksulluk ve aşk’tır.” Sayfa 11

Başkası için yapılan dua, bireyin kendisi için yaptığı duadan daha etkili olagelmiştir. Sayfa 43

…, duanın kabulü; şiddet, ısrar, keyfiyet ve içtenliğe bağlıdır. Sayfa 43

Nietzche: “Dua etmek ayıptır.” diye yazar. Gerçekteyse dua etmek, emek-içmek veya teneffüs etmek kadar ayıp değildir. Sayfa 44

Peygamber (S.A.), tüm savaş öncesi hazırlıkları, genel uyanıklığı, güç dengelerini, savaş düzenini hesaba katarak savaşın en ince taktik ve stratejik kurallarına riayet etmiş, saf bağlamış, savaşın mantıki-manevi ve ilmi gücüne, savaşın asıl ve teferruatına ilişkin kurallarına uyduktan sonra düşman karşısına çıkmıştır. Bu askeri, iktisadi, siyasi, içtimai ve ilmi ön hazırlıkları bitirdikten sonra Allah’a yönelerek dua etmiştir. Sayfa 47

…Allah, hayat ve varlık gibi iki yüce sırrın yaratıcısıdır. Ve iki büyük mucize olan hayat ve varlık O’ndandır. Sayfa 55

İnsanın üstünlük derecesi, hayat boyu yediklerine değil; o insanın yüce istekleri olmasına, eksikliklerini duymasına ve olgunluğa talip olmasına bağlıdır. Ve insan, duyarlı, titiz bir biçimde kendini ölçebilir. Yani herkes belli bir ölçüye göre daha insani özellikler, daha mükemmel istekler, daha olgun ve daha yüce bir duruma sahip olabilir. Sayfa 57

… İslam Peygamberi’nin (A.S.) şöyle yakardığını görüyoruz: “Allah’ım! Benim hayretimi artır!” Sayfa 58

Köken itibariyle İslami dua, iki bölümden oluşur:

Birincisi; Yaratıcı olan Allah’a hitap… Bu bölümde isteyici veya duacı Allah’a hitap eder. Allah’ın sıfatlarını, makamını, Allah’ın zatını, Allah’ın kainat ile ilişkisini, Allah’ın yönetme, tedbir, büyüklük, ululuk ve sıfatlarının keyfiyeti, dua edicinin diliyle, sahip olduğu hitap yöntemine uygun olarak, anlatılır ve Allah’ı tanıma konusunda bi tür felsefi kitap olur adeta.

İkincisi: Bu, daha küçük bir aşamadır. Bizdeki yaygın biçimiyle, maddi olarak ihtiyaç duyulan şeyleri isteme değildir. Belki, beğenilen huyları, insani faziletleri istemektir. Her tekrarlanışta, istenilen şeyler, benim, ailem ve toplumum için mutluluk vesilesi olan şeylerdir. Sayfa 79-80

Alexis Carel diyor ki…

Ve yine demektedir ki: “Hiç bir millet, duayı terkettiği için olduğu kadar, kendini ölüme hazırlamamış, çöküş ve alçalmaya maruz bırakmamıştır.” Sayfa 99

Dua, bazen Allah’tan bir “şey” istemektir. Fakat bu “şey” düşünme, bilim, sorumluluk, irade, zahmet, iş, emek ve eziyetin yerini alan bir “şey” olmamalıdır. Belki bizzat kendisi bu sorumluluğun içindeyken, insan, zaman zaman ihtiyaç duyduğu bir şeyi elde etmeye önelik bir duada bulunabilir. İşte o zman, bu “şey”i ister ve alır. Bu, İslam’ın da ona inandığı bir şeydir, bilimin de. Sayfa 148

Benim Notlarım:

Ali Şeriati’nin Alexis Carel’den çevirdiği ve sonuna kendisin yazdığı ekleri ekleyip basılmasını sağladığı bu kitap benim en beğendiğim kitaplar arasında yer almaktdır.

Şeriati bu kitapta insanların dua etme ihtiyacını ve aslında dua etme zorunluluğunu çok güzel bir şekilde açıklamış. Aynı zamanda nasıl dua edilmesi gerektiğinide açıklayarak bize yol göstermiştir.

Allah’ın (c.c) kulları olarak bizler herşeyi O’ndan (c.c) biliriz. Ve O (c.c) bizim herşeyimizdir. Dua sadece başımız sıkıştığında başvuracağımız bir amel değildir. Dua dünya ve ahiret hayatımızla ilgili çizdiğimiz yolu her daim Allah’a (c.c) sunduğumuz ve yolumuzda bizi koruyup kollamasını istediğimiz yakarışlarımızdır. En azından böyle olmalıdır. Bu yazıdan bir önceki yazıda Ali Şeriati’nin bir duası var. Aslında hem kitapta anlatılmak istenen hem de benim burda anlatmak istediğim herşeyi o dua anlatıyor zaten. İyi okumalar…

ALİ ŞERİATİ – DİNE KARŞI DİN

Aralık 31, 2008

ALİ ŞERİATİ – DİNE KARŞI DİN (*)

Kitap Adı: DİNE KARŞI DİN
Yazar Adı: Ali ŞERİATİ
Çeviren: Prof. Dr. Hüseyin HATEMİ
Yayın Evi: İşaret Yayınları
Tarih – Baskı – Sayfa Sayısı: Nisan 2003 – 6. Baskı – 96 Sayfa

(*) Benim Notum: Bu özette yukarıdaki bilgiler okuduğum kitaptan aldığım bilgilerdir. Kitap burada daha önceden internet ortamında yayınlandığı için altını çizdiğim kısımları oradan bulup direk kopyaladım buraya :D Kitabın tamamını okumak için buraya bakabilirsiniz. Benim okuduğum ile buradaki çevirileri farklı kişiler yapmıştır.

Arka Kapak Yazısı:

“Dine Karşı Din” tabirinden dolayı bir tereddüt doğması ve anlamının ilk başta açıkça anlaşılamaması mümkündür. bunun sebebi de şudur: Şimdiye kadar biz ‘din’in ‘küfr’e karşı olduğunu ve öteden beri de bunun böylece süregeldiğini sanmışızdır, bu sanımıza göre tarih boyunca savaşlar din ile dinsizlik arasında olagelmiştir. Bu sebeple başlık ilk bakışta garip, anlamı kapalı, şaşırtıcı ve kabul edilemez görülebilir. Bu düşüncenin aksine, tarih boyunca her zaman din ile din çarpışöıştır, yoksa hiçbir zaman bugün anladığımız anlamıyla din ile dinsizlik savaşı görülmemiştir.

Yazar, elinizdeki konuşma metninde “Din Halk Yığınlarının Afyonudur” sloganını ele almakta ve İslami açıdan eleştirisini yaparak doğru sonuca varabilmenin metod ve yollarını göstermeye çalışmaktadır.

Dr. Şeriati’yi rahmetle anıyor, bu çevirinin de üzerinde düşünülmeye değer bulunacağını ümit ediyoruz.

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Yerler:

Bugün “küfr” kelimesine verdiğimiz ‘dinliliğin karşıtı olmak’ ve ‘dinsizlik’ anlamı, oldukça yeni bir anlamdır. İnsanın, tanrıya, aşkın kudrete ve öte dünyaya inanmaması olan bu anlam, son iki üç asırda Doğu’ya taşınmış olan Batı düşüncesinin bir ürünüdür. Oysa İslâm’da, kadim metinlerde, hiçbir tarih kitabında ve hiçbir dinde “küfr” kelimesi dinsizlik anlamında kullanılmamaktadır. Zira dinsizlik denilen durum hiçbir zaman var olmamıştır.

Küfür, kendi dışındaki dinleri, küfür hali olarak gören bir din olarak ortaya çıkmıştır. Öyleyse küfür, dinsizlik değil, dinli olmak demektir. Nitekim tarih boyunca Doğuda ya da Batıda, her nerede ve her ne şekilde olursa olsun bir peygamber zuhur ettiğinde veya dinî bir inkılâp gerçekleştiğinde şu durumlar söz konusu olmuştur:

1-Yeni din, mevcut bir dine karşı olarak ortaya çıkmıştır.

2-Yeni dine ilk karşı çıkan ve ona karşı mücadele başlatan, mevcut din olmuştur.

Burada, son derece önemli bir konu ile karşı karşıya gelmiş bulunmaktayız. Bu konunun açıklığa kavuşturulması, aynı zamanda, günümüz aydınlarının din hakkındaki büyük bir yargısının bilimsel ve tarihî bir izahı olacaktır. Aydınların dine dair yargısı şudur: ‘Din, uygarlığa, ilerlemeye, insana ve özgürlüğe karşıdır; ya da en azından bu konulara ilgisizdir’. Bu yargı, kin, düşmanlık ve suizandan kaynaklanan bir sövgü ve bir yanılsama değil; insan yaşamındaki tecrübe ve olgular üzerine bina edilmiş olan tarihsel ve toplumsal bir gerçektir.

Peki, neden bu yargı doğru değildir? Çünkü din mensubu olarak bizler ve diğer insanlar, tarih boyunca pek çok sayıda ve şekilde ortaya çıkan dinlerin, özde iki dinden ibaret olduğunu ve bunların, birbirleriyle mücadele ve çatışma halinde bulunduklarını bilmiyoruz. Bu iki din, sadece birbirinden ayrı olmakla kalmamış; dediğim gibi, aynı zamanda, aralarında fikrî ve dinî mücadeleler ve savaşlar olmuştur. Fakat bu mücadeleler ve çatışmalar, bizim düşündüğümüz sebeplerden dolayı olmamıştır. Zira biz, dinle ilgili genel bir yargı edinir ve bu yargıya göre dinimize bir yer belirleriz. Hâlbuki bu, yanlış bir yöntemdir.

Aynı şekilde, son iki üç asırdaki, özellikle 19. asır Avrupa’sındaki din karşıtları da benzer bir yanlışa düşerek iki dini birbirinden ayıramamışlardır. Hâlbuki bu iki din, birbirine benzemediği gibi, temelde birbirine zıt ve muhalif olup tarih boyunca birbiriyle savaşmış, halen savaşıyor ve gelecekte de savaşacaklardır.

Din hakkındaki bu genel yargı, esasında iki dinden sadece biri için geçerli olup doğru ve tarihî gerçeklere de uygun bir yargıdır. Fakat din mensupları olarak bizler bilmediğimiz gibi, dine karşı olanlar da diğer dini bilmiyorlar. İki dinden biri için söz konusu olan bu yargı, geçerli ve doğru bir yargıdır; yanlış olan, bu yargının genelleştirilip diğer dine de teşmil edilmesidir. İşte esas yanılgı, bu noktadadır. Sayfa 19 – 20 – 21

İnkılabî dine mensup olan ve bu dinin eğitimini alan bir kişi, hayatın maddî manevî ve sosyal alanlarının tümüne tenkidi bir gözle bakar ve batıl olarak gördüğü şeyi kaldırıp, yerine hakkı ikame etme sorumluluğunu taşır. İnkılabî olan tevhid dini, mevcudu, olduğu gibi benimsemez ama ona ilgisiz de kalmaz. Peygamberlerin tümüne bir bakın, saf ve hiçbir değişikliğe uğramamış olan ilk çıkışlarında hepsinin yaptığı ilk iş, mevcut tuğyana ve kötülüğe karşı çıkmaları ve Allah’ın kanunlarının tecellisi olan kâinattaki kanunlara itaat etmeye çağrıda bulunmalarıdır. Sayfa 31

Mesela, bu günkü kaza-kader inancımız, Muaviye’nin oluşturduğu ve bize bıraktığı bir hediyedir. Tarih açıkça göstermektedir ki, kader ve cebr[11] inancı, Emevîlerin oluşturdukları bir inançtır. Bu inanç sayesinde Müslümanları, her türlü sorumluluktan, teşebbüs ruhundan ve eleştiriden alıkoymuşlardır. Zira cebr, var olan ve sunulan her şeyi kabul etmek demektir. Oysa Hz. Peygamber’in ashabına baktığımızda, onların, her an için toplumsal sorumluluk duygusuna sahip olduklarını görürüz. Geniş halk kesimlerinde ayağa düşmüş olan ve aydınlarca telaffuz bile edilmeyen ‘emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker’ [12] kavramı, bugünkü Avrupa aydınlarına göre insan, sanat ve aydın sorumluluğu olarak ifade edilmektedir.

11 – Cebriye: Zorlamak manasındaki cebr kökünden gelen ve bu manaya nisbet edilen kişiler için kullanılan bir ifadedir. İslâm düşünce tarihine Cebriye olarak geçen ekolün ana düşüncesi şudur: İnsanın fiilleri, insan kaynaklı değil Allah kaynaklıdır. İnsanın iş yapma kudreti olmadığı için işlerini kendi iradesi ile değil, mecburen yapar. Diğer varlıklarda görülen durumları Allah (c) yarattığı gibi insanın fiillerini de O (c) yaratır. Fiillerin insana nisbeti, ‘Ağaç meyve verdi.’ ‘Taş yuvarlandı.’ ve ‘Güneş battı.’ cümlelerindeki işlerin eşyaya nisbeti gibi mecazî bir nisbettir. İnsan sevap kazanmaya veya ceza görmeye mecburdur. (Ebû Zehra, Muhammed, İslâm’da Siyasî ve İtikadî Mezhepler Tarihi, s.126, Çev: Hasan Karakaya – Kerim Aytekin, Hisar Yayınevi, İstanbul, 1983.)

12 – Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker, özü tevhid olan dinî veya dünyevî bir hayra ve faydaya insanları davet etmek demektir. Ma’rûf, İslâm’a uygun olan, münker ise İslâm’a muhalif olan şeydir. (Yazır, II, s. 1155) Sayfa 34

Bazı kimseler, kendilerine hukukî, iktisadî ve sosyal imtiyazlar tanırken, kendileri dışındakileri de mahrum bırakırlar. Ancak bu imtiyazları muhafaza etmek zordur; gün gelir zorbalar, söz konusu imtiyazları ve kaynakları zorbalıkla ellerinde tutamaz olurlar. Bu durumda şirk dini devreye girer ve statükoyu muhafaza görevini üstlenir. Şirk dininin buradaki görevi, insanları, kendilerine sunulan ve dayatılan her şeyin, Allah’ın iradesinin tecellisi olduğuna ikna etmek ve ona teslim olmalarını sağlamaktır. Bunun sonucunda da insanlar, sadece kendilerinin değil, tanrılarının ve putlarının da, kendilerinden üstün olan insanların tanrılarından ve putlarından daha aşağı bir seviyede olduğuna inanmaya başlarlar. Sayfa 35 – 36

Şirk dininin en tehlikeli, en sinsi olan ve insana ve hakikate en çok zarar veren şekli gizli şirktir. Bu, tevhid perdesi altında gizlenen şirk biçimidir. Tevhid peygamberleri şirke karşı çıktığı sürece şirk dini de onlara karşı çıkmıştır. Ne zaman ki peygamberler, muzaffer olmuşlar ve şirk dinine diz çöktürmüşlerse, şirk dini, tevhid dininin takipçileri arasında gizli bir şekilde varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Mesela Musa’ya (a.s) ve onun davasına karşı çıkan Bel’am-i Ba’ur, Musevî din adamları olan hahamlar ve İsa’yı (a.s) öldürmeye teşebbüs eden Ferisiler kılığında ortaya çıkıp iş yapmıştır.

İsa’yı (a.s) öldürmek isteyen, ona karşı çıkan ve putperest Rum Kayseri ile el ele, omuz omuza, tevhide karşı mücadele eden güruhun içinde, Musa’ya (a.s) inananların takipçisi olan kimseler de vardı. Bel’am-i Ba’ur ve Sâmirî, Musa’nın (a.s) getirdiği dinin kisvesi altında sahneye çıkmışlardır. Orta çağdaki Hıristiyan keşişlerin, sevgi, dostluk, vefa ve sabır dini olan Hıristiyanlık ve barış ve affın timsali olan İsa (a.s) adına işledikleri cinayetleri, Moğollar rüyalarında bile işlememişlerdir. Peki, bunlar İsa’nın (a.s) izleyicileri ve havarîleri miydiler, yoksa şirk dininin mensupları mıydılar? Aynı Ferisiler, bu sefer keşişler kılığında sahnedeydiler, Musa’nın dinini şirk ile öldürmek istediler ve bunu başardılar da. Sayfa 39 – 40

Evet, yukarıdaki alıntılarda sözü edilen din, saptıran, uyuşturan, duraklatan, sınırlandıran ve insanların durumlarına karşı lakayt davranan şirk dinidir. Bu din, tarih boyunca da insanlara musallat olmaktan geri durmamıştır. Demek ki, “Din, korkudan doğmuştur; insanları uyuşturur ve sınırlandırır; feodalitenin ürünüdür.” diyenler doğru söylemişlerdir. Bu tespitleri yapanlar, tarihi esas almaktadırlar; oysa bunlar, din konusunda da tarih konusunda da uzman kimseler değiller. Dolayısıyla tarihe bakan herkes gibi onlar da, tevhid-şirk ayrımı yapmadan din hakkında genel değerlendirmelerde bulunmuşlardır. Sayfa 42

İbrahimî dinlerin peygamberleri, maddî, manevî ve sosyal bütün egemen güçlere ve -F. Bacon’un ifadesiyle- zihnî, beşerî, ekonomik ve maddî her tür puta karşı çıkmışlardır. Kendilerini ve mensuplarını, statükoyu değiştirmek ve Kur’an’da peygamberlerin gönderiliş amacı olarak gösterilen adaleti sağlama ve sürdürme konusunda sorumlu görmüşlerdir.

Bütün bunlardan hareketle varmak istediğimiz nokta şudur: Tarih boyunca din, dinsizliğe karşı değil, dine karşı olmuş ve dinsizlikle değil, din ile savaşmıştır. Bilgi, basiret, aşk ve insanlığın fıtrî adanmışlığı üzerine kurulmuş olan tevhid dini, cehalet ve korkudan doğmuş olan şirk dininin karşısında yer almıştır. İnkılabî bir din olan tevhid dini daima, sahih inançları tahrif etmek ya da sahte inançlar ve tanrılar üretmek suretiyle statükoyu koruyan tağutperestliğe karşı çıkmıştır. Sayfa 43 – 44

Bana, “Bir aydın olarak sen, nasıl dine bu kadar sarılıyorsun?” diyen aydınlara da şunu söylemek istiyorum: “Ben bir dinden söz ediyorsam, bilin ki, geçmişte topluma hükmetmiş olan herhangi bir dinden değil, bu dini ortadan kaldırmayı hedefleyen dinden söz ediyorum. Peygamberleri, her tür şirki ortadan kaldırmak için çalışmış olan dini kastediyorum. Ancak sözünü ettiğim din, hiçbir zaman sosyal hayat bakımından tam olarak toplumda hayat bulamamıştır. Benim dile getirmek istediğim bu konudaki şu sorumluluğumuzdur: Tevhid peygamberlerinin yaptığı gibi, muhafazakâr ve uyuşturucu şirk dinini kaldırıp yerine tevhid dinini ikame etmek için çaba göstermek, bizim ve gelecekteki insanların insanî sorumluluğudur.” Öyleyse benim dine sarılmam, geçmişe dönmek değil, tarihteki bu mücadeleyi devam ettirmek demektir. Sayfa 46 – 47

Kur’an’a baktığımızda ilk kelimenin, Allah, son kelimenin ise en-nâs (insanlar) kelimesi olduğunu görüyoruz. Kur’an’ın her yerinde muhatap insandır. Birinci bölümde ‘Allah ve insan dini’ olarak ifade ettiğim hak din, felsefî açıdan -panteizm dışında- Allah’ın zatını, Onun dışındaki varlıklardan ayırmaktadır; ancak sosyal bakımdan ikisini aynı safta görmektedir. İnsanın sosyal ve ekonomik hayatı ile ilgili bütün ayetlerde Allah kelimesinin yerine en-nâs (insanlar) kelimesi, en-nâs (insanlar) kelimesi yerine de Allah kelimesi kullanılabilir. Mesela “Mal, Allah’ındır.”[29] İfadesi, putperestlerin iddia ettiği gibi, Allah’ın da ihtiyaçları vardır; onun için mabede ve onun sahibine adaklar ve kurbanlar vermek gerekir, şeklinde anlaşılmamalı. “Mal, Allah’ındır.” ifadesi, “Mal, insanlarındır.” demektir. Bu, günümüz dünyasının etkisinde kalarak benim yaptığım bir yorum değildir; Ebû Zer el-Gıfarî’nin, Muaviye’nin yakasından tutup ona söylediği şu sözün aynısıdır: “Sen, ‘Mal, Allah’ındır.’ şeklindeki sözünle insanların malını yemeyi amaçlıyorsun ve şunu demek istiyorsun: Mal, insanların değil Allah’ın malıdır, ben ise Allah’ın yeryüzündeki temsilcisiyim. Dolayısıyla da insanların (kamu) malını dilediğim gibi kullanırım, istediğim kimselere veririm ve istemediğim kimselere de vermem!”

29 – Kur’an’da böyle bir ifade bulunmamaktadır. Buna en yakın Kur’an ifadesi “Mülk Allah’ındır.” (Zümer, 6;.Teğâbun, 1) ifadesidir. Müellifin, Kur’an’da bulunmayan bir ibarenin Kur’an’da varmış gibi dile getirmesi, bir duyarlılık eksikliğini gösterse de kötü niyete hamledilmemelidir. Bu, aşikar bir gerçek olduğu için üzerinde durmaya değer görmüyoruz.-Çev.notu) Sayfa 52

Bütün şirk dinleri, yaratıcılık özelliğinin Allah’a ait olduğunu kabul eder fakat rab olma özelliğine gelince bu noktada çok sayıda put devreye girer. Nemrut ve Firavun gibi kimseler bile yaratıcılık iddiasında değil, rab olma iddiasında bulunmuşlardır. Firavun demiştir ki: “Ben sizin en yüce rabbinizim!” Yani ben sizin en büyük sahibinizim, sizin yaratıcınız değilim. Yunan mitolojisi dâhil bütün şirk dinlerinde Allah, yaratıcı olarak yer almaktadır. Yunan mitolojisine göre Allah evreni yaratıp kenara çekildikten sonra devreye diğer tanrılar girmişlerdir. Şirk düşüncesinin amacı, insanları ırklara ve milli toplumlara bölmek, daha sonra da birbirlerine karşı sınıflar ve gruplar oluşturarak yöneten (yönetilen ve fakir) yoksul kesimlerini oluşturmaktır.

Tarih boyunca ‘Allah ve insan’ dini[32], toplumu mevcut yapı üzerinde yapılandıran bir din olarak değil, mevcut yapıya karşı bir hareket olarak ortaya çıkmıştır. İnsanlık tarihi boyunca ‘Allah ve insan’ dinine göre kurulmuş olan tek toplum, Medine toplumudur. O da bir dönem olarak değil sadece bir model olarak tarih sahnesine çıkabilmiştir.

Medine toplumunun ömrü ve tarihi, insanlığın bilebildiğimiz elli bin yıllık tarihi içinde sadece on yıldır. Bunun dışında sürekli olarak, saf ve doğru din olan tevhid dininin perdesi altında şirk dini Medine’de hüküm sürmüştür. Ekonomik sistem, toplumsal düzen, eğitim sistemi, fertler, gruplar, sınıflar, ırklar ve azınlık-çoğunluk arasındaki ilişkiler, sadece on yıl ‘Allah ve insan’ dinine göre yaşanmıştır. Bu da tam olarak gerçekleşmemiş, ancak yapının ana iskeleti ve çatısı kurulabilmiştir. Zira böyle tarih üstü bir yapıyı, on yılda kurmak mümkün değildir. Bu on yıl içinde insanlar, cahiliye döneminden kalma alışkanlıklarını ve sosyal ilişkilerini tam olarak değiştiremedikleri gibi bu çatıyı da muhafaza edememişlerdir. Nitekim yirmi yıl sonra, düşman, bu yapıya musallat olup onu ele geçirmiştir.

Burada şu sonuca varıyoruz: Tarihi bu şekilde okumak ve yorumlamak, din, dinsizlik, günümüzdeki dinsiz aydınlar, geçmişteki dindarlar, medeniyet, ilim, materyalistler ve dindarlar hakkındaki anlayışlarımızın tümünü değiştirmektedir.

Öyleyse 17, 18 ve özellikle de 19. yüzyılda “Din, halklar için bir uyuşturucudur.” diyen aydınlara hak vermek gerekir. Çünkü onlar, tarihte var olan bir dinden söz ediyorlardı. Tarihe egemen olan dine bakıp inceledikten sonra görmüşler ki din, gerçekten insanları uyuşturuyor. Dolayısıyla “Din, ekonomik ve sosyal bakımdan, azınlığın çoğunluk üzerinde tahakküm kurmasını sağlayan bir araçtır.” diyen bu kimselere hak vermek gerekir. Zaten feodal dönemde dinin görevi, statükoyu yani kölelik ve efendiliği korumaktı. Sadece feodal dönemde değil, şekli ne olursa olsun, yönetim ve ekonominin mevcut olduğu farklı toplumlarda her dönemde ve her sınıfta din, insanların fıtrî din duygularını istismar ederek statükoyu koruyan bir araç olmuştur. Bunun örnekleri pek çoktur. Tarihin herhangi bir dönemine baktığınızda dinin neler yaptığını görebilirsiniz. Bunun örneklerinden biri İran’dır.

Sasanî döneminde din, toplum üzerinde tam bir egemenliğe sahipti. Padişahlar ve onların çocukları, Zerdüştî din adamlarının ve mabetlerinin sözünden çıkmıyorlardı. Her tabaka, diğer bir tabakadan tam olarak ayrıydı; hiç kimse hiçbir şekilde içinde bulunduğu tabakadan çıkıp bir üst tabakaya terfi edemiyordu, sınıf değiştiremiyordu.

Sasanîler döneminde şah ailesi ve eşraf, birinci sınıfı teşkil ediyordu. Onların yanı başında yer alan ikinci sınıf ise Zerdüştî din adamlarıydı. Sasanî tarihinde iktidar, bu iki tabakanın arasında gidip gelmiştir; bazen birinci tabaka iktidarı ele geçiriyordu, bazen de ikinci tabaka. Ama mele’ ve mütref olan her iki tabaka da insanları sömürüp fakirleştiriyordu. İki tabaka arasında tek bir fark vardı; o da, birinci tabaka zorbalıkla, ikinci tabaka ise dini kullanarak insanlar üzerinde tahakküm kuruyordu. Sonuçta vakıa şuydu: İnsanların mal varlıkları tamamıyla bu iki tabakanın elindeydi. Ancak bazen din adamları, daha çok pay alabiliyorlardı. Nitekim Albert Mallet diyor ki: “Bazen Zerdüştî din adamlarının elindeki malın oranı, bütün malların yüzde 18/20 sine ulaşıyordu.”

Sasanîlerin üçüncü sınıfı ise sanatkâr, esnaf, asker ve sıradan insanlardan oluşuyordu. Hiçbir meziyeti olmayan ve Hindistan’da olduğu gibi, soysuz olarak kabul edilen bu sınıfın hiçbir sosyal hakkı yoktu. Firdevsî,[33] hicrî dördüncü asırda Rüstem-i Ferhzad’ın ağzından şunları söylemektedir: “İslâm geldiğinde her şeyi dağıtır, soylar birbirine karışır, hünersiz köle padişah olabilir ve insanları yönetmek için soy ve ululuk bir anlam ifade etmez. Irk ve hanedanın yönetim açısından bir önemi kalmayınca köleler bile yönetici olabilir.” Firdevsî’nin İslâm’a hakaret amacıyla söylediği bu sözler, günümüz dünyasında İslâm’ın gurur duyulacak özelliklerindendir.

32 – ‘Allah ve insan dini’ başlangıçtan günümüze kadar, peygamberlerin, insanları kendisine çağırdığı dindir. Ancak tarihî süreçte söz sahibi olan muhalif güçler, bu dinin toplumda hayat bulmasına imkân vermemişlerdir. Bunun için, insanlar, her bakımdan öyle güce, şuura ve fikrî olgunluğa ulaşmalılar ki, bu dini topluma hâkim kılabilsinler ve şirk dinini ortadan kaldırabilsinler. İnsanlar, hiçbir zaman böyle bir olgunluğa ulaşmadıkları için, tarihin ve toplumun dizginlerini mele’ve mütrefinlerin elinden alıp kendi kaderlerini tayin edememişlerdir. Bundan dolayı da İbrahimî din, hiçbir zaman istediği gibi bir toplum oluşturamamıştır. Yiğit insanlara düşen de böyle bir toplum oluşturmaktır. (Müellif)

33 – Firdevsî (ö. 1020): İran’ın milli destanı Şehnâme’nin müellifi. Başlangıçta diğer şairler gibi gazel ve kasideler yazan Firdevsî, bir süre sonra döneminin de etkisinde kalarak eski İran tarihine büyük bir ilgi duydu. O dönemin eserlerinden faydalanmak için babasından veya Zerdüştî rahiplerden Pehlevîce öğrendi. Şiir yazacak kadar da iyi Arapça biliyordu. (TDVİA, Firdevsî maddesi, c. 13) Sayfa 54 – 55 – 56 – 57 – 58

Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum: Avrupa’daki aydınların ve özgürlükçülerin, Avrupa’yı bin yıl geri bırakan ve Hz. İsa kisvesi altında çalışan kilise ve orta çağ dinlerine karşı sürdürdükleri mücadele ile peygamberlerimizin tarih boyunca sürdürdükleri mücadele aynıdır.[42] Peygamberlerimiz her zaman, bu taşlaşmış, bozulmuş, insan ve insan hakları düşmanı olan dine karşı mücadele etmişlerdir; uyuşturucu ve aldatıcı şirk dininin putlarını ve bütün sembollerini yok etmek için çalışmışlardır. Bunu sürdürmek, her zaman hak dinin mensupları için bir görev olmuştur ve olacaktır.

Mademki peygamberlerimiz, tarihe hükmeden şirk dinine karşı mücadele etmişler, öyleyse biz de bu mücadeleyi sürdürmekle yükümlüyüz. Nitekim bu güne kadar mele’, mütref ve onların uşaklarına karşı yapılan mücadeleler ve tarihin seyrinin değiştirilmesi için gösterilen çabalar tevhid dini adı altında gerçekleşmiştir. Bizim amacımız, geriye gitmek değil hak peygamberlerin yolunu takip etmektir. Zira onlar, halkın içinden çıkmış olan dolayısıyla da mele’ ve mütrefi emrindeki din adamları ve prensler ya da ağalarla bir şekilde irtibatı olanların karşısında yer alan peygamberlerdi.

Bizim gibi, Avrupalı materyalist aydınların da, din hakkında anlamadıkları husus şudur: İmtiyazlı tabakaların ve sömürgecilerin dini olan şirk dinine ait her şeyi, mutlak manada bütün dine teşmil etmek. Bu yanlıştır, zira tarihte bir din değil pek çok din vardı. Buna benzer olarak Gurvitch de şöyle demektedir: “Büyük bir toplum yoktur, toplumlar vardır.”
Dolayısıyla her toplumu ayrı ayrı ele almak gerekir. Tarihte iki cephe ve iki saf mevcut olduğu gibi iki de din vardır: Biri, zulüm ve terakki, hakikat, adalet ve medeniyet düşmanlığı cephesidir. Bu cephe, dinsizlik cephesi değil hırsı ve sapkın arzuları gerçekleştirmek için insanlara musallat olan şirk dini cephesidir.

Diğer cephe ise hak din cephesidir. Hak din, karşı cepheyi ortadan kaldırmak için gelmiştir. Bazı yönlerden düşüncelerini desteklediğim Avrupalı aydınların bir hususta haksızlık yaptıklarını ve insafsızca yargıda bulunduklarını görüyorum. Tabakalar ve ırklar ayrımcılığına, feodal yapıya ve sömürgeciliğe dayanan Buda, Zerdüşt, Mezdek, Mani ve Yunan dinleri ve din adına dünyaya egemen olan güçler hakkındaki bütün değerlendirmeleri her iki cepheye de yani hem şirk dinine hem de hak dine teşmil etmişlerdir. Hâlbuki herkesten önce sıkıntı ve fakirlik ile tanışan, şirk dinine karşı koyan, bu uğurda hayatlarını kaybeden, zindanlarda zehirlenen ya da öldürülen ve şirk dininin güçleri tarafından kendileri ve takipçileri katliama uğrayan Allah ve hakikat peygamberlerinin dini olan çobanlık dini ile şirk dinini aynı değerlendirmeye tabi tutmak ilmî gerçeklere, aydın olmaya, ahlaka ve görünen gerçeklere aykırıdır. Zira tarih boyunca sadece peygamberler, “Sizin dininiz size, benim dinim bana!” diyerek şirk dininin karşısında durmuşlardır.

Aydınlar, neredesiniz? Bir konuda tercüme yoluyla değerlendirme yapılamaz. Avrupalının, kendi dini hakkındaki yargısı nasıldır? Avrupalı üç yüz yıl mücadele etti, çalıştı, düşündü, inceleme yaptı, ancak Hıristiyanlığın, Avrupa’nın başına nasıl bir bela getirdiğini anlayabildi. Avrupalılar din hakkında bir yargıda bulunuyor, biz de hemen kabul ediyoruz; bu, bir aydının tutumu olamaz, böyle yapan aydın olamaz.

Tarih boyunca, aç olan, aç kalsın, ekmeği elinden alınsın ve fakirlik var olup devam etsin diyen bir dini, Ebu Zer’in dini ile aynı tutabilir miyiz? O Ebû Zer ki, İslâm’ın parlak yüzüdür, bizzat Peygamber’in (s) terbiyesi ile yetişmiştir. Onun, ırk, sermaye ve kültür adına hiçbir şeyi yoktu; o, kâmil bir insan olmaktan başka hiçbir şeye sahip değildi. O, hak din tezgâhının, kitabının ve okulunun ürünüydü. O şöyle diyordu: “Evinde yiyeceği olmayıp da kılıcını alıp sokağa fırlamayana şaşarım!”

Sahibini söylemeden Avrupa’da bu sözü söylediğimde, bazıları bunun, Proudhon’a[43] ait bir söz olduğunu düşündüler; çünkü Proudhon, sert konuşmasıyla bilinir. Onlara dedim ki, böyle bir söz söylemek Proudhon’un haddine değildir! Bazıları da Dostoyevski’nin bu sözü söylemiş olabileceğini düşündü. Zira Dostoyevski şöyle demiştir: “Bir yerde öldürme olayı varsa, olaya katılmayanların elleri de kana bulaşmış demektir.” Doğrudur!

Dikkat et bakalım, Ebû Zer ne diyor? Onun söylediğini din söylüyor, dine mensup olan biri değil. Zaten Ebu Zer, dinin canlı şekliydi, başka bir şey değil. O, başka hiçbir etki altında kalmadı ve Fransız devrimini yapanlardan biri değil, Gıfar kabilesinin bir ferdiydi. O şöyle diyordu: “Evinde yiyeceği olmayıp da kılıcını alıp sokağa fırlamayana şaşarım!” O, fakirliğe neden olana ve sömürgecilere kılıç çekin demiyordu. Onun çağrısı, bütün toplumu hedef alan bir çağrıydı. O, toplumda yaşayan herkes, sömürgecilerden olmasa bile yaşanan açlıktan ve fakirlikten sorumludur, demek istiyordu. Zira bu durumun ortaya çıkmasında herkesin payı vardır.

Yani toplumdaki herkesin, aç kalmama neden olan sömürgecilere bir katkısı vardır! Herkes, benim açlığımdan sorumludur! Ebû Zer, Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın dediği gibi “Bir toplumun hakları, baskıyla gasp edilirse, o toplum haklarını almak için ayaklanabilir.” demiyor. Ebû Zer, hak sahibi ve aç olan kişi hakkını alsın ya da bütün insanlara kılıç çeksin, demiyor. O, aç kalıp da kılıcını çekmeyene şaşarım, diyor…

Öyleyse, insana ve insan hayatına bu gözle bakan bir dini, açlık olgusunun müsebbibi olan bir din ile aynı değerlendirmeye tabi tutmak insafsızlık, mutlak cahillik ve hem ağlatan hem de güldüren bir durum olmaz mı?

42- Elbette ki, onların vardıkları sonuçların tümünün doğru olduğunu söylemek istemiyorum. (Müellif)

43- Proudhon, Pierre-Joseph (1809-1865): Fransız radikal siyaset kuramcısı ve gazeteci. Geliştirdiği görüşler, anarşist kuramın temelini oluşturmuştur. “Mülkiyet hırsızlıktır!” sözünde olduğu gibi sert ve dikkat çekici görüşleriyle tanınmıştır. (Ana Britannica, Proudhon maddesi, c. 26.)