Posts Tagged ‘Aydın’

ALİ ŞERİATİ – AYDIN

Aralık 29, 2008

ALİ ŞERİATİ – AYDIN

Kitap Adı: AYDIN
Yazar Adı: Ali ŞERİATİ
Çeviren: Ç. İbrahim Ağacan
Yayın Evi: Dünya Yayınları
Tarih – Baskı – Sayfa Sayısı: Haziran 2004 – 1. Baskı – 68 Sayfa

Arka Kapak Yazısı:

Aydın meselesi, evrensel bir karşılaştırma ve aynı zamanda sosyal ve bölgesel yönden çok önemli, hassas ve temel bir meseledir. Aydın meselesi, orta çağdan sonra söz konusu ediliyor ve onyedinci yüz yılda Avrupa’da aydın kesimi ismiyle bir sınıf oluşuyordu. Ondokuzuncu asırda Avrupa’da bu isim ve sıfatlarla şekil bulmuş aydınlar sınıfı daha sonra Avrupa dışındaki (Afrika, Asya ve Latin Amerika) ülkelere nüfuz ediliyordu.

Kendisini, kendi aydınını tanımayan birinin, toplumu tanıma imkanı yoktur ve iddia ettiği görevi gerçekleştiremez. Yani, aydın ister İran, ister Afrika toplumundan veya Amerika toplumundan olsun nasıl bir özelliğe sahip olduğunu tarih ve toplumun hangi şartlarında meydana geldiğini ve bu özelliklerin köklerinin nerede olduğunu iyi bilmesi gerekiyor.

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Yerler:

Bununla birlikte burada hüküm, ‘illiyet’ hükmüdür. Yani, meşguliyetlerinin aracı ve aslı beyinleridir. Bunlara, ‘entelektüel’ tabakası diyoruz. Asıl işleri pazularına dayananlara da işçi diyoruz. İşçiler yani bedeni veya bileğinin gücüne göre çalışanlar. Bununla birlikte bütün dünyada tanınan ve sosyal bilimlerce resmen bilinen ve bizim aydın olarak adlandırdığımız entelektüel sınıf, değişik fikri çalışma bölümlerine ayrılmaktadır. Örnek olarak, öğretmenler, üniversite hocaları, avukatlar, hakimler, siyasetçiler, hareket liderleri, gazeteciler, muhabirler, mütercimler, mühendisler, yazarlar, şairler, ressamlar, heykeltraşlar, sanatkârlar, doktorlar, ilim sahasının değişik dallarıdaki uzmanları, psikologlar, alimler, mezhep alimleri, feylosoflar, tarihçiler ve bunların benzerlerinin tamamı entelektüeldir.

Bunların hepsi entelektüel sınıfına girer. Bizim mütercimlerimiz ve yazarlarımız bu kelimeyi farsçaya tercüme edince aydın kelimesini kullandılar. Yanlaş buradan başladı ve bu yanlış kafalara yer etti. Öyle ki, hâlâ varlığını koruyor. Acaba bütün bu gruplara ve gruplardaki fertlere aydın ismini vermek doğru olur mu? Hayır! Çünkü, aydın kelimesinin başka bir sıfatı vardır. Aydın kelimesinin kendisi farsça bir kelimedir. Manası da açık bir düşünceye sahip olmaktır. Bu kelimenin Fransa’da ve İngiltere’de bir karşılığı vardır. Bu kelime Fransa ve Fransız edebiyatından gelmedir. Fransız dili ve edebiyatı bizim tahsil etmişlerimiz arasında yaygın olduğu bir zamanda Fransızca dilinde aydın kelimesinin karşılığı ‘keliruya’ idi; yani aydın görüşlü… Sayfa 10

Yapılan açıklamalar ışığında, bu değer ölçüsüne göre aydın; bir ferdin düşüncesine verilen sıfattır. Entellektüel ise, bir ferdin çalışmasına verilen sıfatı oluşturur. Bu esasa göre bazı aydınlar entellektüel, bazıları ise değildir. Yine bu esasa göre bazı entellektüeller aydındırlar ve bazıları aydın değildir. (2)

2- Settar Han entellektüel değildi, ama aydındı. Allame Kezvini, entellektüel idi ama aydın değildi. Dehhuda her iki sınıfa girer. Bazıları bu iki sınıfa girmedikleril halde “büyük ve muhterem şahsiyetler” olarak bilinirler. Sayfa 12 & 62

Avrupa’da 14 ve 15.ci yüzyılda: “Alim geldi” dedikleri zaman, din adamının geldiği kasdedilmekteydi. Şimdi bizde söz konusu olduğu gibi. Alim dediğimiz zaman akla din adamı gelmektedir. Çünkü, din alimleri havzasından başa bir kuruluş ilimle ilgilenmemektedir. Bundan dolayı ilim, din ilimleriydi… Ancak 17. asırda durum değişti ve “ulema veya alim geldi” dendiği zaman, akla “hangi alim?” gibi bir soru geliyordu. Sayfa 15

Ben Mekkeye gittiğim zaman ulema ile cahillerin savaşına şahit oldum. Bütün ulema tavaf zamanında da kadınların yüzünün örtülmemesi üzerinde görüş birliği içindeydiler, ama o mukaddesçi cahillerin hiçbiri bunu kabul etmiyordu. Kabul edenlerde oyun gereği öyle göründüler. Bir oyun hazırlığı içindeydiler. Oyun neydi? Bütün alimler yüzün örtünmemesinda ittifak halindeydiler. O kabul etmiyordu. O da kimdir? O mukaddesatçılığından dolayı kendisini din alimi zanneden cahildir. Bundan dolayı, kısmen alimin sözüne uymak ve hem de kendi dinlerinin emrini yerine getirmek için teknik bir hile hazırladılar. Bunun için alınlarına 10 santimetrelik bir şerit bağlamışlardı. Şapkanın ön tarafını anımsatıyordu. Bu bandın üzerinden bir perde sarkıttılar. Bu perdenin yüze yüze olan uzaklığı on ile yirmi santimdi. Yüz ulemanın dediği gibi örtülü değil, ama kendi dinlerine göre yüz örtülüdür. Bunlar neyle neyin savaşıdır? İlmin, cehaletle savaşıdır. Hem de din adına. Üzülerek söylemek gerekir ki, bizim kesimlerimizde, uzman ve alim olmayan mukaddesatçıların itikad, karar verme güçleri ulema ve büyük müçtehidlerden daha fazladır. Sayfa 18 – 19

Papalık, katolik kilisesi Orta Çağda dünyayı vatan olarak görür. Kavmiyet ve milliyet meselesini düşünmez. Çünkü dünya Papa hükümetinin kontrolündedir. Halküzerinde hokum sahibi olmak, kardinaller tarafından seçilen Papa’ya aittir. Dil resmen latincedir. Hiç kimsenin kendi dini veya ilmi meseleleri konuşmaya hakkı yoktur. Neden latince? Çünkü bu zihniyete göre: Allah’ın dili, İncil’in dilidir! Oysa İncil İbranice değil miydi? Veya, İsa İbranice konuşmuyormuydu? Yoksa o latince biliyor muydu? Bu sorular karşısında kimsenin verecek cevabı yoktu. Ama, dil latincedir! Neden? Çünkü, Papa’nın kilisesi, Sezar yönetiminin arka yüzündeki resmi yüzüdür. İsa veya dinle hiçbir ilgisi yoktur. Tamamen, Roma’da bulunan Kayser rejiminin siyasi teşkilatının bir kopyasıdır. “Balıkçı ayakkabılarını”nı görürseniz, Papa’nın nasıl seçildiğini, açık bir şekilde anlarsınız. Kayse, eşraf tarafından seçildiği gibi, Papa’da eşraf meclisinin seçmiş olduğu bir şahıstır. Muhafız alayı, taç, saray teşrifatı, hususi ordu, maliye (vergi) toplama ve bunun benzeri diğer teşrifat merasimleri, Papa’nın varisi olduğu siyasi teşkilatın bir devamından başka birşey değildir. Kayser’in Roma’daki teşkilatının bir devamı. İşte bundan dolayı İbranice dili değil de Latince dili, dini bir dil olarak kabul edilmiştir. Sayfa 22 – 23

Aydınların doğu toplumunda yaptığı ilk iş, dine karşı mücadele vermek oldu. Avrupa’da dine karşı verilen mücadelenin neticesi, fikir hürriyeti, düşüncenin gelişmesi, parlak bir medeniyet, acaip ilerlemeler, hayatın bütün sahalarında hızlı ilmi gelişmeler oldu. Ama, İslam ve doğu ülkeleri toplumlarında, dine karşı verilen mücadele veya dinin tesirsiz bırakılmasına çalışma eylemlerinin en seri ve en büyük neticesi, emperyalizmin nüfuzu önündeki engelleri kaldırmak, iktisadi sömürü saldırılarının yolunun açılması, masrafların hücumu ile yıkımı kolaylaştırmak; doğu toplumlarında fikri sapmanın meydana gelmesine vesile olmak ve bunlara benzer yüzlerce saldırı ve hücum. Meseleye bakın ve kıyaslayın. Doğulu ülkelerde aydınlar hareketinin meydana geldiği dönemi, öncesini ve sonrasını değerlendirin.

Bu neticeyi, aydınların Avrupa’daki önceki ve sonraki gelişmeleri özellikleriyle karşılaştırın ve her ikisini kıyaslayın. Neticenin tamamen birbirinin tersine, zıddına olduğu görülür. Sayfa 26

Muhammed Abduh şöyle diyor; “Onlar dini terkettiler, hürriyete, efendiliğe ve bütün dünyaya hükmetme noktasına ulaştılar. Biz dini terk ettik, zilleti ayrılık, bölünme, tefrika, yıkılmanın içine düştük, bize dikte edilen herşeyi almaya hazır olduk ve bize zorla verilmek istenen, önümüze atılanları almak durumunda kalmak noktasına ulaştık… ” Niçin? Neden bir sebep iki ayrı noktada, iki sosyal şartta, birbirine zıt ve ters iki ayrı netice doğuruyor? Çünkü sosyolojide, felsefede, ilimlerde gerçekler iki türlüdür. Bir iş, bir mesele; ya hakikattir, ya batıl. Eğer gerçekse, her yerde gerçektir ve her zaman da hakikat. Misal olarak eğer, yerçekimi gücü güneşin etrafında dönüyorsa, bu hem Avrupa’da hem İran’da doğrudur. Bin sene, yüzbin sene sonra da doğrudur. Eğer bu teori doğru değilse, heryer ve her zamanda doğru değildir. İlmi ve felsefi meselede bir olgunun hak mı yoksa batıl mı olduğuna bakmak lazım. Ama, sosyal meselelelerde başka bir sebebi de değerlendirmemiz gerekiyor. O sebebi unuttuğumuzda, bütün yargılarımız iç-içe ve karşı karşıya batıldır. Sosyal meselelerde, hak ve batıldan ayrı olarak (5) idrak etmek, neden ve nerede planlandığı meselesi üzerinde düşünmek söz konusudur. Bunun göz önünde bulundurulması gerekir.

5- Esasen sosyal meselelerde mutlak bir hak ve batılın mevcut olmadığı söylenebilir. Sayfa 27 & 62

Fransa’nın büyük düşünürlerinden olan ve Güney Afrika’da bulunan “Cune Dayo” şöyle diyor: “Kuzy Afrika’yı bölmek lazım. Ama nasıl bölmek lazım? ” Daha sonra sözlerini şöyle sürdürüyor:” Ben tarihi yönden yaptığım araştırmayla, Kuzey Afrika halkının yarısının barbar olduğunu gördüm. Diğer yarısı ise Arap kavmindendir. Bunların hiçbir kesimi Arap ya da barbar olduklarının farkında bile değillerdi. Yaptığım incelemede barbar olan grupta kavmiyetçilik duygularının daha fazla olduğu kanaatına vardım. Buna mukabil olarak Arap olanlarda ise, dini ve mezhebi duygular ağır basmaktaydı. Bununla birlikte, dini duyguları olan kesimde bugünün meselesini söz konusu etmek ve bunların dini karargahlarından çıkmalarını sağlamak ve birinci grupta isedini tebliğ etmek yoluyla, islamın vahdet anlayışıyla birlikte bir potada erimiş olduktan sonra diğer gruptan ayırmak mümkün mü? Hangi vasıtayla? Ancak kavmiyet meselesini programlamayla olabilir.”

Görüldüğü gibi kavmiyet meselesini genel olarak toplumsal durumdan, tarihten, zamandan ayırdığımız ve soyutladığımız zaman, kitaplarda tariff edildiği gibi, bir ileri mektep, insanı bir hareket ve doğal bir gelişme olarak görülür. Ancak, bütün Avrupa aydınlarının, düşünür ve mütefekkirlerinin dayandıkları büyük önem verdikleri bu düşünce tarzına göre büyük bir edebiyat oluşturdukları ve bu mektep sayesinde, Papa’nın gölgesini Avrupa’dan bir kenara ittikleri ve kurtuluşa kavuşturdukları nasyonalizm mektebi, hak ve hakikat düşüncesi, doğruların parçalanmasına, bölünmesine, tefrikasına ve vahdetin yok olmasına vesile olmaktadır. 17. asırda Avrupa’da meydana gelen bu şartlar medeniyet ve ilerlemenin en önemli vesilesi oluyor. Aynı konumu bizim aydınlarımız 19. ve 20.ci asırda islam ülkelerine taşıdığı zaman bir anda onların zaferinin ne olduğuna bakıyoruz! Avusturya kapılarına dayanmış büyük Osmanlı İmparatorluğu, Karadeniz’de islam adına en büyük deniz karagahına sahip olan, bütün doğu Avrupa’yı kendi bayrağı altında bulunduran ve batı ile merkez Avrupa’yı da potasında eritmeye ve erimeyen kısmı Manj denizine dökmeye doğru giden bu büyük imparatorluk, fazlasıyla insani, ilerici bir mektep olan bu nasyonalizm, milliyetçilik neticesinde paramparça ediliyordu. Esasen bu mektebin insani olduğuna ben de inanıyorum. (6)

6- Bu mevzunun anlatılmasından sonra dinleyicilerden biri şöyle sordu: “Siz milliyete inandığınızı söylediniz, böyle bir durumda evrensel sınırlarda konuşmak nasıl mümkün olabilir?”

Cevabı; Ben bu suali şöyle anlıyorum; Bugün evrensel bir düşünce ve irtibat sözkonudur. Nasıl olur da milletten söz edilir? Ve böyle bir düşünceye inanılır? Ben vebenim benzerlerimin bu gün inandıkları nasyonalizm veya ırkçılık değil ki, evrensel bir düşüncenin karşısında hareket edebilsin. Özbenliğe dalmaktır. Bu da dünyadan uzak kalmak manasında değildir. Benim kavim anlayışımda, dert ortaklığından, fikir birliğinden kopmak sözkonusu değildir. Nasyonalizm klasik manasıyla şöyle izah edilebilir: Bir kavmin ırki değerlere dayanması. Benim ismini nasyonalizm diye izah ettiğim, bu manada değil. Benim bahsettiğim nasyonalizm, kültürel ve manevi kimliğe dayanmaktır. Bunların her ikisi aynı değildir. Bir müslüman böyle bir itikat sahibi olamaz. Bu cahiliyettir, faşistliktir. ama kendi toplumunun şahsiyet, maneviyat ve kültürüne dayanana, beşeri merhalede, insani bir eylem gerçekleştirmiştir. Özel durumları olan bir topluma bağlı olduğun milliyet yönünden İran’la bağımın bulunduğu, din yönünden islami değerlere sahip olduğunu ve bu özel tarih ve kültüre sahip bulunduğum bir zaman, normal bir hadiseyi yansıtmaktadır. Şimdi ise ben ve benim gibilerinin hem islam hem de islam dışı toplumlardan kopmuş olduğu gözlenmektedir. Bunun da ötesinde hem milli kültürden ve hem de kendi kavmi şahsiyetimizden kopmuş durumdayız. Yani kısacası şahsiyetsiz bir adam olmuşuz. Bir insanın şahsiyeti, din, kültür ve tarih sermayesine bağlıdır. Bu sosyal şahsiyetinin özetidir. Ben kültür, din ve tarihe yabancı kaldığım zaman insani şahsiyetten yoksun kalmış olurum.. Benim söylediğim manada, kültür, milli şahsiyetten uzak kaldığımda tarihten ve dinden de yoksunumdur. Yani muhtevadan yoksun bir fert, manevi sermayesiz, teşhis, mantık ve seçme gücünden yoksun yoksun bir şahıstır. Ben eğer kendimi evrensel bir harekette, direct olarak bir emanizm (beşerin asaleti) düşünce tarzıyla -beşeriyet karşısında- dünya vatanımdır düşüncesinin yerine koyarsam ve böyle bir düşünceyi savunursam, kim istifade eder? Bir fikir sermayesi olmayan veya şahsiyetini yitirmiş bir insan, herşeye sahip olan birisine kardeşlik ve eşitlik elini uzatırsa, bu nasıl bir eşitlik elidir? Seçme gücüne, şahsiyet ve zora sahip olana uzatılan el, nasıl olur da kardeşlik eli olur. Sahip olanın, olmayan üzerindeki sulta elidir. Bundan dolayı, insani emanizme ve dönüş yapılmalı mıdır? Bu ikinci merhalede söz konusudur. Nitekim şimdi kavmi şahsiyete mensup değiliz. Halizhazırda, kültür, din duygusu ve kendini tanıma esaslarından tamamen yoksunuz; tamamen kendiz özümüzden yoksun durumdayız. Şimdi eğer, insanın asaleti ve emanizme inanırsak, kendi kendimizi esir ve zelil etmiş oluruz. Belirli bir tabaka, mıntıka ve milliyetin oyuncağı ederek, zelil duruma düşeriz. Bununla birlikte, kendim nasyonalizme dönüş yaptıktan sonra -daha önce belirtildiği şekliyle- Avrupa’ya el uzatır ve insanın makam ve asaletine inanabilirim. Ancak ben bahsettiğim nasyonalizme, yani kendi kültür, tarih ve dinime dönmedikçe, insan değilim ve bu kimliğimle konuşmadıkça, insanlık ve insan asaletinin elini başkalarına uzatmam da söz konusu değildir. Herşeyden yoksun insan görünümündeki bir varlık, insanın asaletine inanırsa, nasıl bir insan olur? Sartre’nin dediği gibi, beşyüz milyon insan, ve bir milyar beşyüz milyon yerli -biz yerliyiz- insane elini uzatırsa ne olur? İnsanın yerli üzerindeki sultası olur. Zire yerli ve insanın benzeri, kopyası olan bizim için insanın asaleti hangi manaya gelir? Bunlar, Avrupa’lıların bize verdiği kavramlardır. Başka açıklamaların oyununa gelmemeliyiz. Kendi aralarında Avrupa, bizim konumumuzda konuştuklarında bu onların kavramlarıdır. Biz “asimile olmuş yerli”leriz. Onların kavramlarıyla asimileye uğramış Avrupa’lıların benzerleri. Biz yerliyiz, biz işçi kavimiyiz. Bu açıklamalardan anlaşıldığı gibi, insanın asaleti, yani onların asaleti… Yani başka sermaye sahibiyle ortak olacak, hiçbir sermayesi olmayan kimse. Bu teşebbüsün neticesi ne olacaktır. Neticesini izah etmeye gerek var mı? İkisi ortak olmayacaktır; biri patron ve diğeri uşaktır.. Bununla birlikte, bu da sermaye sahibi olduktan sonra, ortak olma yoluna gitmelidir. Biz kendi ulusal kimliğimizi, şahsiyetimizi elde etmediğimiz müddetçe ve ben, Avrupa’lılar, Amerika’lılar ve Ruslar karşısında, benim kültürüm, sanatım, denim, maneviyatım, tarihim, şahsiyetim, insani kabiliyetim ve kimliğim budur, ortada; sende bunlara değişik kalıplarla sahipsin, gel ortak bir programla, bütün bunlardan istifade edecek yeni bir insan oluşturalım diyemediğim müddetçe, istenilen neticeyide bekleyemem. Şimdi hiçbir şeye sahip değiliz ve elimizde olanları da almışlar. O halde ulusalcılık yani kendi insanlığımıza, benliğimize dönüş yapmak gerekir.

Bunun manası, ne ırkçılık, ne kan veya toprağa tapınmaktır. Bana insanlık şahsiyeti kazandıran, kültür ve maneviyata dönüşür. Bizi yerli olmaktan insanlığa; vahşilikten medeniyete, kültürsüzlükten, kültürlü olmaya; taklitçilikten buluş sahibi olmaya, mukallidlikten orjinal insana götürecek, dönüştürecek bir özel dönüş. Onun ardından, emanizm, yani nasyonalizmden sonraki döneme dönüşme var, ancak ondan önce korkunç bir tehlike söz konudur. Sayfa 28 – 29 & 62 – 63 – 64 – 65

Saldırı, Savunma ve Ronesans (*)

(*) Benim Notum: Bu bölümün tamamını aldım.

Neden 16, 17 ve 18.ci asır aydınları Sayıns’a (science) bu kadar inandılar? Bu hem mantıki btepkiydi ve hem de ifrati bir tepki. Ama mantıki tepki bir ifrati tefrittir. Mantıki, aksuamel tepki hem ifrat hem de tefrittir. Tabiatta da durum böyledir. Bizim dönemimizde de böyledir. Sosyal çekişmelerde de itikadi meselelerde de durum böyledir. Fikri, itikadi meselelerde bu aksuamelde “Tonybe’nin” deyimiyle hücum ve savunma mevcuttur.

“Tonybe” toplumun bütün meselelerine saldırı ve hücum esasına göre bakmaktadır. Yani toplum devamlı olarak ifrat ve tefrit halindedir. Devamlı olarak ya saldırı halindedir veya aksuamel… Bir fikir veya amel karşısında savunma halindedir. Beşer sürekli bir şekilde ya sağ tarafa ya da sol tarafa yatmaktadır. Maddiyata ifratın içine düşer, o zaman da ondana niden tepki oluşur ve bu kez de maneviyatta tefrit gösterir. Bu kez maneviyat konusunda o kadar ifrat ve aşırılık gösterir ki, neticede hayattan uzaklaşmak durumuyla kalır. Bunun ardından maddi tepki başlar, o maneviyat aleyhine yönelerek maddiyata doğru gider ve onda boğulur. Hayatı maddiyatla sınırlı kılar. Bunda, kendisinden manevi tepki meydana gelecek kadar ileri gider. Konuşmalarımdan birinde bütün tarihi dinlerin amel ve aksüamel olarak ortaya çıktığını söylemiştim. Örnek olarak Çin toplumuna baktığımızda, geçmişte soyluluk, maddiyat, yüceltme, eğlence ve güzellik bağlılığı ve maddiyatperestliğin o derece büyüme gösterdiği ve bunun neticesinde toplumun tamamen maddiyat, soyluluk ve lezzetperest hale dönüştüğü görülmektedir. Bunun neticesinde, aniden “Meotso” ve “Taoizmé hareketi başlıyor. Bu hareketle birlikte, halkı toplumdan kaçmaya, lezzetten, maddiyattan, toplumsal hayattan nefret etmeye, tabiattan kaçmaya, inzivaya, toplumu tekmelemeye ve toplu yaşamaya davet ediyorlar. Bu, ifrat karşısında bir tefrittir. Daha sonraları çinlilerin bu sahadaki düşünceleri o kadar gelişme ve ilerleme gösteriyor ki, bu hadiselerin ardından aniden “Kontiçyus” çıkıyor. Yine sosyal ve insani meseleyi, sosyal düşüncede özetliyor. Beşeriyetin mana, felsefe ve fikir meselesini, din ve herşeyi toplu maddi hayat topluluğunun tamamı olarak yorumluyor. Yani, “Laotso”nun terk etmeye davet ettiklerine çağırmak, Konfuçyus ise ona nisbetle bütün dünyayı davet ediyor. Avrupa’da aynı durum yaşanmaktadır. Roma’nın durumu bundan farklı değil. Roma toplumu buna ilave olarak kudretperestlik, vahşilik, intikamcılık, lezzete bağımlılık, adam öldürme ve buna benzer duygularla doludur. Roma’nın eski ıstırahat etme törenlerinden biri, gladyatörleri vahşi hayvanların önüne atmaktı. Bu zavallı esirlerin, kölelerin kendi hayatlarını kurtarmak için vahşi aslan, Kaplan panterlere karşı bütün güçleriyle savaşmaları gerekiyordu. Vahşi bir hayvana karşı bütün gücü ile yaka paça olan bir insanın ümidsiz bir şekilde mücadele vermesini seyredenler, lezzet alıyorlardı. Roma’nın bütün medeni insanları gladyatörmeydanlarındaki merasimleri seyretmeye geliyorlardı. Sadece soylular ve güçlüler değil, hatta büyük hekimler, filozoflar, büyük sanatkarlar ve bunların benzerleri bu meydanların sahnelerinin seyircileriydi. Bu Roma’nın revaçta olan en önemli tatil şöleniydi…

İşte böyle bir zamanda Roma imparatoru dünya üzerindeki sultası gereğince, kılıç ve ordu gücüne dayanarak bütün uluslar üzerinde hükümranlığını sürdürmeye devam ediyordu. Roma hayatının felsefesi de lezzet ve maddeperestliktir. İfrat anarşisinin büyüdüğü böyle bir zamanda aniden İsa’nın sesi yükseliyordu. “Sevmek, sadelik, birbirini her nasıl olursa olsun bağışlamak ve zalimin kendi haklarına karşı başlattığı her saldırıyı affetmek”. Bu ifrat durumudur. Ama bu kandan bir lezzetin içerisinde boğulmuş olan insanı değiştirmek içindir. Kılıçtan sadece ve sadece yaşamak için ilham alınıyor. Onu yolsa sokmak islah etmek için şiddetli ve acı bir maddeyi adam öldürme ve cinayet karşıtı bir panzehiri onun kanına şırınga etmek gerekiyor. O barış, dostluk ve aşk meselesi İsa’nın bir tarafı ifrattır. Ve bu kılıç, dünya gücü ve lezzete dayanan Romalı, artık böylece zühd ve zahidliğe yöneliyor. Zühd ve zahidlik o kadar ileri gidiyor ki, dünya ve maddiyat meselesinde ifrata düşüyor. Roma toplumu artık Orta ÇAğın zahidler, rahipler ve kiliseye kapanmışlar toplumu oluyor. Yeniden maneviyat, zühd ve zahidlikte ilerleyip, gelişme gösteriyor ve insanın ruhunu o kadar bu meselenin içinde eritiyor ki, Avrupa’nın maddi yaşantısı, tatil edilmiş bir hale dönüşüyor. Öyle ki, Avrupa Orta Çağda Osmalı Türkleri ve barbarların oyuncağı haline geliyor. Hiçbir surette mukavemet, maddi hareket ve sosyal hayata sahip değildir. Tamamen uyuşturulmuştur. Zahidlik inancındaki aşırı ifrattan dolayı, şiddettli bir şekilde uyuşma dönemibaşlıyor. Menfi tesirlerle büyüme gösteren bu uyuşukluğun neticesinde Ronesans ve aydınlar hareketi başlıyor. Sohbetimizin konusu olan aydınlar… Bu aydınlar sınıfı, kendi kendisine mantıki bir şekilde bu kesim karşısında sosyal yönden -Orta Çağda zühd ve zhidlikte boğulmuş bir şekilde uyuşan- dünyadan nefret ve hayatın lezzetlerinden bizar olan -hem de bunları din adına yapan- kesim karşısında yer alıyor. Tamamen toplumun gitmekte olduğu yönün aksine…

Halkın bu uyuşukluk, durgunluk, donmadan, maddi hayatın gerçeklerinden uzaklaşma durumundan kurtulması ve yeniden ihya edilmesi gayesiyle Avrupa aydınlar sınıfı, Avrupa halkını maddi hayata ve meşru haytın asaletine çağırmaktadır. Aydınların kendiliğinden bu hayata önem verip, yaşamalarını istemelerinin sebebi nadir? Papa’nın sistemi ve katolik mezhebi bütün Avrupa halkını, hayattan sonra hayata davet ettikleri ve ölümden önceki bu hayatın sadece değersiz değil, aynı zamanda zarar verici olduğunu söyleyince ve onlara; “Her lezzet ve dudaklarındaki her tebessüm, gökyüzündeki tanrının gazabına sebep olmaktadır.” denince, elbette bu tepkisiz kalmayacaktı. Bu davet avrupa’da revaçtır. Aydın sınıfı ayaklandığı zaman, kendiliğinden bu hareketin karşısında, yer alıyor cephe alıyordu. Bu dünyanın iyi ve kötü yanlarının eksen alınması gayesiyle cephe alıyorlardı. İçinde yaşadığımız tabiatı tanımalıyız, tapmalıyız, hayatımızı elde bulunan ve önümüzdeki olanlar üzerine bina etmeliyiz. O bedenimize ait olan iç güdülerimizden ibarettir, tabiat sofrasındaki bağışlarla karşı-karşıya olmak, bu tabiat üzerinde hakimiyet kurmak, bu doğal kuvveti yerli yerine yerleştirmek tanımak, maddi hayatın maddeye göre tanzim edilmesi, maddi hayattaki mevcut kuvvet ve nimetlerin düzenlenmesi.. Sayfa 33 – 34 – 35 – 36

İhraç edilen medeniyet şundan ibarettir: Gözle görülen aldatmanın her zaman ki tekrarı, ama hiçbir zaman neticeye ulaşamayacak yalan, ancak bununla birlikte yüz senelik bir yolun, bir gecede aşıldığı tasavvur edilir. Kültür ve medeniyette yüz senelik yolu bir gecede aşabildiklerini sananlar, ya anlamamışlardır veya başkalarının anlamasını istemiyorlar. Zemini out ve meyveyi tanımayan o bağı, bağın etrafındaki halkın ihtiyacını meyvanın çeşidi kadar tanıyamaz. Ağacın cinsini, aşılanmasını ve yetiştirilmesini anlayamaz; bu toprağı teşkil eden maddeleri tanıyamaz; bu otun ihtiyaç duyduğu özel kimyasal maddeyi anlayamaz; özel meyvenin yetiştirilmesi için bu çevrenin hava ve su miktarını bilemez; bundan önce burada yetiştirilmiş bitkiler konusunda aslen bilgi sahibi dğil, ama buna rağmen gerçek rotayı bulmuştur. O da, meyve tutmuş komşusunun bağındaki ağaçları satın alıp, buraya dikmektir. Daha sonra da bu zeminin, bir benzeri bağ olduğnu görür. Bu büyük hile ve aldatmada kim istifade sahibi olmaktadır? Bu şekliyle bağ sahibi olmuş halka mı? Hayır! Bilakis meyveli ağaçlarını bu halka satanlara yarar vardır. Neden? Çünkü bu halk meyveli ağaçları alıp, kendi bağlarına dikiyorlar, ancak bir-iki gün sonra ağaç kuruyor. Eğer, ağaçların kuruduğunu söylersek, “iyi yeniden satın alırız”. derler. İkinci kez satın alırız ve yeniden kurur, ta sona kadar. Daha sonra bu bğ ne olacak? Bağ odunlardan bir mezar olur. Ağaçları satanlar ne olur? O, kandırılmış zavallı veya kandıran ve vasıtanın cebini boşalttığı bir sermaye kitlesi olur. Kültür ve medeniyet ihracı; satın alınan medeniyet, yani ilerlemiş medenietin zehirini ve maslahatını ihrac etmek veya ithal etmektir. Satın Alana devamlı olarak yalan ve aldatmadan başka hiçbir yararı olmayan sürekli ve tekrarlanan bir muamele. Cebi sürekli boşalıyor ve sonsuza kadar da bu devam ediyor. Devamlı bağ yaptığı ve sonra harabeye dönen bağının zemini, bu haliyle bağ olmayacağı, buna elverişli olmayacağı gibi, hedeften de daha fazla uzaklaşmaktadır. İşte bundan dolayıdır ki, gelişmesini tamamlamamış, hazır olmamış, düşüncede gerekli değişimi yaşamamış, fikri değişmemiş, kültür toprağının, tarihin ve anlayışının derinliklerine medenietin köklerini ve ayaklarını dikmemiş bir toplum, bunları dışarıdan almış ve montaj etmiştir. Böyle bir toplum medeniyet sahibi olamayacağı gibi, medeniyet sahibi olmanın bedelini de elden verir. Sayfa 42 – 43

Doğrusu aydın, tercüme, kopya ve taklit yolula doğmaz; aksine tahsil etmiş, doktor, mühendis, mimar meydana gelir. Ama aydın meydana getirmez. Aydın yeni bir şekilde ve yeni bir tarzda düşünendir. Eğer okuma-yazması olmazsa, olmasın… Felsefe bilmiyosa, bilmesin. Fakih değilse olmayıversin; ama zaman (?) hissetsin, halkı anlasın. Şimdi nasıl düşünmenin gerektiğini bilmelidir, nasıl bir sorumluluk taşıdığını hissetmeli, bu sorumluluklar gereğince fedakarlıklar göstermelidir… Ancak islam toplumu ve doğuda aydın nasıl meydana gelir? Jean Paul Sartre “Yeryüzünün Lanetlileri” kitabının önsözünde, batılıların aydın yetiştirme tarzını doğulular için saklıyor ve şöyle diyor: “Biz kabile reislerini, hem ailesi mensuplarını, para sahiplerini, Afrika’nın zorbalarını, Asya’nın büyüklerini getiriyor, Amsterdam, Londra, Norveç, Belçika ve Paris’te birkaç gün gezdiriyor, elbiselerini değiştiriyor, yeni sosyal ilişkiler öğrendi diyorduk. Böylece bunlar yeni pantaloon, ceket giyiyor, yeni gidiş geliş tarzı, ağırlama şekli öğreniyor, Avrupalı’lar gibi düğün yapıyor veya Avrupa geleneklerine göre evleniyorlardı. Mobilyalı yeni hayat, yeni süsleme, yeni Avrupa’ca masraf tarzını öğreniyor ve dolayısıyla kendilerine Avrupa yemeklerini öğretiyor; ülkelerinin Avrupa’lılaşmasının arzusunu kalblerine yerleştiriyorduk. Bilahare, bu operasyondan geçirdikten sonra onlarımemleketlerine gönderiyorduk. Hangi ülkelere? Kapıları devamlı olarak yüzümüze kapalı ülkelere… O ülkelere yolumuz yoktu; biz necistik, biz cin olarak görülüyorduk, biz düşmandık, bizden korkuyorlardı; insan görmemişlerdi. Kendi ellerimizle yetiştirdiğimiz aydınları, ülkelerine geri gönderiyorduk. Bunun ardından biz Amsterdam’dan, Berlin’den, Belçika’dan, Paris’ten feryad ediyorduk: İnsanların kardeşliği zaman geçmeden, sesimizin Afrika’nın değişik kesimlerinde, bu aydınların ağzından -tıpkı suda atılan bir taşın meydana getirmiş olduğu kavisler, dalgalar misali- yankılandığını görüyorduk. İnsanların kardeşliği diye bağırıyorduk. “Beşeriyet dini, muhtelif dinlerin yerine” teorisini ortaya atıyorduk, ve onlar aynı sözü tekrarlıyorlardı. Bu, onların ağzıyla söylenen bizim sözlerimizdi. Biz durgun olduğumuzdan, havuzdaki deliklerde sessizdi. Konuşmaya başladığımız zaman, yankısı ve kendi sesimizi yetiştirmiş olduğumuz boğazlardan duymaya başlıyorduk. Bundan sonra, bu aydınların söylemek için en küçük bir sözlerinin olmadığının yanında -elbetteki bizim onların diline sunduğumuzun dışında- halklarından konuşma hakkınıda aldıklarına mutmain olduk. (9)

9- Bu cümleye iyice dikkat edin, bütün musibetlerimizin kaynağı budur. Sayfa 54 – 55 & 67

Avrupa’nın teknolojisine dayanan sermaye, Afrika’ya hristiyanlık gönderiyor. Elbise giymeyen, çıplakları hristiyanlaştırmak istiyorlar. İffet, ismet, utanma, haya duygularını kazanmaları ve daha sonra da Mençıster yapımı elbiseleri satın almak. Hadise bundan ibarettir. Onun ardından, bu gayenin hedefe ulaşması yolu üzerinde bütün sedler, manialar bu aydın tabakası vasıtasıyla ortadan kaldırıldı. Sokaklar açıldı ve deccalın eşeğinin yuları da, aydınların -yani aydın taslaklarının- vasıtasıyla tutuldu. Bu toplumun, bizim toplumumuzun içine kadar getirildi. Öyle ki, şimdi bile biz kendimizi onlardan saymıyoruz. Sadece onları kendi yerimize tanıyoruz. Alinasyon (10) mevzusunda anlattığımız gibi, biz başkalarınızı kendi yerimize hisseden adamlar konumundayız. Tıpkı, öküzü kendi yerinde hisseden, Meşhed’li Hasan (11) gibi. Bu duyguyu onlar meydana getirmedi. Onların yapmış olduğu, sadece birkaç aydını meydana çıkarmak oldu. Bu bazılarının bilerek ve büyük bir kısmının bilmeyerek kandırıldıkları aydınların durumu gibidir ve bundan dolayı Galile’nin, Kalpler’in Didro, Jan Jan Ruso veya Valter’in rolünü üstlendiklerini ve Orta Çağ’ın taassup ve hurafeleriyle savaştıklarını sanmaktaydılar. Orta Çağ hurafe ve taassubuna karşı mücadele verdiklerini tasavvur ettiklerinden karşılıksız çalıştılar, fedakarlık gösterdiler ve bunun neticesinde, bu caddeler açıldı; böylece kültürler öldü, kendimize karşı savaştık ve öz benliğimizi inkar etmeye ulaştık. İslam ülkeleri ve doğulu toplum asil insanlardan boşandı. Öyle ki, artık kendi elbisemiz aklımızdan çıkmış. Böyle bir platformda kültürümüzü nasıl unuttuğumuzu sormaya bile gerek yok. Ne olurdu, bütün maddi kaynaklarımız, maddi menfaatlerimiz, yeryüzündeki kaynaklarımız, yeraltındaki bütün zenginliklerimizi Doğu sınırları içinde, (kasıt bütün doğudur; Asya ve Afrika, kastı islam ülkelerinin tamamıdır) yağmalansaydı, yenilseydi de yeter ki bozulmamış insanlar olarak kalsaydılar. Eğer kalsaydılar bunların tamamını yeniden geri almaya imkan olurdu ve kendi ayaklarımız üzerinde durabilirdik.

10- Alinasyon. Bugünkü medeniyette, insanla ilgili bir bölümdür. İnsanın ruh ve düşüncenin mahkum edildiği makina ve mekaniğin bu düzeniyle ilgilidir. İnsanın bu mahkum edilişinde, tek boyutlu, azalmış, sınırlı, zelil ve kırılmaya doğru kayma başlamıştır. Alinasyon yani değişik güç, doğal atmosfer, duygu, hissetme duygusu ve hislere sahip olan bir kişi veya insan, makina parçalarıyla ilintili olarak idari sistemin çarklarına tamamen yapmacık ve suni olan toplumda sahip olduğu herşeyini kaybeder. Yavaş yavaş kendisine yabancı olmaya başlar, kullanamadığından dolayı bir çok insani güç ve duyguları zayıflar. Neticede tamamen yok olur. Bundan sonra, işinin meydana getirmiş olduğu iki çehreli durumu müşahhas hale gelir. İzafi, fazlalık bir şekilde artış göstererek yeni bir çehrenin oluşmasına yol açar. Netice olarak, insan, makine karşında, aşamalı olarak şahsiyetini kaybeder. Makinanın şahsiyeti onda “hulul” etmeye, zahir olmaya başlar ve bir müddet sonra da, kendisini makinanın bir parçası olarak görür.

11- İran’da gösterilen, “Gav” filminde,

Aydının mesuliyeti konusunda okuyucu Dr. Ali Şeriati’nin “Nereden Başlamalı” adlı kitabına müracaat etmelidir. (Çeviren) Sayfa 57 – 58 & 68

Bütün yönlerden iyi olduğumuzu izah etmeye çalışıyorum. Hayır! Duraklamıştık, ama asildik. Asil idik de ne demek oluyor? Yani “kendimiz idik. Değerler bizden kaynaklanıyordu. Duraklamıştık, ama insandık,” “kendimiz seçebiliyorduk” “kendimize aid zevklerimiz vardı” “kendimiz elbise yapıyorduk; bina yapıyorduk; bizzat kendimiz renk, güzellik ve modayı belirliyorduk. Kendimiz şiir söylüyorduk, yazıyorduk… Kendimiz din-diyanet sahibiydik, kendimiz inanıyorduk ve bunların tamamı bize aitti. Lakim şimdi bunlar bizim malımız değil. Bizim en iyi mütefekkirimiz özüne dönüş yapmak ve asalet istiyor, ama yine de tercüme yabancıdır. Sayfa 60

Avrupa’da çok eski dostlardan birinin evine gitmiştim, baktım ki ev sahibi “ben özüme dönüş yaptım” demek için bir çift çarığı kapısının üstüne asmış. Kendisine şöyle sordum: “Kimler çarığı odanın kapısına asar? Sen Amerika’lılara dönmüşsün. Onlar çarık ve sini satın alarak duvarlarına asıyorlar. Bunlar da takilddi. Sen hangi özüne dönüş yapmışsın? Sen aslen kendini tanımıyorsunki, ona dönüş yapmış olasın?” Sayfa 61