Posts Tagged ‘İktisat’

ALİ ŞERİATİ – MARKSİZM ( İKTİSAT SOSYOLOJİSİ -3- )

Aralık 31, 2008

ALİ ŞERİATİ – MARKSİZM ( İKTİSAT SOSYOLOJİSİ -3- )

Kitap Adı: MARKSİZM ( İKTİSAT SOSYOLOJİSİ -3- )
Yazar Adı: Ali ŞERİATİ
Çeviren: Yakup ARSLAN – Kenan ÇAMURCU
Yayın Evi: Dünya Yayınları
Tarih – Baskı – Sayfa Sayısı: Haziran 2004 – 1. Baskı – 237

Arka Kapak Yazısı:

Marksizm’in bugün sıkıntısını çektiği bir başka köklü sorun da çoklukla birlik arasındaki çelişkiyi görememesidir.Yirminci yüzyıl, özellikle ikinci dünya savaşından sonra birlik ve çokluk çağıdır.Birlik ve çokluk nedir? Yeni teknolojinin dünyayı birliğe doğru götürmesidir; bugün dünyanın neresine giderseniz gidin, bir giyim biçimine, bir yaşantı biçimine, bir sosyal ilişkiler biçimine, bir siyaset idare ve devleti ilgilendiren form biçimine ve bir harcama biçimine doğru yöneldiğini görürsünüz.Niçin? Çünkü yaşam sanayileşmektedir.Sanayinin, temelde bütün milletleri, kökleri ve çeşitlilikleri tek tip kılma özelliği vardır. İletim araçlarının altyapısı birliği doğurmaktadır; buda sanayidir. Sanayi, hem sosyalist rejimde hem de kapitalist rejimde birdir. Marx diyordu ki; “üretim araçları değiştiğinde sosyal dozen de değişir” Bugünse Marxistler üretim rejiminin tek tip olduğunu rejimin ise birbirinin zıddı bulunduğunu görmektedirler.

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Yerler:

*) Meşruiyetten sonra İran’da meydana gelen gelişmeler gibi: Feodalizmin burjuvaziye dönüşmesi. Elbette feodalizm ve burjuvazi klasik ve ilmi anlamda değil. Esasen bizim neyimiz ilmi anlamdadır ki, bu da olsun! Sayfa 23

*) Emperyalizmle mücadelede, emparyelistlere lanet etmekle yetinmek ahmakça bir seçimdir! Aksine kapitalizmi olumsuzlamak gerek. Zira kapitalizm olduğu müddettçe, insanların en üstün olanları bile sömürülmekten kurtulamazlar. Bütün insanlar, insane cinsibdebdir, ama toplumsal sistemler, hayata hakim nizamlar, insanları sömüren ve sömürülen ile kandıran ve kandırılanlar diye taksim eder. Yarım aydınların en büyük musibeti, devamlı olarak sömürgeciye, sisteme ve kötüye karşı mücadele yoluna gidiyorlardı. Halbuki bunun yerine, zalime, özel mülkiyete, faiz sistemine ve insanı açık olarak modern bir katile dönüştüren sömürüye karşı mücadele vermeleri gerekiyordu. Sayfa 24

Meşhen Üniversitesinde okuyan bir öğrencime, “nasılsın?” dedim; şöyle cevap Verdi: “Sizin bize vermiş olduğunuz bu doktora belgesi, beş para etmedi. Gidip beyaz eşya, televizyon satan bir dükkan açtım.” ( Sen ne oldun ki, verdiğin doktora belgesi bizim için önem kazansın! ). “Şimdi orada durum nasıl?” dedim. “İyidir” dedi. “Şu Meşhed halkı ne kadar televizyon alıyor ki elliden fazla televizyon satış bayii açılmış?” dedim. “Tüketicinin var olup olmamasını boş ver. Esasen satın alma gücüne sahip olmaları da önemli değil. Yaptığımız satış şartları, dünya ekonomi uzmanlarının bile anlayamadığı, büyük bir mucizedir. Sadece biz anlayabiliyoruz. Şöyle ki şehrin güneyinden telefon açıp, televizyon istediklerini bildiriyorlar. Biz, televizyonu adrese götürürken büyük bir saray bekliyoruz. Bir de bakıyoruz, götürdüğümüz televizyon ve mobilyanın adresinde tek katlı, içinde 4-5 aile yaşayan 5-6 odalı basit bir ev çıkar. Odalarına da bakınca, aradığımızı bulamıyoruz. Daha sonra kendilerinin televizyonu ısmarlamadıklarını anlayınca, aramaya başlıyoruz. Ve bilahere bu evin zemin katında yaşayan adam karşımıza çıkıyor! Meşhed’in bu rutubetli bodrum katına inince, siparişi verenin yere serecek bir sergisinin bile olmadığını görürüz. Buna rağmen, kendi gururu için, en az dörtbin tümen olan televizyon ve mobilyasını almaktan kaçınmaz!” Sayfa 26 – 27

Bizim köyün orada bir köy var. (*) Bu köy, sömürülerek yok olmanın, feodalizmin satmasının ve burjuvazinin gelişmesinin örneklerine sahiptir. Bu köy, bütün üçüncü dünya ülkelerinin, bütün doğunun, İslam dünyasının ve İran’ın en bariz bir sembolüdür. (**) Burada büyük bir malik vardı, bütün arazileri tek tek elde toplamak için, küçük maliklerin elindeki toprakları almaya çalışıyordu. Tüketimleri de, üretimlerinden azdı.

Tüketimi üretimden az olanlar, hiçbir zaman topraklarını, evlerini ve ellerindekini satmazlar. Bundan dolayı o, köydeki küçük mülk sahiplerinin ellerinde bulunan toprakları satmak için, muhtaç hale gelmelerini sağlamaya çalışır. Ancak onlar kolay-kolay muhtaç hale gelmezler. Çünkü bütün tüketimleri hayvancılığa ve toprağa dayanmaktadır. Bir müddet sonra Hacca gider ve oradan köydeki küçük toprak sahipleri için, -bize de getirilen- ipek bir takke getiriyor ve onların başına konulurdu. (***) Bunlara birer birer dağıtıyordu. Onlar da çok memnun oluyorlardı ve “bu gerçekten büyük bir mucizedir!” diyorlardı. Böyle bir hadise, bu kesimde büyük bir yankı yaptı. Gerçekten de, eliyle kimseye bir tas su vermeyen bu adamın, aniden böyle bir atak yapması hayret vericiydi. Şimdi artık, küçük bir toprak parçasına, bir öküze ve ufak-tefek mala sahip olan bu küçük mülk sahibi de, hanların başına taktığı takkeye sahip olmuştur. Ancak bu külahın altına giymesi gereken, abasını han getirmemiştir. Yabancı üretimi kumaşı ve abanın içine dikmesi gereken japon malı astarı alabilmesi için paraya gerek var. İlk kez bu mukaddes külahın altına giyeceği, abayı satın almak için paraya muhtaçtır. İlk olarak böyle bir tüketime ihtiyacı olmuştur. Şimdiye kadar buna ihtiyacı olmamıştı. Bu noktadan sonra, kaybetmiş ve sınıfı yıkılmaya başlamıştır. Çünkü kumaşı şehirden alması gerekiyor. Yine ilk kez olarak, ayağı burjuvazi pazarına basar. Yeni tüketim, onu bu pazara çekmiştir. Hayatında ilk kez, burjuvazinin tüketimini satın almaya başlar. Ancak buna rağmen, abasının dikimini köyde bu tür şeyleri diken “Zeynep teyze”nin yerine şehrin en tanınmış terzisine vermesi kaçınılmaz olmuştur.

*) İki yönden bizim köyümüz diyorum: Bir bu köy bizimdir ve diğer anlamı biz bu köyün evlatlarıyız. Ben ikinci manada söylüyorum.

**) Burjuvazi devresinin tersine feodalizmin en önemli özelliklerinden biri -butjuvazi devresinde insan, devamlı olarak tüketimden geridir. Yani daha önceki tüketimin boşluğunu doldurmak için devamlı çalışır. – “stok”tur. Köylü devamlı olarak, tüketimden fazlasını üretir. Devamlı bolluktur, “açlık” terimi yeni çıkmış bir olgudur. Bu terim eskiye ait değil, fakirlerinde malı değil. Fakirlik açlıktan farklı bir meseledir. Şimdiyse fakirlik azalmış, açlık artmıştır. Geçmişte fakirlik vardı ama açlık yoktu. Bu meseleyi hepsinden ayıretmek gerek.

***) Bu külahlar, devamlı olarak mukaddes kimseler tarafından insanların başına geçirilir. Emparyalizm de gelince mukaddes bir çehreyle geldi. Zira insanları kurtarmak ve geri kalmışlığa son vermek için gelmişti! Sayfa 28 – 29

*) Dini mantık dediğimiz zaman Avrupa’dan gelen Aristo’nun mantığını kasdediyoruz. Yani onu Avrupa’lılar kendi inancına gore tanzif edip, bize verdi. Bu anlayış onları hem onları hem bizi bin yıldan fazla zamanda mahvetti. Yeni asırda onun sultasından kurtuldular, ama biz henüz meşgulüz! Sayfa 41

*) Gördüğümüz gibi sorun, marksizmin, kişinin başından sonuna kadar onbes saniye zarfından anlayabileceği, sonra da tartışmaya girerek hiç kimsenin sözünü dinlemeyeceği ölçüde dört dörtlük olarak oluşturulduğu basitlikte değildir. Bu, İslambilim’e karşı yazılmış olan “Birkaç Sosyal Sorunu İnceleme” kitabının yargısıdır. Kitabın yazarı, oldukça aydın ve bilgili dostlardan biridir; kendisi, eleştiri yönelten ötekiler gibi değildir. Elbette bu kitap, şahsiyetinin göstergesi değildir. Kendisi, düşünsel bakımdan oldukça değerlidir. Bu kitabı incelerseniz, Marx’ın bilimsel görüş ve felsefesinden, özelliklede tarih felesefesinden yaptığı alıntının çok belirgin olduğunu görürsünüz. İslam peygamberinin ne şekilde ortaya çıktığını soruyoruz. Zerre kadar şüphe etmeden ve asla duraklamadan şimdiye kadar bu soru üzerinde düşünmemiş olmasına rağmen hemen yazıyor: “İslam peygamberinin ortaya çıkmasından birkaç yıl once, uğrak yeri olan Mekke’de kervanların geçiş yolu üzerinde bulunduğu ve ticaret kervanları buraya geldikleri için sonuçta bir burjuvazi oluştu. Feodal yapıya karşı devrimci bir tutum içerisinde olan burjuvazi -bu burjuva devrimi- İslam devrimi şeklinde ortaya çıktı ve peygamber zuhur etti!” Şöyle düşündüm: Çok iyi, o halde bizim Mezinan köyünün yanından geçen bir yol yapılsa ve ticaret kervanları buradan geçseler, bu durumda buradan hemen bir pegamber mi zuhur edecektir? Eğer böyle ise, bütün ticaret yollarının çıkış yeri olan yerleşim bölgelerinde, bırakın peygamberi bir dua kitabı yazarının bile çıkmamış olmasını nasıl izah edersiniz? Sayfa 65

(Dostlardan biri şöyle derdi: Filan kişi bilgi bakımından deniz gibi, ama bir parmak derinliği var). Sayfa 67

*) Emevilerin, devleti ele geçirdiklerinde islamda determinism (cebr) düşüncesini icat etmeleri, İslam dışı mezheplerden alıntılamaları, yaygınlaştırmaları ve fikri temelleri aracılığıyla onu İslam’la açıklamaları tesadüfi değildir. Sayfa 91

Kapital’de ekonomiye tapan (yani ekonomizm) ve ekonomik bir determinizme inanan bir Marx bulunmamakta, tam tersine Marx, capitalist düzende insanın iradesini kendisine tabi kılan ve ekonomik nedeni sebeplerin sebebi gören ekonomi etkenine eleştiri ve saldırıda bulunmaktadır. Sayfa 92

*) Nitekim faşizmde de aynı şey oluyordu. Faşizm esasen, ne kadar çok olursa olsun, bir güce karşı Alamn milletinin zafer, güç, iftihar ve ilerlemesine dayanıyordu. Sonra faşist düzen -ki insanı karşıtı bir düzendi ve tüm insani değer ve özgürlükleri kaldırıyordu- yalnızca daha fazla güç ortaya çıkarmada elde edilen başarılarla genelin ilgisini toplayabildi ve faşizmi başarılır bir dozen olarak topluma Kabul ettirebildi. Sayfa 93

*) Birey halindeki yaşantımızda ahlak, aşk, duygu, din, maneviyat ve değerin asıllığından tüketimin asıllığına doğru nasıl zorla sürüklendiğimizi, tükettiklerimizi sağlamanın hizmetçileri durumuna düştüğümüzü ve hiç kimsenin bu facianın dışında kalmadığını görüyoruz. Sayfa 95

Çoğunlukla sanıldığının tersine, ortaçağda metaryelizmle dinin savaşı, yeni felsefeyle eski duygu inançların savaşı değildir. Bunlar, soyutlamacı, entellektüel ve dikteci aydınların sözleridir. Metaryelizmle dinin savaşı, akıl ve bilimin duygu ve hurafe ile savaşı değildir, burjuvazinin feodalite ile savaşıdır. İki algı sisteminin (biri yeni devrimci sınıfa, diğeri eski egemen düzene ait) savaşıdır. Nitekim egemen ve sömürücü olan ondokuzuncu yüzyıldaki burjuvazinin metaryelist felsefesi, devrimci bir sınıf olan ondokuzuncu yüzyıldakinin tersine artık devrimci bir felsefe değildir; hatta bugün batıda hüküm etmekte olan burjuvazi hükümetindeki metaryelizmin rolü, ortaçağda kilise dinin feodal düzende oynadığı rolün aynısıdır: Ortaçağda zihnin uyuşturulması ve durumun açıklanması, ismi din olan ahlaki soyluluk içerisindeyken, yeni çağlarda, ne akla, ne de bilime bağlı olmayan, tam tersine ekonomi-politiğe ve tüketimin asıllığına bulunan akıl ve bilimin asıllığı biçimindedir. Şu anda burjuvazi tam da onsekizinci yüzyıl feodalitesinin rolünü üstlenmiş bulunmakta; işçi sınıfı (proleter) ise onsekizinci yüzyıl burjuva sınıfının devrimci rolünü üzerine almış olmaktadır. Bugünkü diyalektik çelişti değişmiş durumdadır. Yeni diyalektikteki felsefi ve fikri sistemin ne olduğunu görmek gerekmektedir. Sayfa 101

*) Bugün de böyleleri var! Bir sorumluluğu veya dininin borcunu hilelere bulamak için sahtekarlıklar düzenler, azalması için çabaladıkları vergiler gibi. Eğer azalıyorsa, hile yaptığını sen de biliyorsun! Güzel, en son ne zaman hile yaptın? Kabil böyle biriydi, çocukları aynı! Tarih boyunca nu Kabililer ve Habililer birbirleriyle savaş halindedir. Sayfa 116

Dicle ve Fırat bu iki tarihsel akımın senbolüdür, anlattığım o tarih felsefesiyle. Şu şekilde: Burası İran burası da Irak, kuzey-batıda Türkiye ve Ermenistan, Ermenistan ve Türkiye’nin dağları ve Ağrı dağı; Buz ve karlar su olmakta, bu iki akım aynı kaynaktan meydna gelmektedir. İki akım sonra yavaş yavaş bibirlerinden uzaklaşmakta, daha uzak, daha da uzak olmaktadırdır. Sonra tekrar birbirine yakınlaşmakta, Bağdat yakınlarına ulaşmakta -ani İslam tarihinin simgesine- ve ikilik bir birine karışıp sona ermektedir; (Artık hangisinin Dicle, hangisinin Fırak olduğu belli değildir) Burada Şattul-Arab’ı oluştururlar, sonra bu Dicle ve Fırat el ele vererek Fars körfezi’ne dökülürler. Fars Körfezi’nde birliğe ulaşırlar savaş ve ikilikleri ortadan kalkar. Sayfa 119

Esasen temel bir yasa vardır; o da bir ideoloji, ekol ve düşünce tarzının genelleşmesinin (tüm toplumu şiddetle ve hızla heyecanlandırması anlamında genelleşme) istiyorsan öncelikle kesin, çünkü ve niçinsiz konuşmak, en küçük kuşkuya ve karşı inancın en küçük doğruluk ihtimaline bile tahammül etmemek, sağlam konuşmak; tıpkı şöyle diyen Hitler gibi: “Güneş isteğimize göre hareket etmezse, güneşe de diz çötürürüz.” Birisi böyle konuşursa genel bir inancı ortaya çıkarır. Bunlar propaganda yasalarının birer parçalarıdır. Propaganda bir yasa olmuştur. Propaganda bilimi üzerine üzerine olan kitaplardan bazıları “Ne Biliyorum”lardır. Bu yasalardan biri, Bilimsel kavramların çok açık ve net sloganlara dönüşmesidir. Bu açıdan, teknik ve araştırmaya dayalı yüz tane vurgusu olan birkaç yönlü derin cümlelerin değeri ve etkisi yoktur. Bilimsel açıklamanın kısa, açık, kesin, sağlam ve sert şekilde alınması gerekmektedir. Üçüncüsüyle düşünce ve inancı yüzeyselleştirmektedir. Şu anda, örnek verdiğim burada bu ikisinin ne olduğu açıklığa kavuşmaktadır. Sayfa 124

Ne diyeceğime dikkat ediniz: Eğer siz, bu salonda iki aynayı birbirinin yanına koyarsanız, bir aynaya görüntüler yığını düşer: aynı görüntüler diğer aynanın üzerine de düşer. Eğer bir üçüncü ayna daha koyarsak bu görüntüler üç katına çıkamaz çünkü bu aynı görüntüleri dışarıdan alır; diğer aynanın dışarıdan aldığı görüntülerin aynısı bu aynadan da yansır. Diğer iki aynanın dışarıdan aldıkları ve aynı şekilde kendilerinden de aldıkları görüntüleryine bu (üçüncü) aynadan yansır. Aynı anda, bu aynanın bu toplumdan ve A, B, C aynalarından aldığı görüntüler ve C’nin A ve B’den, dışarıdan ve kendisinin diğer aynalara yansıyan görüntülerinden -ki kendisinden iki defa daha yansımıştır- aldığı görüntüler bu aynadan yansır. Yine, bu aynada yansımış olan bu görüntülerin toplamı topluca diğer aynalara döner ve dörtbeş tane aynadaki ilişkiler devamlı olarak karşılıklı, birbirini etkileyen ilişkiler şeklinde sayılması imkansız sonsuzluğa doğru sürer. Bu durumda toplumun bütün parçalarının, her parçanın bütün üzerinde etki bıraktığı (hepsinin ona etki etmesi önemli değildir); her birinin diğerlerinden diğer bütün parçalarda karşılıklı olarak bırakılmış olan etkilerin tümünü kendinde tuttuğu; tuttuğu oranda yine diğerlerinin hepsine aktardığı, tekrar hepsine yeni bir şey aktarıldığı; topluca yine kendisine döndüğü, bu çok sayıdaki kutuplar arasındaki karşılıklı ilişkinin her taraftan sonsuza doğru ilerlediğini tasavvur ediniz. Yapabiliyorsanız tasavvur ediniz, ilişki karşılıklı olduğunda, iki vicdan ve iki ruh arasında olsa bile kolayca sonsuza gider. “Sonsuza doğru”, yan, sayılması imkansıza doğru. Sayfa 125 – 126

Eğer bir kimse, karşılıklı ilişkiler adındakiilişkiler düğümünü açar ve düğümü çözüverse, anlarsa, onun yasalarının, hallerini ve sıfatlarını keşvedersesosyolojiyi bilime dönüştürmüş demktir. Bunu apmıyorsa gönlü o avami sosyoloji ile (artık onda bütün sorunlar çözüme kavuşmuştur!) hoş olmalıdır. Tıpkı ondokuzuncu yüzyılda 198 tane kanun ortaya koymuş o bey gibi! Sayfa 126 – 127

*) Tıpkı İtalyan faşist Mussolini’nin dediği gibi “onbeş günde genelin bana uyacağı bir felsefe oluşturun.” “iyi ama onbeşgün yetersiz” dediler. O: “Hayır fırsat yok. Onbeşgüne kadar seçimleri yapacağız; herkesin bu ideolojiye sahip olması gerekiyor.” İdeoloji, tüzüğü hazırlayan bir komisyon ve özel kurul şekline dönüştüğünde buyruğu uygun ideoloji üretir. Sayfa 128

Sosyalizmle komunizm arasında ne fark vardır? Hiç. Sayfa 149

*) Örneğin derler ki, Mekke ticaret yolunun üzerinde yer aldığı için ticari ve burjuvazi yaşam, ilkel kabile ve hayvancılık yaşamının yerine geçmiştir. Yani ekonomi altyapı değiştiğinden, zorunlu olarak din de değişmiştir; şirk gitmiş, yerine İslam gelmiştir. Galiba bunların hatırında değil; büyük bir rastlantı sonucu örnek onların çıkarımlarını en güzel biçimde reddetmektedir. İslam Mekke’de onüç yıl yerinde saydı, Mekke İslam’I Kabul etmedi sonunda, altyapısı değişmemiş olan, ticaret yolu üzerinde de bulunmayan Medine tarafında hızla Kabul edildi. Sayfa 156

O, önce ekonomiye inanmış, daha sonra da bu önyargı ve önceden hazırlanmış sabit dayanakla tarihi incelemeye yönelmiştir. Bu şekilde tarihin determinizminden sosyalizme ulaşılmamıştır. Tam tersine, önce sosyaizme inanılmış, daha sonra da bilimselliğini ıspatlamak ve açıklamak için tarihin peşine düşülmüş ve ondan çıkarılmış veya ona yüklenmiştir. Sayfa 157

Aziz Poul şöyle der: “Toplumda egemen olan dozen ve eğitime itiraz edenler, adeta varlık dünyasına egemen dozen ve eğitime itiraz etmişlerdir. Çünkü her dozen Allah’ın irade ve dilemesinin tecellisidir.” 17. 18. yüzyıllarda din, insanı yaşamda sabır yükü hale getirerek ve ahirette her zulmün inceleneceği her hakkın alınacağı ve her mahrumiyetin telafi edileceği yolunda ümit vererek ortaçağın ardından gitmiştir. Dahası insane bu dünya ile öteki dünya arasından birini seçmek zorunda bırakılıyor ve kilise, halkı fakirlik, çile ve dünya süslerinden mahrum kalmaya çağırmasına rağmen kendisi soyluların ve kapitalistlerin servetlerinden faydalanıyordu. Kilise fakir halkın dünyanın değersiz malı ve mideyi doldurmak için zenginlere saldırmaya, ilahi mülkiyet hakkını ortadan kaldırmaya ve başkasının malını gasbetmeye bulaşmaması yolunda bir araçtı. Sayfa 159

Serbes düşünürler ve serbest sanatçılar her dalda hakikatin ve bilimin kendisine daha çok hizmet edebilirler. Ama hizmetlerinin yaşama ve insani olma ihtimalleri zayıftır. Hatta yeni bir deneyim de göstermiştir ki, onların serbest araştırmaları çok kısa bir zaman içinde gözlerinin önünde güz, para ve aldatma racılığıyla insane karşıi özellikle de halk kitlelerine ve zayıf milletlere karşı kullanılmış ve emperyalizmin hizmetine sokulmuştur. (Einstein bunun örneğidir.)

Bunun tersine, sorumlu düşünür ve sanatçılar hakikatin ve bilimin kendisine çoğunlukla darbe vururlar; onların işinde, mevcut hakikatin bulunması veya düşünce ve duygunun yaratılması, ortaya çıkarılması ve özgürleştirilmesi ihtimali çok zayıftır (ideolojik düzenlerdeki filmler, romanlar, partinin veya devletin yazarları, şairleri, düşünürleri, eleştirmenleri).

Ama insanlığa insane ve halkın yaşamına hizmet ihtimalleri yüksektir. Çünkü serbest düşünür ve sanatçılar yalnızca bilimin hakikatini ve güzelliğini düşünürler, sorumlu düşünürler ise toplumun ve halkın çıkarını. Sayfa 176

Öyleyse mahrum sınıf niçin daha dindardır? Mahrum sınıf dindardır ama dini ihtiyaçları concrete’dir yani Allah’tan korkar, ama utanılması gereken azameti dolayısıyla değil, insanı cehennem ateşine atacağından dolayı. Güzel bir davranışı güzel olduğu için değil cennet nimetlerinden yararlanmak için yapar. Aşkın ve ruha önem veren biri insanın cenneti, soyut ve abstract güzellikler cennetindir. Ama kitlenin cenneti yüzde yüz concrete ve maddidir. Acaba Allah mahrum sınıf için gökyüzündeki bir ışık mıdır? Hayır insanın işlerine yoluna koyan büyük bir güçtür. Rızık verendir (Rızık veren concorete bir sıfattır) Mahrum sınıf hiçbir zaman Allah’ın güzel olmasına (cemil sıfatına) yaslanmaz, tam tersine Allah’ın bahşedici olmasına dayanır.

Büyük şahsiyet Ali şöyle der: “Kimi ateşten korkarak, O’na ibadet eder; bu korkakların ibadetidir. Kimiyse cennet tamahıyla bu ise tüccarların ibadetidir. Çok az kimse de O’na O’nun için ibadet eder; bu ibadet özgürlerin ibadetidir.” Sayfa 190 – 191

Millet, bir tolumun bireylerinden bir topluluğun ortak kültürü dil ve tarihe sahip olmasıyla oluşmuş sayılmaz. Millet, bu toplulukta ‘milli duygu’nun ortaya çıkmasından itibaren oluşmuş olur. Nitekim Prof. Berk der ki, Arab milleti İsrail ortaya çıktıktan sonra oluştu. (Tabii ki son yüzyıllarda geçmişte değil). Sayfa 200

**) Bugün dini rolünün ne olduğunu görün. Artık ortaokul ikinci sınıf öğrencisinin bir kimya, fizik kitabı okumakla, oksijeni, yerin yuvarlaklığını, atomu vs. öğrenmekle dinin aklından uçup gittiği döneme geçmiştir. Hala din malının peşine gelmiş olan sen klasik insane, bugün varolan dini tanımıyorsun. Bugün artık din satılık değildir. Hala böyleleri varsa bile öyle rezil olmuşlardır ki, herkes onları tanımaktadır ve hiç kimse sözlerine inanmamaktadır.

Çocukları bile kandıramamaktadırlar; karısını, komşusunu ve yüz yaşındaki müridini bile artık kandıramamaktadır. Bunların arasında şerefli bir adam kalmamaıştır. Grupların kimler oldukları bilinmemektedir: Bugün medreselerde bulunan öğrencinin rolü, üniversitedeki öğrenciden daha ileridir, ama temasımız yok. Sebebi ise temasımızı ortadan kaldırmış olmalarıdır. Niçin böyle olduğu bellidir: Tahsil görmüş genç neslin bir tarafa, halkınsa diğer bir tarafa gitmesi. Nitekim medresedeki öğrencideki öğrencinin üniversite öğrencisinden haberi yok, üniversite öğrencisininde medresedekinden. Oysa bunların yanlızca isimleri farklı, yani birinin ismi Farsça (Danişçu: üniversite öğrencisi – çev.) diğerinin ki Arabça (Talebe: Medrese öğrencisi -çev.) Başka ne fark var? Ama birbirlerini iki ayrı kavim gibi hissetmektedirler. Sanki aralarında hiçbir bağ yok gibidir. Ne kadar başarılı oldular!

Gidip bakın, bu talebe nasıl düşünüyor, sorunları nasıl çözümlüyor, dini nasıl analiz ediyor. Hangi güçleri korkutuyor. Hangi topluluklar bunları kendilerinin kölesi ve ‘tımar’ı sayıyorlar. Ellerindeki her programı uygulamaya koyan; bu öğrencilerin elden kaçmakta olduklarını, köylerde, şehirlerde, aydınlar ve halk arasında bulunan dinin, bugün yirmi Tümen, otuz tümen, kırk tümenle yaşamalarını sürdüren bu gençlerin ağzından tebliğ edilecek din olacağını ve bunun da o dükkanların, tezgahların işine gelmeyeceğini hisseden kimlerdir. Bu his, resmi bir program koymalarına yol açtı. Buradan kalkar Meşhed’e giderler, yalnızca öğrencileri aydınlatmak için! Öğrenciler arasında bazı kitapların okunduğu mu görüldü, tehlike! Kitabın öğrencilerde olması niçin tehlikedir? Peki kitabı kim okuyacak? Öyleyse kitabın yeri neresidir? Kötü ve zararlı kitabı kim okuyacak? Bu kadar korku niçin? Bunun nedeni ‘halkın dinsizleşmesi’ymiş! Bunlar halkı dine döndürecekler, aç da kendi ekmeğini gördüğü halde ‘din’in hatırına yemeyecek! O zaman bu “Ye beyim, Vacib-i aynidir.” diyen talebeye, uyuşur mu?

Yavaş yavaş böyle oluyor: ‘İnsanlar malları ve canları üzerinde egemendirler; Eski Dinin bu şekilde bir ilkesi vardı. Tevhid, nübüvvet ve yeniden diriliş sonra ki şeylerdi.’İnsanlar malları ve canları üzerinde egemendirlr.’ dediklerinde ‘insanlar’ o zenginlerdir. Biz ‘insanlar’ değiliz. Biz o ‘Afganlı insanlar’danız! ‘insanlar’, yalnızca feodaller, yalnızca sermayedarlar veya eski dini çekip çeviren muhterem, adı-sanı olan hacılar ve saygın kişilerdir! Ama bu ilişki artık kesilmiştir, yön değişmişti. Meseleler yalnızca İran’da değil, dünya sathında değişmiştir; biz hala geriyiz!’ Sayfa 225 – 226

ALİ ŞERİATİ – İSLAM EKONOMİSİ ( İKTİSAT SOSYOLOJİSİ SERİSİ -2- )

Aralık 31, 2008

ALİ ŞERİATİ – İSLAM EKONOMİSİ ( İKTİSAT SOSYOLOJİSİ SERİSİ -2- )

Kitap Adı: İSLAM EKONOMİSİ ( İKTİSAT SOSYOLOJİSİ SERİSİ -2- )
Yazar: Ali ŞERİATİ
Yayın Evi: Dünya Yayınları
Tarih – Baskı – Sayfa: Haziran 2004 – 1. Baskı – 207 sayfa
Çeviren: Kenan ÇAMURCU

Arka Kapak Yazısı:

İnsan bu ‘insanbilim’de Allah’ın dünyadaki temsilcisi ve yeryüzündeki O’nun yerine geçendir. Bundan dolayı insan ‘olması’ ve mahiyetinin oluşması serüveninden ibaret bulunan insanın tarihi raslantı, olayların oluşturduğu, macera peşindekilerin oyuncağı, boşuna, anlamsız, sonuçsuz ve belirsiz olamaz…

Mülkiyet Allah’a aittir. Ama realite açısından (nesnel) kimin elinde olmalıdır? Açıktır ki, Allah’ın temsilcisi halktır. Dolayısıyla Allah’a ait olan gerçek mülkiyet pratik hayatta halka aittir. Nitekim “Allah’ın Evi”, “Allah’ın Malı”, “Allah yoluna infak” ve sosyal, genel
mülkiyetle ilgili şeylerin tamamı, İslam’da, Allah nedeniyle, Allah için ve Allah’a ait olan mallar, eşyalar ve davranışlar olarak tanımlanır.

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Bölümler ve Aldığım Notlar:

Örneğin Tahran’ın havasında iki ila yirmi ton arasında kurşun atmosphere yayılıyor; böyle bir atmosferde bireye kirli havayı solumaması emrini vermek, realiteden uzak, pratiği olmayan ve hedefi saptıran idealist bir emirdir. Bazen en yüce görev, uyuşturucu haline gelebilir ve hedeften sapmaya yol açabilir. Hangi hedeften? Bu havayı temizlemek için çaba sarfetme hedefinden. Yoksa herkes kendisinin soluyacağı küçük bir atmosfer hazırlama peşine düşer; hazırladığında rahatlar ve bu rahatlık onu, değişim yönündeki sosyal sorumluluğundan uzaklaştırır, uyuşturur, bu duruma razı hale getirir. Eğer bu hal gelişme kaydeder, biz müslümanlar sermaye birikimi ve gelişme sağlamaz, makine ve fabrika sahibi olmazsak piyasanın geri kalmış burjuvazisinin en değersiz ( sokağımızın başında bulunan tuhafiyecinin başındaki takke türünden ) parçası haline geliriz. Sonra üretim, ekonomi, sermayedarlık ve tüm maddi imkanlar düşmanımızın eline geçer ve bu düşünce, inanç ve dine mensup olan topluluk, toplumun tüm maddi ve ekonomik imkanlarından yoksun kalır. Sayfa 19

* ) Kimi mü’minler, Habil ve Kabil’in nikahlarını Şer’I kılmak için insanlığı haram doğumdan temizlemek üzere yeni çözüm yolları bulmuşlardır, ama ne yazık ki artık çok geç olmuş ve iş işten geçmiştir! Yine de bu mü’minlerin duyarlılığı, bu büyük ve yaşamsal sorunun çözümü için sarfettikleri çabalar, sorumluluk duygusu ve insanlığın, özellikle de müslüman toplumun derdini paylaşmaları takdire değerdir. Sayfa 47

Kur’an’ın üslubu şöyledir: Tarihten bazı şahsiyetleri nesnel olarak çeker ( yaratan yazarların tersine ) sonar geneli kapsamak üzere ve her zaman varolan bir tip sınıfın temsilcisi olarak açıklar. Sayfa 56

Tarih boyunca gördüğümüz, mabet, saray ve dükkanın bir super market ( her üçü ) oluşturduğudur. İnsanlık, insane, halk, bütün hak dinler ve hak hareketler bu üç boyutlu ve üç şubeli Karun’un kurbanı olmuşlardır; bu, teslistir, ( üçlem ) Sayfa 57

* ) İnfak, şuna üç kuruş, bu dilenciye bir miktar kömür vermektir. ‘Nafeka’ kökünden ‘boşluk’ anlamına gelmektedir. İnfak etmeyenler boşluğu doldurmayanlardır. Hangi boşluğu doldurmamaktadır sınıfsal boşluğu ve sosyal aralığı evlerine yığdıkları servetleriyle doldurmamaktadırlar. Sayfa 58

Rehberleri, yetkilileri ve memurları fakir olan bir toplum varlıklı ve servet sahibi bir toplumdur. Fakir toplum ise, sermayedar ve servet sahibi rehber ve yetkilileri, hiçbir şeyi olmayan fakir bir halkı bulunan toplumdur. Sayfa 168

Bugün ‘kağıt para’ para değildir ama köle maldır! Sayfa 199

ALİ ŞERİATİ – KAPİTALİZM ( İKTİSAT SOSYOLOJİSİ SERİSİ -1- )

Aralık 31, 2008

ALİ ŞERİATİ – KAPİTALİZM ( İKTİSAT SOSYOLOJİSİ SERİSİ -1- )

Kitap Adı : KAPİTALİZM ( İKTİSAT SOSYOLOJİSİ SERİSİ -1- )
Yazar : Ali ŞERİATİ
Çeviren : Yakup ARSLAN
Yayın Evi : Dünya Yayınları
Tarih – Baskı : Haziran 2004 – 1. Baskı

Arka Kapak Yazısı:

İkinci boyutundaysa, Avrupa, Asya ve Afrika’da büyük bir dünya ekonomisi piyasası oluşturmaya gayret gösteren burjuvazi, bu sloganları sadece kendi ticareti önündeki engelleri kaldırmak, ticaretini özgürce yapabilmek, bütün gümrük engellerini, hukuki ve siyasi kısıtlamaları kaldırabilmek maksadıyla kullandı. Esasen her iki boyut, devamlı birbirine bağlı bir halde de olabilmiştir. Burjuvazi bu şiarları sözkonusu ettiği zaman, bir kısmı, insani yönünden ve diğer bir kısmı iktisadi yönden, meseleye bakmaktadır. Neden acaba?

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Bölümler ve Aldığım Notlar:

*) Mudekkik Meşhedi’nin dediği gibi: “Allah’ın Şiiliğe ve Allah’a olan inanç ve itikadten dolayı bize vermiş olduğu, ancak bizim kıymetini bilemediğimiz bereketlerden biri şudur: Avrupalılar fabrika ve madenlere gidip, duman ve kir yemekteler ve bazan da bir mabden çökmesinden dolayı binlerce insanın öldüğü haberi gelmektedir. Bu şartlar altında üretilen ve hazır hale gelen araç bize getirilmekte ve biz sadece gaza basıp, korna çalıyoruz. Onlar, bizim bizim binmemiz için eşek gibi hamallık yapmak durumundalar!” Bu modern burjuvazinin kendisini ifade etme şeklidir. Yani üretimde herhangi bir katkısı olmadan, masrafı modern bir şekilde yapma mantığını cazip gösterme şeklidir. Sayfa 18 – 19

Aydın kendi dininin toplumsal konumunu bizzat kendisi tesbit etmelidir. Zira onun yanlışı, normal bir yazardan çok, toplumsal bir öncünün hatasıdır. Toplumu kurtarma gayretinde olanın, peygamberlerin varisinin, tarihteki bütün peygamberlerin yolunu devam ettirenlerin hatasıdır. Sayfa 21

*) Tarihimizde şehadet hadiseleri değil, şehadet geleneği vardır uymayanların emretmesi, kendi başına İslam’ın bu sınıfa karşı vermiş olduğu mücadelenin boyutlarını göstermektedir. İslam’ın ruhbanlara karşı yürütmüş olduğu mücadele, bu sınıfın hakikati saptırma ve halkı alçaltmaya yönelik eylemlerinin tesirli ve geniş boyutlu olduğu göz önünde bulundurulsa meselenin mahiyeti daha iyi anlaşılır. Önemli olan İslam’da ruhbaniyet sınıfının bulunmamasıdır. Bu sınıf, hristiyanlık ve daha önceki dinlerin bünyesinde oluştu. İslam dinindeki ulema ve alim kesimi, resmi bir makama, ırsi veya zoraki bir konuma ve tekelci bir güce sahip değiller. Onların bilmiş ve tecrübeye dayanan konumnları zaruretten kaynaklanmaktadır. Böyle bir dini mesuliyet platformunda oluşan ulema İslam toplumunda resmi bir sınıf olmadığı gibi varlıkları güçleri ve nüfus alanları halka dayanmaktadır. Onların halk tarafından tercih edilmesi de tabii ve özgürce bir seyir üzerinedir. Sayfa 23

*) İslam Allah ile halk arasına giren, resmi aracılık kurumu ortadan kaldırmıştır. Kur’an bu teslisi (üçlem) oluşturanları sert bir dille kınayarak onları hedef almaktadır. Hatta onları daha sert bir şekilde kınayarak onları köpeğe ve eşeğe (bundan dolayı ıstıhmar denilmektedir. Çv.) benzetmektedir. Bundan dolayı İslam Peygamberi şöyle diyordu: “Sakalın bir tutamdan fazlası cehennem ateşinde yanacaktır.” Peygamber’in, devamlı olarak Müslümanların kıyafetlerini bu ruhbanlardan ayrıştırması onların adaletlerine halkın içinde sıradan bir fert iken büyük zorluklar içerisinde ders okuyup takva mertebesine ulaşan, der veren veya araştırma yapan kimseler olmuştur. Bu takva makamına yetersiz kişilerin sirayet etmesi, tamamen toplumun bilgisizliğinden kaynaklanmaktadır. Özetlemek gerekirse, ulama makamı resmi bir makama sahip olmayıp, ilmi, araştırma ve içtihada dayalı bir sahadır. Sayfa 33

Mukaddes Petros şöyle diyor: “Hakim sınıfın veya toplumun sistemine karşı çıkan kimse, yeryüzüne hakim olanın nizamına karşı çıkan kimse gibidir. Çünkü her iki sistem de gökyüzü sahibinin iradesinden kaynaklanıyor.” Bu cümlelerde, Katolik anlayışının en açık örneği yatmaktadır. Sayfa 41

Bir bilgin, bir tarihçi veya bir feylesof, tarihin değişim kanunu araştırdığı, bunun hangi tarihi diyalektikten etkilendiği toplumsal inkılapların ve sınıf değişimlerinin ne şekilde geliştiği konusuna girdiğinde büyük bir yorum gücüne erişir ve patlama noktasına gelir. Sayfa 73

Yoksul insanın yoksulluğunun farkına varmasının sebebi, gelirden yoksun olması, üretimin az olması, alın gücü ve varelığın olmayışı değildir? Öyleyse nedir? Masrafın az olmasıdır. Yemek, giyecek gibi asıl değerlerin yanında, halı, otomobil ve benzeri lüks maddelerin yokluğunu hissettiğinde, yoksulluk ve sömürünün farkına varacaktır. Sayfa 81

Zira kapalı bir atmosferde yaşayan bir insanın dört kelime bilmesiyle kendisini bütün alimlerden daha bilgili görmesi nasıl mümkünse, durumunu kıyaslama imkanı olmayan bir yoksulun en üstün durumda oladuğunu sanması da mümkündür. Sayfa 82

Tıpkı bir felsefecinin söylediği gibi, “medeniyet, insanın kendisine yabancılaşacağı bir sata göre tanzim edilmiştir”. Veya “Medeniyet insanın kendisine yabancılaştığı bir sattır.” Sayfa 117

…Bir insana “nasıl düşünüyorsun?” sorusunu sormanın yerine ona kimden yediğini sormak gerekir! Sayfa 125

Hayali bile zor olan bu yaşantı bugün sadece teoride hatırlanı ama, hayatını bu şekilde değiştiren, İslami anlayışını da değiştirir. Onun anlıyacağı İslam, bizim düşünce sınırlarımızı aşmaktadır. Orucun hikmetinin, insanın açlığı hissetmesi olduğunu söylerler. Ama bütün vitamin eksikliklerinin, ramazan ayında telafi edildiği orucun bu hissi doğurması kuşku vericidir? Bu nasıl tip bir açlıktır? Hile-i şer’i yoluyla, Allah’ın merini hedeften saptırmaktır! Dinle oynamadır! Çalışmayan adamın tuttuğu orucun amacı nedir? Orucun ne olduğunu anlayamaz, sağlık için uygulanan rejim gözüyle bakar, oruca! Yaptığı hazırlıkla gün boyu yemeğe minnet etmez! Onun cinsi değişmelidir. Biz Müslümanlardan biri, eğer bize iki kilometre uzaklıkta bulunan güney bölgesindeki, bizden daha muttaki, mütedeyyin, samimi vatandaşımız ve din kardeşimizde olan müslümanın evine gider misafir olursak, onun çocuklarıyla birlikte yaşadığı yerde yatarsak ve çocuklarımızla birlikte onun sofrasının başına oturursak “kardeşliğin” ne olduğunu anlarız. Yoksa benim ve onun arasındaki iki kilometrelik fasılanın korunmasıyla birlikte, benim kardeşlikten sözetmem laftan öteye gitmez. Hatta bir sürü ayet okusak, arkasından görüşümüzü pekiştirmek için bir ton şiir okusak, ardından bunu desteklemek için bir sürü rivayet nakletsek ve ardından toplum bilimi ile yorumumuzu ortaya koysak bile, yaptığımız laftan öteye gitmez. Bütün bunlar realiteden uzak boş sözlerdir. Bunlar konuşma sanatıdır. Toplumsal gerçeklerle hiçbir ilgisi yoktur. Sayfa 127 – 128

(***) “Ben”, diğerlerinin karşısında belirgin ve muşahhas bir şekilde hissedilen ferdiyettir. “Biz” ise, bir çok “ben”lerin “ben” karşısındaki birliği, “benler”in veya “bizler”in genel ismidir. “Ben” nisbi bir şey değil, mutlaktır. Yani “ben”, baba, hanımı, çocuğu, komşu, öğretmeni ve… karşısında hissedilen varlık. Her yerde, herkesin karşısında bağımsız bir şekilde varlığını ortaya koyar. Ancak, “biz” izafi bir varlıktır. Bir aileyi misal olarak verelim: Çocuklar ailede, büyüklere karşı “biz” oluştururlar. Çocukların karşısında, büyüklerde bir “biz” olgusudurlar. Kızlar erkekler ve erkekler de kızlar karşısında bir “biz”dirler. Çocukların karşısındaki “biz” ile, babaların karşısındaki çocukların bizi arasında büyük bir fark var. Her komşunun karşısında bir “biz” aile olgusu her mahallenin, diğer malle ve her şehrin, diğer şehir karşısında “biz” olgusu söz konusudur… Buna göre bir insan yüzlerce ve binlerce “biz”e bağlı olabilir. Buna göre “biz” nispi, izafi bir olgudur. İnsan bir “biz” olgusunda yer aldığı zaman, karşı “biz”in uyanması ve hareketlenmesine neden olur.

Geçmişte “ben”lerin “biz” arasındaki bağ çok güçlüydü. Öyle ki “ben” hissedilmiyordu. Henüz bile kabilelerde kimse kendisini “ben” olarak görmez. Yani kabilenin diğer üyeleri karşısında kendisini bir fert olarak görmez. Aksine kendisini kabileyi oluşturan bedenin bir hücresi olarak görür. Eğer bunların konuşmasına dikkat edilirse, kendilerinden bahsedildiğinde bile “ben” yerine “biz” kelimesini kullandıkları görülür.

Bugün “ben”leri bir araya getiren bağlar o derece gevşemiş ve zayıflamıştır ki, bir şahsın “ben”i, “biz”den daha fazla hissedilmektedir. Veya başka bir tabirle kendisini “biz”den çok, “ben” olarak hisseder. Bir köylü kendisini ailesi, kabilesi ve toplumu içerisinde erimiş, kaybolmuş olarak görür. Kendisinde hissetmiş olduğu şahsiyet “biz”dir, “ben” değil.

Geçmişte bir kabileye ihanet edildiği zaman, kabilenin her efradı o ihaneti kendisine yapılmış olarak kabul ederdi. Çünkü kendisini bir “biz”in parçası olarak görüyordu… Bugün ise durum böyle değildir. Aileden birine ihanet yapılınca, diğerleri bundan etkilenmemektedir. Açıktır ki, bugünün toplumunda insan artık kendisini “biz” olarak görmüyor. Halbuki geçmişte kendisini “biz” olarak görüyordu.

Geçmişteki toplumların mantık dilinde, “ben” parçaydı ve “biz” bütün. Yeni toplum ise, “ben”i sizi ve “biz”i genel manasında kullanıyor.

Kimyasal bir tabirle, geçmişteki toplumun birleşiğini, “ben”ler teşkil ediyordu ve yeni toplumun birleşiğini de “ben”lerin karışımı. Geçmiş “ben” mücerredinin yerine “biz” ve yeni toplum “biz” bütününün yerine “ben” mücerredinin üzerine bina edilmiştir. Sayfa 141 – 142

Makine, içtimai kurumlar, idari ruh, iktisadi değerler, üretim araçları, iş araç-gereçleri ve hatta insana yüklenen arzular, insanı “aline” eden unsurlardır. Yani bütün kabiliyetlerini yitirir ve sadece tek bir yöne yönelir. Sadece arzularına kavuşmaya yöneldiğinden, ve buna bağımlı olduğundan bütün insanlık değerlerini ve şahsiyetini yitirir. Sayfa 144

Ailenin her bir ferdi, teknoloji veya değişik bir güzergahta ayrı safhalarda ilerleme sağlarlar. Biri doktor, biri mühendis ve… olur. Farklı zevk, meşreb ve faaliyet sahası, aile fertleri ve özellikle karı-koca arasındaki fasılayı daha bir derinleştirir. İkisinin duygu atmosferi birbirine yabancı olduğundan, inanç ve zevk farklılıkları giderek koyulaşır. Evde çocuk görülmez, çünkü başka atmosferde büyümektedir. Aile fertlerinden her birinin ekonomik bağımsızlığı, ailenin zayıflamasını daha bir kolaylaştırır. Geçmişte ailede müşterek bir ekonomik yapı vardı, şimdiyse her ferdin ayrı bir ekonomik yapısı oluşmuş durumdadır. Ailenin bütün fertleri birarada yaşar, ancak hiç birinin diğerine ihtiyacı olmaz. Giderek gelişen bu alt-yapıdan dolayı, aile içindeki bağlar kopmaya başlar. Ancak aile bağlarının kopmasının topluma nasıl yansıdığına bakmak gerekiyor. Toplumun temeli, aile taşları üzerinde yükselmektedir. Temel taşarlı devamlı olmadığında, binanın devamlı olmayacağı açıktır. Toplumdaki diğer olumsuz etkilerinin yanı sıra, alenin zayıflaması, topluma psikolojik yönden de yıkıma iter. Çünkü ailenin zayıflamasına yol açan sevgi ve okşama yokluğu , toplumda ki ruhsal dengeyi de alt-üst eder. Sayfa 149 – 150

Düşüncenin olumsuz ve bariz özelliklerinden biri beklentidir. Bir kimseyi veya şeyi bekleme değil, aksine beklentinin bizzat kendisi değerlidir. Ancak pratiğe uygulanabilecekse. Beklenti, mevcut durumu kabullenmemekten kaynaklanırsa, hedefe götürücü gücün diri kalabilmesini de sağlar. Sayfa 157

Kimi zaman ferdi tüketim araçlarının isteği insanda şiddetle artar, insan onun asli bir ihtiyaç olduğunu zanneder. İhtiyaç isteği o derece fazladır ki, insan onun aslı veya ferdi olduğunu teşhis etmekte zorluk çeker. (Onun asli mi, yoksa feri mi olduğunu anlayabilmenin en güzel yolu, onu hayattan çıkartmaktır. Eğer hayatın akışı akamete uğrarsa bu asli ihtiyaçtır, yok eğer devam ediyorsa bu tüketim araçları tamamen feri ve lükstür). Sayfa 167 – 168

(Tarih insanın bilinçli hareket etmesinden çok ahmakça hareket örnekleriyle doludur). Sayfa 173

Başka bir ibareyle yeni eskulastik zihniyet, ilmin “sermaye, teknoloji ve bürokrasi”nin hizmetine görevlendirilmesi ve kölesi olması anlamındadır. Buna göre yeni bir Orta Çağ başlamıştır. O da ilmin köleleştirilmesi ve onun zindanın çukuruna atılması veya çukurdan çıkarılıp, kuyuya atılmasıdır. Nitekim ilmin ahlaki veya hurafi değerlerin emrinde olması, asrın zorbalarının ve kapitalistlerinin emrinde olmasından daha az tehlikelidir. Bugün beyinler (hatta tahsilin bitmesinden önce) kapitalizm tarafından satın alınmaktadır. Sayfa 184

Ancak komprador burjuvazi, modern toplum üretimi ve geri kalmış toplum tüketimi kutupları arasında, sadece tellalli fonksiyonuna sahip oldu. Hem de kendi bölgesinde bir etkisi olmadan. Komprador burjuvanın fonksiyonu menfidir, kendi ülkesinde modern ürünlerin fazlasıyla satılmasına gayret eder. Ayrıca komprador burjuva, klasik burjuvayı da yok eder. Batının ürettiği ürünleri cezp ederek, hızlı bir şekilde tüketilmesine çalışır. Eski geleneksel tüketimin, yeni tüketime dönüşmesi için (propaganda araçlarıyla) güçlü bir fonksiyon ifa eder. Kendi ülkesindeki üretim kabiliyetini ortadan kaldırır, her şeye, hatta bulaşık yıkanmasına bile müdahale eder. Bu da en büyük ihanettir. Çünkü tüketici olduğum ölçüde, benden üretici olma gücü alınmaktadır. Ulusal sermaye yatırımın yeniden canlanmasının önlenmesi en büyük cinayettir. Ulusal sermaye (komprador burjuvanın vasıta fonksiyonunu üstlenmesine son verilmesi durumunda) rahatlıkla modern ürünleri üretebilecek güçtedir. Böyle olması durumunda, iç pazar elinde bulunacak ve bununla daha da kapsamlı ürünlerin üretimine geçebilecektir. Sayfa 187

Asimilasyon, Avrupalılık ve entelektüel edası takınmakla başlar. Bu akıma kapılanlar kendilerini yeni medeniyet karşısında kaybederek kendilerini onlara benzetmeye çalışarak, yerli halk ile Avrupa arasında bir nevi aracılık görevini gönüllü olarak üstlenirler. Bunun için bütün kişiliklerini ve yüce değerlerini feda etmeye de hazırdırlar. Sayfa 198

19. asırda batı’nın siyasi, iktisadi ve kültürel yolla gerçekleştirdiği nüfuz neticesinde, Avrupalı olmayan yerli halklar arasında şiddetli ihtilaf ve tefrika oluşturuluyordu. Bunun neticesi suni sınırlar ve halkların parçalanması olmaktaydı. Buna ilave olarak, bir ülkedeki halkın kendisi de ilerici ve gerici olarak, birbirine düşman kutuplar haline getirilmekteydi. Öte yandan gerici kesim, yobaz, mürteci, geri kafalı ve benzer isimlerle anılıyorlardı, veya daha doğrusu suçlanıyorlardı. Taklitçi ve yenilikçiler de, aydın, Avrupaileşmiş, münevver, ileri görüşlü ve benzeri isimlerle sıfatlandırılıyorlardır. Öyle ki bedevi veya tarihi (*) topluluk Avrupa atmosferine girdiği zaman, ilerici-gerici kesimler arasındaki ayrılıkşiddetle büyüme gösterir.

* Üç çeşit toplum var:

1- Henüz bile durgun olan ve medeniyeti bulunmayan bedevi topluluklar. Misal olarak, eskimolar.
2- Bugün duraklama devresinde bulunan, tarihte parlak medeniyete sahip olan tarihi topluluklar. İran ve Hind gibi.
3- Tarihi bir geçmişi olmamasına rağmen bugün ilerleyip medeniyete sahip olan Batılı ülkeler gibi topluluklar. Sayfa 198 – 199

Hadiselere sinirlenmemizin sebebi onları objektif bir şekilde yorumlayamıyor olmamızdır. Eğer doğru yorum yapabilirsek, sinirlenmemiz gerekmez. Sayfa 222