LEO NIKOLAYEVIÇ TOLSTOY – DİN NEDİR?
Kitap Adı: DİN NEDİR?
Yazar Adı: Leo Nikolayeviç TOLSTOY
Çeviren: Murat Çiftkaya
Yayın Evi: Kaknüs Yayınları
Tarih – Baskı – Sayfa Sayısı: Haziran 1998 – 4. Baskı – 215 Sayfa
Arka Kapak Yazısı:
Günümüz okumuşlarının anlayışına göre din lüzumlu değil: ya onun yerini bilim alacak ya da çoktan aldı bile. Oysa tıpkı geçmişte olduğu gibi bugün de tek bir insan toplumu dahi tek bir insan toplumu veya tek bir aklı başında kişi dahi dinsiz yaşamamıştır ve yaşayamaz da. Aklıbaşında kişi diyorum, çünkü aklı başında olmayan kişi tıpkı bir hayvan gibi dinsiz yaşayabilir. Aklıbaşında bir varlık dinsiz yaşayamaz; çünkü öncelikle ve sonrasında neyi yapması gerektiği konusunda ona hakikaten yol gösteren sadece ve sadece dindir. Din ona yaratılışı gereği verildiğinden aklıbaşında hiçbir insan dinsiz yaşayamaz.
Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Yerler:
Aklıaşında insan, hayatın daha önemli soruları karşısında kendisine şahsi saiklerinin ne de hareketlerinin anlık sonuçlarının yol gösteremeyeceğini bilmese de hisseder. Bu sonuçların hem apayrı hem de çoğu kez çelişkili olduğunu; sözgelişi, kendisine ve başkasına faydalı olabilecekleri gibi, zararlı da olabileceklerini görebilir. Sayfa 12
Din (religion) kelimesinin (religiare: bağlamak) en eski ve en yaygın tanımı şöyledir: Din insan ve Allah arasındaki bağdır. Vauvenargues (2) ise “Allah’a karşı insanın yükümlülüğü; işte din budur.” diyor. Dinin esası insanın Allah’a bağımlılığının şuuruna varmasıdır, derken Schleiermacher (3) ve Feuerbach’ da dine benzer bir anlamı atfediyorlar. “Din her insanın Allah ile arasındaki bir meseledir.” (Bayle). (5) “Din, ruhun ihtiyaçlarının ve aklın etkilerinin sonucudur.” (B. Constant). (6)
“Din, insana kendisini bağımlı hissettiği insanüstü ve esrarlı güçlerle ilişkisini bildiren belli bir yöntemdir” (Goblet d’ Alviella). (7) “Din, insanın kendisi ve dünya üzerindeki hükümranlıklarını tanıdığı ve birlik hissettiği esrarlı ruhlarla arasındaki bağı esas alan bir insan hayatı tanımıdır.” (A. Reville) (8)
2- Lec de Clapris Vauvenargues (1715-47). Eserlerinde, muhtemelen gençliğinde Plutarch ve Seneca okuduğu için acılara katlanma ahlakının izleri görülen ve insan tabiatına nadiren sempati ve inanç gösteren Fransız ahlakçısı.
3- Friedrich Ernst Schleiermacher (1768-1834). Alman felsefeci ve ilahiyatçısı. Dini akıl ve ahlaktan yola çıkarak tanımlamak yerine, onu sonlu bir varlık olarak kişinin sonsuzla olan mutlak bağımlılık duygusu olarak görür. Bir nesneler kümesi olarak alındığında sonsuz bütün Tanrı’dır ve ferdin kimliğini veya yaşam birliğini, tabiattaki ve tarihteki kendi yerine ilişkin şuurunu geliştirerek kazandığına inanır. Tolstoy’un, sonsuzla ilişki kurulması şeklindeki din tanımı, Schleiermacher’in kavramına belirgin bir akınlık arzediyor.
4- Ludwing Feuerbach (1804-72). Bavyeralı felsefeci ve ilahiyatçı. Hegel’in etkisinde kalan ve Marks ile Engels’i etkileyen Feuerbach, dini “insan zihninin düşü” olarak tanımlıyor ve bütün manevi gelişmeleri Tanrı yerine insanla ilişkili görüyordu. Bunu, insan türünün mutluluğunu sağlayan şuurlu bir faaliyet olarak savunuyordu.
5- Pierre Bayle (1647-1706). Fransız Protestan bilgin ve tenkitçi. Tarihi bilgi diye kabul edilen şeyin güvenilirliğini sorguladı ve pek çok felsefi ve teolojik ikirciğin küçümsenemez mahiyetine ve aklın sınırlarına dikkat çekti.
6- Benjamin Constant de Rebecque (1767-1830). Fransız romancı ve siyaset yazarı ve siyasetçi. Madame De Steal ile ilişkisiyle ve bu ilişkiyi anlatan Adolphe isimli romanıyla meşhurdur.
7- Kont Euéne Goblet D’Alviella (1864-1925). Belçikalı devlet adamı. Dinler tarihine büyük ilgisi vardı ve L’Evolution religieuse contemporaire chez les Angalais, les Americanies et les Hinduous isimli eseriyle ün kazandı.
8- Alber Reville (1826-1906). Fransız din adamı ve bilgini. Din tarihi konusundabirçok eser yaynladı. Sayfa 15 & 209 – 210
Akli (ruhi) eylemler ile cismani (maddi) eylemler arasında ahenk kurmak, insanın fıtratından vardır. Bir şekilde bu ahengi kurmayan kişi, huzur ve sükuna eremez. Sözkonusu ahenk iki şekilde kurulabilir. Birincisinde, kişi, bir eylemin ya da eylemlerinin gerekliliği ya da arzu edilebilirliliğine karar vermek için aklını kullanır ve daha sonra aklına uygun eylemde bulunur. İkincisinde, kişi, duygularının etkisiyle eylemde bulunur ve daha sonra eylemler için akli açıklamalar veya mazeretler icra eder.
Eylem ile akıl arasında uyuma ulaşmanın ilk yöntemi, bir dini ikrar eden ve onun ilkelerine dayanarak neleri yapmaları, neleri yapmamaları gerektiğini bilenlerin yöntemidir. İkinci yöntem ise, eylemlerinin kıymetini değerlendirmede genel bir ölçütten mahrum olan ve dolayısıyla da akılları ile eylemleri arasındaki uyumu eylemlerini akla tabi kılarak değil – eylemlerini duygunun etkisiyle yaptıklarından – akıllarını eylemlerini meşrulaştırmak için kullanarak kuran dindışı küsmelerin çoğunluğunun yöntemidir.
Neyin iyi neyin kötü olduğunu, kimin iyi kimin kötü olduğunu bilen dindar kişi, kendi (ve diğerlerinin) aklının ve eylemlerinin gerekleri arasındaki çelişkiyi gördüğünde, bu çelişkiyi ortadan kaldırmanın yolunu bulmak için bütün akıl kabiliyetini kullanacaktır. Diğer bir ifadeyle, onların arasındaki ahenge ulaşmanın en iyi yolunu öğrenecektir. Fakat, eylemlerinin (verdiği zevkin değil) değerini belirlemede yolgösterici ilkelerden mahrum olan ve değişip duran, çoğunlukla birbiriyle tezat teşkil eden duyguların etkisi altındaki dinsiz birisi, ister istemez çelişkiye düşer. Kendisini bu durumda bulunca karmaşık, becerikli, fakat daima dürüst olmayan akıl yürütmelerle çelişkiyi çözmeye ya da örtmeye çalışır. Dindarların düşünüşleri daima sade, basit ve dürüst iken, dinsizlerin zihni faaliyeti bilhassa ince ve son derece karmaşıktır, dürüst de değildir. Sayfa 41 – 42
Günümüz dünyasının insanlarının basit ve doğrudan yaklaşabileceği tek bir soru bile yok. İster ekonomik, medeni, diplomatik ve bilimsel olsun, isterse dini ve felsefi olsun, bütün sorular öylesine suni ve yanlış bir şekilde yöneltiliyor, öylesine karmaşık, gereksiz iddia tabakasıyla sarılıp sarmalanıyor ve öylesine ince anlam ve kelime kaydırmalarıyla, safsatayla ve tartışmalarla dolduruluyor ki bu tür sorulara ilişkin bütün tartışmalar daireler halinde dönüp duruyor ve milinden çıkmış bir araba tekerleği gibi hiçbir şeye ulaşamıyor. Yöneldiği tek bir maksad dışında, hiçbir yere götürmüyor: İnsanların yaşadığı ve işlediği kötülüğü o kişiden ve diğerlerinden gizlemek. Sayfa 43
Din, ne belili bir zamanda gerçekleştiği varsayılan bazı tabiatüstü olayları bir defalığına beslenen ve ne de bazı ibadet ve ayinlerin gerekliliğine duyulan bir inanç veya bilim adamlarının zannettiği gibi günümüzdeki yaşamda hiçbir anlamı kalmayan kadim cehalete ait hurafelerin kalıntısı da değildir. Din, insan ile ebedi hayat ve Allah arasında akla ve çağdaş bilgiye uygun olarak kurulan ve insanlığı mukadder hedefine sevkeden bir ilişkidir.
“İnsan ruhu Allah’ın kuzusudur” der bir hikmetli Yahudi darbımeseli. Nur-u ilahi ruhunda tecelli etmiyorsa, insan aciz ve zayıf bir mahluktur. Fakat bu nur tecelli ettiğinde (ki ancak dinin aydınlattığı ruhlarda yanar) insan dünyanın en kuvvetli mahluku olur. Başka türlüsü de olamaz; çünkü işgören onun kendi kuvveti değil Allah’ın kudretidir.
Din ve onun esası işte budur. Sayfa 71
“Din” kelimesine yaygın olarak atfedilen üç değişik anlam var.
İlk anlam şu: Allah tarafından insanlara gönderilen malum, hakiki vahiy ve bu vahyin sonucu olarak Allah’a kulluk. Dine bu anlamı, mevcut dinlerden birisine ve dolayısıyla dinin yegane doğru olduğunu kabul edenler atfetmektedir.
Dine atfedilen ikinci anlam, onun bazı hurafe inanışlar toplamı ve bu inanışlardan çıkan hurafe bir tapınma biçimi olduğudur. Bu, genelde inanmayanların veya tanımadıkları dine inanmayanların dine atfettiği anlamdır.
Dine atfedilen üçüncü anlam ise şudur: Zeki insanların hem rahatları ve hem de sıradan kitlelerin tutkularını dizginlemek ve onları yönetmek için geliştirdiği bir önermeler ve kurallar bütünü. Sayfa 73
Dar anlamda, insanın dünya karşısında sadece iki temel tutumu vardır. Hayatın anlamını, diğer fertlerden bağımsız veya onlarla birlikte elde edilen şahsi mutluluk olarak kabul etmekten oluşan şahsi tutum; ve hayatın anlamını kendisin bu dünyaya gönderen O’na ibadette gören Hıristiyanca tutum. Sayfa 78
Din, insanın kendine özgü şahsiyeti ile sonsuz kainat arasında kurduğu belirli bir ilişkidir. Ahlak ise bu ilişkiden doğan sürekli bir hayat düsturudur. Sayfa 97
“Bir kişinin, kendisini ele vereceği endişesiyle hakikattan korkmaya başlamasından daha büyük bir bedbahtlık olamaz.” (Pascal) (48)
48- Blaise Pascal (1623-62). Fransız filozof, matematikçi, ve bilim adamı. Hayatının son kısmını insanın ve onun manevi problemlerinin tetkikine gömülmüş halde geçirdi ve imanın akıldan daha sağlam bir rehber olduğunu keşfetti, 1870′lerin sonlarında, İtiraflar’ı hazırlayan Tolstoy’u da derinden etkileyen Pensées isimli eseriyle meşhurdur. Sayfa 101 & 213
… insanların hayat tarzı ile hayatın anlamına ilişkin dini açıklama ve bunun sonucu olan davranış düsturu arasındaki uyumsuzluk, hiçbir zaman, kendilerine hakiki anlamıyla indirilen Hıristiyanlık akidesini kabul etmeyip eski putperest hayat biçimlerine göre yaşayan günümüz Hıristiyan kavimlerininki kadar fazla olmamıştır.
Hıristiyanlığın insanların vicdanına getirdiği hayatın anlamına ilişkin açıklama, onu benimseyenlerin hayat tarzının çok ötesinde olduğu için, Hıristiyan kavimlerin hayatındaki bu uyumsuzluğun bilhassa büyük olduğu kanaatindeyim. Bunun sonucu ise şu oldu: Davranışa ilişkin kurallar sadece insanların alışkanlıklarıyla değil, Hıristiyan öğretiyi kabul etmiş olan putperest kavimlerin bir bütün olarak hayat tarzıyla tezada düştü. Sayfa 104
… Hıristiyan insanların sefaletinin ardındaki sebep, insanların şuursuz imansızlığı ve sözde eğitimli insanların da imanı şuurlu biçimde inkar etmesidir. Sayfa 105
Bu sahtekarlığın özünü, dört asır önce Fransız yazar La Boetie (64) “Gönüllü Kölelik” başlıklı makalesinde şöyle açıklamıştı:
-”Zorbaları müdafaa eden ne silahlar, ne de silahlı adamlar -şövalyeler ve askerler- değil; inanması zor ama, üç-dört adam bir zorbaya destek veriyor ve bütün ülkeyi ona köle yapıyor. Zorbanın en yakınındaki dairede bulunanlar beş ya da altı adamı geçmez. Bu adamlar ya kurnazlıkla onun gözüne girmişler ya da onun tarafından seçilmişlerdir. Zulmünün suç ortakları, zevkü sefasının yoldaşları olmak ve çapulculuğuna paydaş olmak için. Bu altı kişinin gücü altında, zorbaya nasıl davranıyorlarsa onlara da öyle davranan altıyüz kişi bulunur. Bu altıyüz kişinin altında, hırslarına ve zulümlerine hizmet etmek şartıyla vilayetlerin ve mali işlerin yönetimine seçtikleri altıbin kişi vardır. Bunların da altında daha büyük bir maiyet bulunur. Meselenin özüne inmek isteyen kişi görecektir ki sadece altıbin kişi değil, zorbaya bu zincirlerle bağlanmış yüzbinlece, hatta milyonlarca kişi vardır. Bu yüzdendir ki kamu görevlilerinin sayısı arttırılıyor ve bu da zorbanın şine yarıyor. Ve bu görevlere gelenlerin hepsi aynı zamanda kendi ceplerini d e dolduruyorlar ve bu “ganimet”lerle de zorbaya mahkum oluyorlar. Zorbanın yardakçısı olanların sayısı o kadar çoğalıyor ki hürriyet isteyenlerin sayısına yaklaşıyor. Doktorların dediği gibi, bedenimizde zehirli bir şey varsa, bütün kötü sıvılar sağlıksız noktaya akacaktır. Yönetim için de aynı şey geçerlidir; bir zorba vücuda getirilir getirilmez, devletin bütün kokuşmuş süprüntülerini -sırf şahsi çıkarlarının peşinden koşan, onun bunun malını gaspeden, yağmaya katılmak ve baş zorbanın altında küçük zorbalar olmak için bir araya üşüşen, bütün hırsız güruhlarını ve hiçbir işe yaramaz tembelleri- etrafına toplar.
64- Etienne de la Boetie (1530-63): Prenslerin zorbalığını şiddetle protesto eden Discours de la servitude volontaire isimli eseriyle tanınan Fransız siyaset yazarı ve çevirmen. Sayfa 135 – 136 & 214
“Hıristiyanların büyük çoğunluğuna, Hz. İsa’nın insanlığı kurtardığı en büyük fenalığın ne olduğunu sorarsanız, size, bunun Cehennem, ebedi ateş, yani öbür dünyadaki ceza olduğunu söyleyeceklerdir. Bunun mantıki sonucu olarak, kurtuluşlarının, başka birisinin bizim adımıza sağlayabileceği bir şey olduğunu düşünürler. Kitab-ı Mukaddes’te nadiren geçen cehennem kelimesi, yanlış yorumların sonucunda Hıristiyanlığa büyük zararlar vermiştir. İnsanlar, en fazla korktukları harici cehennemden kaçmaktadır. Oysa, insanın en fazla muhtaç olduğu ve ona hürriyetini bahşedecek olan asıl kurtuluş, içindeki kötülükten necat bulmasıdır. Harici cezadan çok daha büyük bir şey vardır. Nefsin Allah’a karşı isyan halinde olmasıdır bu; ilahi kudret bahşedilen nefsin kendisini hayvani içgüdülerin kuvvetine terk etmesi; Allah’ın huzurundaki nefsin, insanların öfkesinden ve tehditlerinden korkması ve faziletin selametli şuuru yerine beşeri şan ve şerefi tercih etmesidir. Bundan daha kötü bir kader olamaz. Tevbe etmemiş kişinin mezara götürdüğü şey budur.
Kelimenin en yüksek anlamıyla kurtuluşa ermek, düşmüş olan ruhu ayağa kaldırmak, malul nefse şifa vermek, düşünce, vicdan ve sevgi hürriyetini ona iade etmek demektir. Hz. İsa’nın, uğrunda öldüğü necat budur ve Hıristiyan öğretisinin yöneldiği kurtuluş da budur.” (Channing) (67)
67- William Emery Channing (1780-1824). Amerikalı yazar, edebiyat ve sosyal tenkitçi. Sayfa 139 – 140 & 214
“Hakikatı söylemek kolay görünse de, onu yapmak için içte büyük bir kuvveti gerekir.
Bir kişinin dürüstlük seviyesi, onun manevi tekamül seviyesinin işaretidir.” Sayfa 140
İnsanlar, şuurdaki bir değişim hayatın suretlerini etkiliyorsa, bunun ersinin de geçerli olması gerektiğini düşünüyorlar ve kuvvetlerini harici kuvvetlere yöneltmek daha hoş, kolay ve sonuç da daha görünür olduğundan, onlar da kuvvetlerini şuurlarını değiştirmeye değil, suretleri değiştirmeye yöneltiyorlar. O yüzden, zihinlerinde asıl meseleye değil, zahiren ona benzeyen bir şeyle meşgul oluyorlar. Hayatın harici suretlerini tesis ve benimsemeye dayalı harici, boş ve faydasız faaliyetler, insanların hayatlarını iyileştirebilecek olan asıl içsel faaliyetlere perde olmaktadır. Ve, insanların hayatlarının genel anlamda iyileşmesini, her şeyden fazla bu hurafe engellemektedir. Sayfa 165
Beşeri kanuna itaat şuuru, köleleştirir; Allah’ın kanununa itaat şuuru ise hürleştirir. Sayfa 171
Her bir fert kendi şahsi ve sınırsız tekamülüne doğru ilerlerse, bir bütün olarak insanlık hayatı, ezeli ideali olan tekamülüne doğru ilerler. Sayfa 183
“İnsan düşündüğü için insandır. İnsanın akla uygun düşünmesi gerektiği açıktır. Akla uygun düşünen bir kişi, her şeyden önce hangi amaç için yaşaması gerektiğini düşünür; ruhu ve Allah hakkında düşünür. Şimdi dünyevi insanların neyi düşündüğüne bakın; yukarıda sayılanlar hariç her şey hakkında Dans, müzik, şarkı ve benzeri eğlenceleri düşünürler; binaları, sağlığı, gücü düşünürler, krallara ve zenginlere hased ederler. Ama asla insan olmak ne demek, bunun hakkında düşünmezler.” (Pascal) Sayfa 189
“Bazıları saadet ve mutluluğu güçte, başkaları bilim veya şehvette arıyorlar. Cennet mutluluğuna gerçekten yakın olanlar, onun herkesin değil de sadece birkaç kişinin sahip olabileceği bir şey olmadığını anlıyorlar. İnsanın hakiki saadeti öyle bir şey ki aynı anda bütün insanlar bölünmeden, kıskançlığa gerek kalmadan sahip olabilirler; kimse de kendisi istemeden onu kaybedemez, bunu biliyorlar.” (Pascal) Sayfa 193