Posts Tagged ‘İslam’

FAZLUR RAHMAN – İSLAM VE ÇAĞDAŞLIK ( FİKRİ BİR GELENEĞİN DEĞİŞİMİ )

Mart 23, 2009

FAZLUR RAHMAN – İSLAM VE ÇAĞDAŞLIK ( FİKRİ BİR GELENEĞİN DEĞİŞİMİ )

Kitap Adı: İSLAM VE ÇAĞDAŞLIK ( FİKRİ BİR GELENEĞİN DEĞİŞİMİ )
Yazar Adı: Prof. Dr. Fazlur RAHMAN
Çeviren: Alparslan AÇIKGENÇ ve M. Hayri KIRBAŞOĞLU
Yayın Evi: Ankara Okulu Yayınları
Tarih – Baskı – Sayfa Sayısı: Eylül 2002 – 5. Baskı – 239 Sayfa

Arka Kapak Yazısı:

Kur’an’ın kendisinin Allah merkezli olduğu açıkça görülmektedir. Fakat bu derin Allah bilinci yerüzünde ahlaka dayalı sosyo-politik bir düzen kurmakla da çok yakından ve dinamik bir şekilde ilgilidir. Çünkü Kur’an’a göre Allah’ı unutanlar netice olarak kendilerini de unuturlar (59 Haşr, 19) ve bölece her biri kendine ait olan ve bütünlük arzeden şahsiyetleri parçalanır. Muhammed’i, tefekkür etmek için düzenli inzivaya çekildiği Hira mağrasından bird aha oraya dönmemek üzere, toplum içine çıkaran işte bu şuurlu Allah inancıdır. Bu mağaradaki yaşantısından doğan, sadece şirk inancını yok etmek değil aynı zamanda sosyo-ekonomik adaleti gerçekleştirmek kararı ve azimli bir gayret idi. Yer yüzünde iyilik ve adaletin temini için bir toplum kurmayı hedef edinmişti. Yani, benim Allah inancının hakim olduğu “Ahlaka Dayalı Sosyo-Politik Bir Düzen” diye adlandıdığım toplum.

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Bölümler:

Kur’an’a göre, düzenleyici Allah fikri ve ahiret inancı olmadan, hiçbir gerçekçi ahlak sistemi mümkün olamaz. Ayrıca bu inançların ahlaki işlevi, bizzat dini-ahlaki (religiomoral) yaşantı için [bu ilkelerin] varolmalarını gerektirir ve bu he iki inançta “iman edilmesi” gereken sırf fikri ilkeler (intellectual postulates) değildirler. Sayfa 66

Kur’an’ın temel gayreti -sosyo-ekonomik adaleti ve temel insan hakları eşitliğini vurgulaması- daha henüz ilk nazil olan ayetlerinde bile gayet açık bir şekilde görülmektedir. İşte bütün bunlar, Kur’an’ın insan hayatının şahsi ve toplumsal alanında koyduğu kanunlarla gerçekleşir. Hatta tamamen dini ilkeler olan İslam’ın beş esası bile sosyal adalete ve insan eşitliğine dayalı bir toplum kurmayı hedeflemektedir. Gayet belirli bir şekilde cereyan eden ve etmekte olan toplumsal değişmeyi, gözlerini kapayarak görmezlikten gelip, hala Kur’an’ın kurallarını lafzi (literal) manası ile uygulamakta ısrar etmek, Kur’an’ın toplumsal ve ahlaki gayelerini, hedeflerini kasden yoketmek demektir. Bu aynen, Kur’an’ın köleleri hürriyete kavuşturmayı fazilet sayıp teşvik etmesine bakarak, köle azat ederek Allah katında sevap kazanabilmek için kölelik kurumunun korunmasında ısrar eden bir kişinin durumu gibidir. Halbuki Kur’an’ın bu konudaki asıl hedefi elbetteki köleliği tamamen kaldırmaktır. Şüphesizki köleliğin devamını savunan bir muhakeme tarzına, akl-ı selim sahibi ve ahlaken duyarlı Müslümanlar pek nadir olarak başvurmuşlardır. Fakat birçok Müslümanın ve aslında en fazla da Müslüman din adamlarının başvurduğu bir görüş vardır ki, buna çok benzemektedir. Bu görüş de şudur: Zekat vermek, Kur’an tarafından evvelemirde zenginlere (ama asla onlara münhasır olmamak şartı ile) farz kılınan İslam’ın bir esası olduğundan dolayı, zenginlerin Allah katında sevap kazanmaları için bir kısım insanların fakir kalması lazımdır. Elbette ki yeryüzünde, fakiri olmayan bir toplum yoktur; ve İslam’da da devlet zekat sistemi ile onların ihtiyaçlarını gidermek zorundadır. Ancak fakirlerin varlığını arzu eden böyle bir görüş, Kur’an’ın bizzat ana hedefine öldürücü bir darbe vurmakta ve dinin kitlelerin afyonu olduğunu ileri süren komünit sloganına en büyük desteği sağlamaktadır. Yine buna benzer bir şekilde, kadınların ne kadar zihni yetenekleri gelişirse gelişsin, onların mahkemedeki şehadeti erkeğinkinden değersizdir demek, Kur’an’ın toplumsal değişimdeki hedeflerine insafsız bir hakarettir. Bunun gibi diğer hükümler de kıyaslanabilir. Sayfa 72 – 73

İlimlerin sınıflandırılmasında en köklü ayrım “dini ilimler” (ulum-i şer’iyye) veya “nakli ilimler” (ulum-i nakliyye) akli veya seküler ilimler (ulum-i akliyye veya gar-i şer’iyye) olarak adlandırılan ve yavaş yavaş düşman gözü ile bakılıp terkedilmek istenen ilimler arasında yapılan ayrımdır. Bu tehlikeli gelişmeye yol açan birçok sebep vardır. Birincisi, sık sık şu şekilde ifade edilen görüştür; “ilim çok engin, halbuki hayat çok kısa olduğundan, öncelik tanıyacağımız ilimleri belirlemeliyiz.” Bu görüş, tabii olarak ahiret hayatının saadetini temin edendini ilimlere ağırlık verecektir. Yalnız bu görüşün psikolojik tutumunu belirlememiz son derece önemlidir. Çünkü bu tutum akli ilimlere bizzat karşı değildi; sadece kişinin manevi geleceği için pek fayda sağlamadığı gerekçesiyle bu ilimleri küçümsemekteydi. İkincisi, insanın kalbi ve manevi yönünü inkişaf ettirerek, bizzat dini tecrübeyi tattırmak isteyen ve gittikçe yaygınlaşan tasavvuf, sasdece akli ilimlere değil, genel olarak her türlü fikri çabaya cephe almıştı. Sayfa 88

Gelenkesel eğitim veren ilk ve ortaöğretim kurumlarından mezun olanlar II. Mahmud’un açtığı teknik okullara giremediği için, bu ihtiyacı karşılamak gayesiyle Rüşdiye Mektepleri kuruldu. Böylece Tanzimat’ın getirdiği yeniliklerle, sadece eğitimde değil, bütün alanlarda, geleneksel ile çağdaş arasındaki uçurum da sistemli bir şekilde gittikçe genişlemeye başladı. Batı’nın -özellikle de tek tarflı olarak Fransızlar’ın- gürül gürül akan fikir çekişmelerinden kana kana içen Tanzimatçılar, geleneksel eğitimi çağdaşlaştırma meselesini göğüsleyecek cesareti bile gösteremeyen, temelde laik görüşlü kimselerdi. Onlar için çağdaş ile geleneksel’i yan yana koymakla yetinmek daha kolaydı. Halbuki bu, belli bir azınlık için yeni, “aydınlanma”, fakat diğer taraftan da geniş halk kitlesi için de değişmeyen eski kalıplaşmış durum demekti. Geleneksel ile çağdaş arasındaki uçurum, yani bir bakıma “ezeli ve öbür dünyaya ait olan” ile “dünyevi ve geçici olan” arasındaki uçurum zamanla Türk halkı ve seçkinler arasındaki bir uçurum halini aldı. Tanzimatçılar, Batı’nın kandırılmış sadık takipçileri ve Batılı güçlerin, özellikle de onların himayesindeki Hıristiyan azınlığın Osmanlı teminatçıları olduklarından, Tanzimatçılar’ın aşırı Batı hayranlığı, Genç Osmanlıların -bilhassa Ziya Paşa ve Namık Kemal’in- sert tepkisini uyandırdı. Bu düşünürler, Tanzimat hareketlerini hem İslam’a hem de Türklere karşı bir cereyan olarak gördüler. Bü yüzden Genç Osmanlılar, çağdaşlaşma ile birlikte eğitimde dini ve milli unsırları da vurguladılar. Sayfa 105 – 106

Bizim buradaki bakış açımıza göre, yeni durumun çarpıcı özelliklerini şöyle sıralayabiliriz: 1. Bu ülkelerin hükümetleri, ister demokrasi veya diktatörlükle yönetilsinler, ister sosyalist veya serbest ekonomi eğilimli bir ekonomik system benimsemiş olsunlar, hepsi de büyük ölçüde [kendilerini halkları adına hareket eden] kerameti kendinden menkul temsilciler olarak görmektedirler; 2. hükümetler kendilerini gelişmenin vasıtası olarak algılamaktadırlar; 3. “gelişme” darken. neredeyse tamamen “ekonomik gelişme” anlaşılmştır; 4. gelişmeyi bu şekilde anlamanın temelinde, az ya da çok, çağdaş Batı modelinin etkisi yatmaktadır; zira Batı için gelişme, temel olarak ekonomik ve teknolojik yayılmayı ifade etmektedir. Bu yüzden Batı dünyasında fikri ve ahlaki -yani insani- değerler hızla çökmeye başlamıştır; 5. İslam dünyası da dahil Doğu’nun sorunu; a) yeni teknoloji ve bu teknolojiyi yürütmek için gerekli olan unsurların “ithal” edilmiş olması ve dolayısıyla gelişen bu toplumların geleneksel kültürleri ile organik bir uyum arzetmemesi, b) bu ülkelerde bağımsızlıktan önceki dönemde birçok düşünür, “Doğu maneviyatçı, Batı ise maddecidir, bunun için eğer Doğu, maneviyatından bir parça Batı’ya ihraç eder ve karşılığında Batı’dan bir parça teknoloji ithal ederse, dünyada herşey yoluna girecektir” şeklinde ifade edilen sloganı, popular hale getirdikleri için mesele daha da karmaşık bir hale gelmiştir; 6. bu ülkelerdeki kitleler, eğitilmemiş, cahil ve son derece tutucu kimselerdir ve gerek sağcı veya solcu, gerekse diktatörlük veya demokrasi taraftarı olsunlar -ki, bu hiç önemli değildir- aktif bir şekilde hükümetlerinin idaresinde etkin değildirler. Ancak bunlar, çağdaş teknolojinin artan maddi nimetlerinden istifade etmek istemektedirler, fakat onlar geleneksel hayat tarzlarına ve özellikle de olumsuz iş ahlaklarına kolaylıkla son vermeyeceklerdir. Nitekim, hiç değilse bu konuda kendileri ile aracı hükümetleri (broker governments) arasında bir iletişim olduğunu söylemek bile çok güçtür; 7. nihayet bütün bunların en önemlisi, gelişmenin dar görüşlülükle sadece maddi düzeyde algılanması sonucu, eğitime son derece az önem verildiği içindir ki, bu siyasi, toplumsal ve ahlaki durum gittikçe kötüleşmiş ve hatta giderek daha tehlikeli bir hale gelmiştir. Bağımsızlıklarını kazanmalarından bu yana, bu ülkelerde eğitim, a) temel olarak sömürgeci güçlere hizmet etmek maksadı ile sıradan (petty) devlet memurlarının yetiştirilmesini amaçlayan sömürge dönemi eğitiminin bir devamıdır. Bu sebeple, bu eğitim ne geleneksel kültür için gerçek bir temel, ne dehür ve çağdaş bir toplumda sorumluluk yüklenmek için gerçek bir öğretim sunar, b) dini kurumların geleneksel eğitim sistemi, gereği gibi ıslah edilmedikçe yok olmaları mukadderdir ve nitekim şu veya bu şekilde, bir çöküş içerisine girmiş bulunmaktadır, zira c) yeni teknolojik meslekler (mühendisler, doktorlar, ilim adamları) ihdas etmesi hasebiyle yeni eğitim, görünüşte, önceleri geleneksel eğitimin sahip olduğu her türlü makam ve itibarı bir daha iade etmemek üzere ondan çalmış bulunmaktadır. Sayfa 150 – 151

İşte İslam tarihinin en çarpıcı özelliği burada gözler önüne serilmektedir: Mu’tezile ve felsefi Şi’a gibi akılcı geçinen bütün fırkalar, düşünce alanında teorik düzeyde şaşılacak bir fikri serbestlikle davrandıkları halde, pratik konularda gelenekçilerle aynı paralale gelmişler ve hayatın teorik ve pratik yönlerini birbirlerinden tamamen ayrı alanlar halinde tutmuşlardır: Sayfa 171

Bir tanrı insanın ne aklına ne de kalbine hitap edior, ne de insan için bir değeler sistemi verebiliyorsa, böyle bir tanrı gerçekten “yok”tan da kötüdür ve “ölü” olmak onun için daha iyidir. Sayfa 224

FAZLUR RAHMAN – İSLAM

Mart 23, 2009

FAZLUR RAHMAN – İSLAM

Kitap Adı: İSLAM
Yazar Adı: Prof. Dr. Fazlur RAHMAN
Çeviren: Prof. Dr. Mehmed DAĞ ve Prof. Dr. Mehmet AYDIN
Yayın Evi: Ankara Okulu Yayınları
Tarih – Baskı – Sayfa Sayısı: Mart 2000 – 6. Baskı – 368 Sayfa

Arka Kapak Yazısı:

İslam, “Allah’ın iradesine teslim olma”dır, yani Allah’ın emrine ve Ahlaki Buyruğu, dünyanının fiziki dokusunda uygulamaya azmetmedir. Bu uygulama Allah’a hizmettir. O’na ibadettir. Müslüman, bu hizmeti yerine getirebileceğine, getirmek zorunda olduğuna dair inancını asla yitimemiştir. O kendi kendini yokladığı şu sıralarda, daha önce asla tasavvur etmediği bir bütünlük içinde bu hizmetin anlamını idrak etmeye çalışmaktadır. Müslüman’ın şu anda doğmakta olan tasavvurunun derecesi, genişliği, tamlığı ve faaliyeti, sadece kendi geleceğini değil, çevresindeki dünyanın da büyük kısmını etkisi altına alacaktır.

İslam’ın hem hususiyeti hem de pratikliği, yeryüzünde ahlak temeline dayalı bir sosyal düzen kurmaya yönelik iyi niyetli bir çaba ile gösterilebilir. Eğer Müslüman, bu göreve başarıyla teşebbüs edebilirse, Kur’an’ın temel hamlesini uygulamaya koymuş ve intihardan başka bir şeymiş gibi görünmeyen durumdan insanlığ kurtarmış olacaktır. Bunu yapmazsa, onun için geride önemsiz, boş ve mağrur bir kendi kendini tatmin duygusuna dalmaktan başka çok az şey kalır ve Kur’an’da buyrulduğu gibi, gurura ve zanna kapılma, hakkın yerini tutmaz, bu yolla gerçeğe ulaşılamaz.

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Bölümler:

İnsanoğlu sadece isyankar değil, aynı zamanda kaşarlanmış inatçı bir asidir. Sayfa 58

İnsan (hatta muhtemelen kainatın görünmeyen düzeni, insanla aynı durumda olan, fakat ateşe benzer bir cevherden (tözden) yaratıldığı söylenen, genel olarak kötülüğe daha yatkın ve şeytanın da kendisinden çıktığı Kabul edilen insanın bir çeşit benzeri, cin) ile ilgili olarak ta hem emrin mahiyeti hem de muhtevası bir başka şekle bürünmüştür, çünkü emr burada geçekten ahlaki buyruk halini alır: O, fiilen bir düzen olmayıp, bir düzensizliktir ve orada bir düzenin tesisi gerekir. Fiili alanda ahlaki bozukluk, tedavisi gereken kökleşmiş bir ahlaki gerçeğin sonucudur ve bu konuda Allah’la insanın işbirliği içinde olması gerekir. Bu ahlaki gerçek şeytanla insanın aynı anda yaratılmış olması ve onu sürekli olarak aldatmasıdır. Sayfa 82

Kur’an, başından sonunda kadar, insanın yaratıcı faailyeti için gerekli olan bütün ahlaki gerilimleri vurgulamak isteyen bir belge olarak ortaya çıkmaktadır. Nitekim temelde Kur’an’ın ilgili merkezi insan ve insanın ıslahıdır. Bunun için gerekli olan, insanların, kendilerinde bizzat Allah’ın yarattığı bazı gerilimler çerçevesinde faaliyet göstermeleridir. En önemlisi, insan “gönlünün istediği” şekilde ahlak kanunu tesis ve iptal edebileceği vahim sonucuna, bu kanunun kendisi için orada bulunduğu açık gerçeğinden bir anda intikal edemez. Sayfa 83

Bu ilk devirde sünnet ve icma kavramları arasında belli bir yakınlık bulunmaktadır: Birincisi, yani sünnet, ortaya atılacak bid’atleri önlemek üzere formüle edildiği gibi, ikincisi, yani icma da, her türlü keyfi ve bölücü düşüncelere karşı ihdas edilmiştir. Fakat aralarında kavramsal bir farklılıkta bulunmaktadır: Sünnet, başlangçta, ‘Hz. Peygamber’in sünnetidir; bid’at ise, ‘Hz. Peygamber’in ortaya koyduğu örneğe aykırı düşen yeniliktir. Halbuki icma ya İslam ümmetinin ya da din bilginlerinin (fukahanın) aynı fikirde birleşmeleridir; buna gore, keyfi düşünce ise, ümmetin ittifak ettiği düşünceye aykırı düşen re’ydir. Fakat kavramsal amacından farklı olarak sünnete ait olan malzemeler, daha önce gördüğümüz üzere, aynı zamanda Hz. Peygamber’in ortaya koyduğu örneğin youmunu da içine aldığından, gerçekte sünet ve icma birbirine yaklaşır; aynı şey, bunların zıtlarıyla ilgili olarak ta geçerlidir. Sayfa 111

İslam hukuk anlayışının ta temelinde, “hukukun özde ve esasta dini olduğu” fikri yatmaktadır. Bu nedenledir ki, İslam tarihinin daha başlangıcından itibaren hukukun şeriat (insan davranışının Allah tarafından emredilmiş örneği) kavramından çıktığı veya bu kavramın bir parçası olduğu Kabul edilmiştir. O halde onun temelinin İlahi Vahiy’de bulunması gerekir. Allah’ın insanlara en mükemmel ve en son vahyi olan Kur’an’ın, insan hayatının en başta gelen, hatta tek yöneticisi ve hukukun kaynağı halie getirilmesi zorunludur. Sayfa 123 – 124

Kıyas deyimi, İslam hukukçularına göre, benzetmeye dayanan, yani daha önceki bir örnekte ifadesini bulan belli bir ilkeden yeni bir durumun bu ilkenin kapsamına girdiği veya ‘illet’ adı verilen ortak bir zati hususiyete dayanarak bu örneğe benzediği sonucuna varılan istidlal (akılyürütme) anlamına gelir. Daha sonraları aynı kelime İslam felsefesinde, mantıktaki ‘kıyas’ veya ‘istidlal’ (sonuçlama) anlamında kullanıldı. Bu iki kullanış arasındaki ortak unsur, düşüncenin açıkça bilinenden açık biçimde bilinmeyene doğru hareket etmesidir. Şuurlu bir şekilde ifade edilen bu deyim üyük bir ihtimalle yabancı bir etkinin izlerini taşımaktadır. Fakat doktoinin kendisi, şüpheye yer vermeyecek ölçüde tutarlı bir dahili gelişmeye işaret etmektedir. Sayfa 126 – 127

Fıkıh Mezheplerinin Teşekkülü (*)

(*) Bu bölüm ve Sonuç bölümünün tamanını aldım.

Birinci/yedinci ve ikinci/sekizinci yüzyıllarda fıkhi görüşlerin Irak, Hicaz, Suriye ve Mısır’da çeşitli merkezlerde geniş bir birikim meydana getirerek gelişmiş olması, ilk İslam’da hukuki düşünceye özgü bir hürriyetin varlığnın delilidir. Bu fıkhi görüşler seçkin bir hukukçunun etrafında toplandı ya da ona bağlandı. Bu hukuki düşünce mecmualarındaki farklılıklar geniş çapta Kur’an’ın çeşitli tarzlarda, mahalli örf hukukunun ışığında, yeni kıyas ve rey’yin sünnete farklı ugulanış biçimlerine bağlı olarak yorumlanmsından ileri gelmiştir. Akli faaliyetin farklı bölgelerde bu biçimde uygulanmasından doğan hukuk külliyatına da sünnet adı verilmiş; böylece mahalli sünnetler, ayrıntılarda, farklı bölglerde ayrılklar göstermiştir.

Fakat yavaş yavaş, icma kavramının gelişmesiyle birlikte bu belli merkezler, fikri etkileşim sayesinde birbirine meczolmuş ve fıkhi görüşlerin meydan getirdiği birikiler giderek II/VIII ve III/IX. Yüzyıllarda ekoller halinde ortaya çıkmıştır. İşte bu üzyıllarda sadece ilklerde değil, önemli ayrıntılarda da birleşme yönünde alınan geniş tedbirlerden ötürü ekoller birbirlerine yakınlaşmışlardı. Irak’ta Ebu Hanife (ölm. 150/767)’nin adına nispetle Hanefi ekolü adını alan ekol gelişmiş ve onun iki öğrencisi Ebu Yusuf (ölm. 181/797) ve Muhammed eş-Şeybani (ölm. 189/805) tarafından sistemleştirilmiştir. Bu ekol Süfan es-Sevri (ölm. 161/778) ve diğerlrinin ekolünü yerinden etmiştir. Bağdat’ı merkez edinmiş olan Abbasiler’in himaye ettikleri bu ekolün ençok üzerinde durulan niteliği hür düşünceye yer vermesiydi. Böylece o, II/VIII ve III/IX. Yüzyıllarda Ehlü’l-Hadis’in acı eleştirilrinin gözde hedefi oldu, zira onlar hür düşünceyi şiddetle reddediyorlardı.

Süfyan es-Sevri’nin aksine, ‘yaşayan geleneğe’ fıkhi hadiselerden daha çok itimat eden Suriye’deki Ezva’i (ölm. 157/774) ekolü, Medine’de Malik b. Enes (ölm. 179-795)’in kurduğu ekol tarafından ortadan kaldırıldı. Malik, temelde Medineliler’in ‘yaşaan sünnetine’ itimat etmesi, fakat bu geleneği hadis vasıtasıyla desteklemek ya da doğrulamak hususunda an erecede arzulu olması akımından Ezvai’ye benzemektedir. O, bir hukuki hadisler külliyatı derlemiş ve onları Medineliler’in ‘yaşayan tatbikatı (ameli)’nin ışığında gözden geçirerek, elde ettiği fikhi görüşler sitemini el-Muvatta -düz yol- adlı ünlü bir eser haline getimiştir. Hanefi ekolünden sonra varlığını sürdüren ikinci ekol Maliki ekolüdür ve bu ekol adını Malik’ten almaktadır.

Varlğını sürdüren üçüncü büyük ekol ise, bu kitaın bu ve daha önceki bölümlerinde atıflarda ön planı işgal den Muhammed b. İdris eş-Şafii (ölm. 204/819)’ye nispetle Şafii ekolü adı erilmiştir. Malik’in bir öğrencisi olarak o, fıkıh usulünü o zamandan bugüne kalcak şekilde tedvin etmiş; bu meyanda daha önce de belirttiğimiz gibi, sözlü gelenek (sünnet) Hz. Peygamber’in sünnetini tek vasıtası olarak örülmüş ve içtihat icmaın dışına atılmştır. Şafii’nin İslam’ın gelişimi üzerindeki etkisi tahmini imkansız bir ölçüde olmuştur.

Üçüncü/dokuzuncu yüzyılda iki yeni ekol, hiç değilse bir tane ekol olma girişimi, ortaya çıktı. Bunlardan birincisi ve tek başarılı olanı fıkıhta eş-Şafii’nin hadis üzerinde ısrar eden mantığını en son noktalarına götürmeğe devam etti. Hanbeli ekolü adı verilen bu kolün kurucusu ünlü bilgin ve hadisçi Ahmed b. Hanbel (ölm. 241/855)’dir. Gelcek bölümde onunla akılcı ekolün sunni muhalifi olarak yeniden karşılaşacağız. İbn Hanbel’in öğretisi, kendisnden sonra öğrencileri tarafından sistemleştirildi, fakat VIII/XIV. Yüzyıla gelinceye kadar bu ekol geniş bir taraftalar grubuna hükmettikten sonra, geçen zaman içinde bu ekolün bir dizi üstün nitelikli ve ilgi çekici temsilcileri görüldüğü halde, taraftarlarının sayıları sürekli bir azalma gösterdi. XII/XVIII. yüzyılda Arap yarımadasında tasfiyeci (özleşmeci) bir harektin temsilcileri olan Vahhabiler kendi görüş ve ilhamlarını ünlü bilgin ve kelamcı İbn Teymiyye (ölm. 728/1328)’nin ifadelendirdiği Hanbelilik’ten aldılar.

ez-Zahiri adıyla tanınan Da’ud Halef (ölm. 269/882) III/ IX. yüzyılda Zahiri ekolünü kurdu. Bu ekol kıyası tamamıyla reddetmek amacındaydı; icmaı bile sahabilerin ortak görüşleriyle sınırlandırdı. Kur’an ve hadisin lafza bağlı bir yorumunun kabulü, onların görüşlerinin anahtarıydı. Fakat daha yakından bir inceleme, onların iddia ettikleri kadar zahiri olmadıklarını gösterir, çünkü fıkıhta akılyürütme (istidlal) unsurunu reddetmeleri, (ilahi) Kelam’n kabulünü, Bu Kelam’ın kazandığı veya ifade ettiği anlamı (mefhum, fehva) da içerecek ölçüde genişletmek hususunda onları özgür bırakmıştır. Fakat onların savundukları yorum mekanizmasının sınırlandırlması hususu, geniş Müslüman kitle arasında pekaz destek görmüştür. Buna rağmen onların bu görüşünün zaman zaman seçkin taraftarlara sahip olduğu da görülmüştür. Kur’an tefsiri ve tarih üzerindeki hacimli ve abidevi eserleri ilk İslam hakkında bilgi ile dolu olan et-Taberi (ölm. 310/922) yeni bir fıkıh ekolü kurmağa girişmiştir. Fakat bu girişim sadece başarısız olmakla kalmamış, u ekolün usulünü vazettiği eser de, öyle görünüyor ki, bize kadar ulaşmamıştır.

Dört mezhep, ya da genel tabiriyle mezahib-i erbaa icma ile kabul edilmiştir. Bu mezhepler birbirlerini aynı derecede sunni olarak görmüşlerdir. Onların birbirleriyle münasbeti hakkında ayrıntılı bir tarihin hala yazılması gerekmektedir. Fakat onlar arasında fıkhi esaslarda hiçbir ayrılık bulunmadığı gibi, teferruatta (furu) görülen farklılıkta, bilginlerce hala cevaz verilip icra edilen sınırlı içtihat sayesinde, geniş çapta giderilerek dikkate değer bir birliğe dönüştürülmüştür. Bugün hanefi ekolü Batı Asya’da, Aşağı Mısır’da Pakistan’da ve Hint Müslümanları arasında hakim durumdadır.Maliki ekolü ise Kuzey ve Batı Afrika’da ve Yukarı Mısır’da, Şafii ekolü Endonezya’da ve Hanbeli ekolü ise Kuzey ve Orta Arabistan’da yaygındır.

Sonuç

Bu bölümün başında işaret edildiği üzere, İslam’da hukukun yeri ve dolayısıyla mahiyeti daha tam olarak VI. Bölümde ele alınacaktır. Biz orada şeriat kavramının tahliline girişip, onun bir tarihini vermeğe çalışacağız. Ancak onun genel bir biçimde tasviri için uygun yer burası olabilir. Şu ana kadar üzerine dayandığı gerçek temelinin dini olduğu; yani hükümran ve ‘İradesi kanun olan Müdebbir Allah fikri olduğu açıkça ortaya çıkmış olsa gerekir. En son muhtevası Kur’an ve en mükemmel müfessiri Hz. Muhammed olan bu iradeyi insanın bulup ortaya koyması, deyimlendirmesi ve uygulaması gerekir. Buna uygun bir şekilde İslam hukuku da, ilk hedefi bakımından, belli bir hukuki kanunname olmaktan çok, yapılması ve yapılmaması gereken şeyleri gösteren bir sistemdir. İşte bu nedenledir ki, her İslam hukuku kitabı, dini ödevlerle ilgili bir açıklamayla işe başlamaktadır. Yine aynı nedenledir ki, fiiler ahlaki açıdan beş kategoriye ayrılmaktadır: Bunlar 1) farz, vacib, 2) sünnet, mendub, müstehab, 3) mübah, 4) mekruh ve 5) haramdır. Nitekim failin (kulun) kalbinin hukuk-üstü dini ve alaki durumunun (iman, niyet ve iradenin) her davranışta hazır bulunması bu sistemin talebidir. Bu hususiyeti, yukarıdaki kategoriler içinde tasnif edilen çoğu fiillerin, özellikle (2), (3) ve (4)ün azimet ve ruhsat kaidesi diye bilinen genel bir kurala tabi kılınmasından daha iyi bir şekilde hiçbir şey tasvir edemez. Her şeyden önce failin (kulun) iradesine bağlı olan ve bu irade sayesinde özel şartlar altında (ahlaki bir takım mülahazalardan ötürü) mübah olan fiillerin haram ve haram olan fiillerin de mübah görüldüğü bu kategoriler yarı hukuki bir kanun biçiminde ortaya konmuştur. Fıkıh sisteminin bu hususiyeti ayrıca (keffaret diye bilinen) dini cezaların sık sık tamamıyla hukuki olan müeyyidelerle birarada işlediği gerçeği ile kanıtlanır. Manevi olanın hukuki deyimlere bu şekilde nakledilmesinin bir başka örneği de, çoğu hallerde, ‘niyet ediyorum…’ sözünü söylemek suretiyle niyet fiilinin sözle ifade edilmesidir. Bu gibi mülahazaların bizi; olağan anlamda “hukuk” teriminin, ilk hedefi “hukuk-ötesi” olan, fakat uygun bir hukuki system için gerekli hammaddeyi kuşkusuz teşkil edecek güçte bulunan bir sisteme verilmesine karşı uyarması gerekir. Sayfa 139 – 140 – 141 – 142

Kur’an, aslında iyiliği emredip kötülüğü yasaklayan, ‘bir Allah’ın keskin ve berrak bilincindeki dince dürüst (takva sahibi) kimselerden oluşmuş, ahlaki bakımdan iyi ve adaletli bir toplum yaratma pratik hedefine ulaşmayı amaçlayan dini ve ahlaki bir belgedir. bunun sonucu olarak ‘sırf nazariye’ en az ölçüdedir. Belki de o, ençok evrenin genişliğini ve düzenini gözleme yolundaki uyarılarında nazariyeye yaklaşmaktadır, fakat bu düzen delili bile Allah’ın varlığını nazari olarak ispatlamak için değil, O’nun canlı haşmetini ve tam anlamıyla bir hedefe yönelik güzelliğini (cemal) tasvir etmek için kullanılmaktadır. Ağırlık amele yönelik olan iman üzerine verilmiştir. Bunun için gerekli ahlaki ve psikolojik etkenler ve gerilimler sağlanmıştır. İnsan gururu, Allah’ın haşmeti ve kudreti karşısında kesin bir ifadeyle aşağılanmıştır. Öte yandan, ilahi kudrete sığınıp, harekete geçmekten kaçınmak isteyenler reddedilmiş; insanın fiiliyle ilgili olarak sahip olduğu temel hürriyet ve sorumluluk açık bir şekilde tasvir edilmiştir. Kibirlilik ve kendini beğenmişlik tekrar tekrar kötülenmekle birlikte, umutsuzlukta şeytanın ve onun takipçileri olan kafirlerin hususiyeti olarak kesinlikle reddedilmiştir. İnsan tabiatı zayıf ve yanılabilir olarak eleştirilmiş, fakat insanın girişimi elinde tutmasının zorunlu olduğu duygusu açık bir biçimde kabul edilmiştir. Sayfa 143

Bir işlev olarak İslamı nitelendirebilecek en önemli ve en kapsamlı kavram şeri’at ya da şer’ kavramıdır. Bu kelime aslında suya ileten patika ya da yol; başka bir deyişle, “hayatın ta kaynağına giden yol” demektir. Şera’a fiili ise kelime olarak suya giden açık yolu çizmek ya da işaretlemek anlamına gelir. Dini kullanışta, ilk devirden itibaren iyi hayat yolu, yani işlev bakımından ve somut olarak ifade edildiği taktirde “insan hayatını yöneten dini değerler” anlamına gelmiştir. Sünnet teriminden şu noktada ayrılır: Sünnetin sahibi fiili örnekle rehberlik yapar; dolayısıyla onun ortaya koyduğu fiil, tek başına, bu örneği kabul ederek onu izleyenlerinkiyle aynı türdendir, halbuki şer’ sahibi yol gösterir ya da tayin eder; dolayısıyla dini değerlerin kaynağı yalnız Allah’tır.

Şeriatın yandaşı dindir. Din kelime olarak boyun eğme, izleme anlamına gelir. Şeri’at, yol’un tayini ve onun gerçek sahibi de Allah olduğu halde, Din Yol’un izlenmesidir ve sahibi de insandır. Bu birbirine bağlı anlamda Kur’an şunları söylüyor: ‘Allah, sizin izlemeniz gereken Yol’u belirlemiştir.’ (78) ve yine ‘Yoksa Allah’ın, onların izlemesi gerek Yol’u belirleyen ortakları mı vardır?’. (79) Fakat ilahi ve beşeri dayanak noktalarını soyutlarsak, Şeri’at ve Din, ‘Yol’ ve onun muhtevası açısından birbirinin aynı olacaktır. Be nedenle, Kur’an’ın deyişine uygun olarak dinin muhtevası açısından şeri’at ve Din’den birbiri yerine söz edilebilir. Fakat Kur’an’ın temel tutumu, insanı ahlaki açıdan uyarmak, yani gerçek arayıcının, ‘Yol’unun ‘orada’ bulunduğunu kabul ederek izlemesi, boyun eğmesi ve araması olduğu için, Din ve hemen hemen onun dengi, İslam terimleri orada Şeri’at teriminden çok daha sık bir biçimde kullanılmıştır. Bununla birlikte bu tarzda boyun eğmiş olan İslam Ümmeti için ilk vazife, Şeri’atu -Allah’ın Yolunu ya da Emrini- izah etmektir.

(78) Kur’an, Şura, XLII, 13.
(79) Kur’an, Şura, XLII, 21. Sayfa 161 – 162

Her ne kadar Ortaçağ Müslüman mezhep tarihçileri, İslam’da çok sayıda fırkanın ortaya çıktığı izlenimini vermekte ve “Ümmetin yetmişüç fırkaya ayrılacak, fakat bunlardan yanlız biri kurtulacak” şeklinde rivayet edilen hadise dayanarak bu furkaların sayısını gerçekten yetmişüçe çıkarmak için gayret sarfetmektelerse de o, Goldziher ve başka ilim adamlarının da işaret ettikleri gibi, bunların çoğu ‘fırka’ olmayıp fıkıh ve kelam ekolleridir. (137) Bu bakımdan İslam tarihinde tamamen doktrin farkları üzerine kurulan bir fırka bulmaya çalışmak boşuna emek tüketmek olur. Bırakınız Mu’tezile ve Hariciye’yi, bazı sufilerin ve felsefecilerin itikadi ve kelami konulardaki aşırı görüşlerinin sünni İslam’la uzlaşmadığı ortadadır. Buna rağmen bu durum itikadi anlamda herhangi bir fırkanın gelişmesine yolaçmamıştır. İslam’da ayrılığı (i’tizal’e) izin verilip verilmeyeceğinin ölçüsünü, daha çok ‘toplum dayanışması’ diyebileceğimiz bir husus belirlemiştir. bu ise ta başından beri ameli hususlarla ve herşeyden önce siyasi konularla ilgili olmuştur.

(137) I. Goldziher, Vorlesunğen, s. 188. Sayfa 239

Modern itirazlar, doğrudan doğruya ve öncelikle İslam’ın sosyal kurumlarına, yani evlenme ve boşanmayla ilgili kanunlara, kadının toplumdaki yerine, bir takım ekonomik kanunlara vs.ye karşı olmasına rağmen, yine de tam anlamıyla fikri boyutlar kazandı. Çünkü sosyal davranışlarda yapılacak herhangi bir değişikliki sosyal adaletin temelindeki görüşlere dokunan ictimai ahlakın yeniden düşünülmesini gerektirir. Bütün bunlardan ayrı olarak, Allah, O’nun tabiat ve insanla olan ilişkisi, Ahiret hayatıyla ilgili muayyen dini inançlar hakkında Batı kaynaklı felsefi ve ilmi nazariyeler de bazı prolemler doğurmaktaydı. Müslüman filozof ve kelamcılar tarafından yüzyıllar boyunca tartışılan bu problemler, XII./XIX. yüzyılın akılcılığı ve ilmi gelişmelerine parallel olarak yeni boyutlar kazandı. Bütün bu problemlerden de ayrı olarak, ana mesle daha genel bir seviyeye çıkartılarak akıl ve dinin uzlaşıp uzlaşmayacağı konusunda düğümlendi. Sayfa 296

Batıcılığın asıl gücü, genel seviyede modern bilim ve teknolojinin cazibesindeni ferdi seviyede ise liberalizmin, hürriyetin, teşebbüs ve fırsat eşitliğinin kuvvetli çekiciliğinden gelmektedir. Bu, kendi teminatını yine kendinden bulduğunu iddia eden, kendi sınırlarının ötesinde hiçbir gerekçe araştırmayan, araştırmak istemeyen modern tarihin tabii bir sürecidir. Yakın ebeveyni Avrupa Ortaçağından şiddetli bir manevi kopmayla dünyaya gelen Batı liberalizmi, kendi kendisinin kanunudur; dolayısiyle o, başka hiçbir manevi system ve ideoloji ile görüşmeye oturmaz. Komünizm, kalasik ifadesiyle, bu Batı modernizminin mutlak ve taviz vermeyen karakterinin sadece sistemli ve aşırı muhafazakar bir şeklidir. O halde modern batıcılık, tam anlamıyla bir laikliktir. Hıristiyanlık, Batıdaki bu yeniliğe farklı çeşit dengeye ulaşan bu faaliyetin başarı dereceleri de aynı ölçüde farklı oldu. Sayfa 306

Allah senin ruhunu (yeni) bir fırtına ile tanıştırsın
Zira senin deniz sularında nadiren bir hareket var. (191)

(191) M.Iqbal, Darb-i Kalim, (Kulliyat-ı Ikbal, Lahore, 1973 içinde)

SEYYİD KUTUB – YOLDAKİ İŞARETLER

Mart 12, 2009

SEYYİD KUTUB – YOLDAKİ İŞARETLER

Kitap Adı: YOLDAKİ İŞARETLER
Yazar Adı: Seyyid KUTUB
Çeviren: Abdi Keskinsoy
Yayın Evi: Pınar Yayınları
Tarih – Baskı – Sayfa Sayısı: Ekim 2003 – 6. Baskı – 240 Sayfa

Arka Kapak Yazısı:

“Bu inancı benimseyenlerin sayısı üç kişiye ulaşınca, o inancın bizzat kendisi onlara şöyle der: Siz şimdi, bir cemaatsınız, bağımsız bir İslam cemaati. Bu inancı benimsemeyen ve bu inancın temel değerlerini üstün saymayan cahiliye toplumundan sıyrılmış bir cemaat.”

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Yerler:

İşte sayılan bütün bu yüksek değerlere sahip “yeni bir dünya düzeni” olmaya layık tek sistem İslam’dır.

16. yüzyıldan itibaren başlayıp 18. ve 19. yüzyıllarda zirveye ulaşan deneysel bilimlerdeki uyanış, artık dönemini tamamlamış, ulaşması gereken yeni bir aşama kalmamıştır.

Yine bu dönemde, yani 18. ve 19. yüzyıllarda ortaya çıkan, “bölgecilik”, “ulusalcılık” gibi bölgesel temellere dayalı toplumsal çıkışlar da fonksiyonunu tamamlamıştır; onların da insanlığa sunacağı yeni bir şeyleri yok…

Son tahlilde bireyci ve toplumcu düzenler de iflas bayrağını çekti…

En zor anların yaşandığı bir dönemde, insanlığa yeni bir dünya düzeni sunmak için sahneye çıkma sırası artık İslam’a gelmiştir; Bu dönem artık “ümmet” dönemidir. İlk insanın yaratıldığı günden itibaren, Allah’ın yeryüzünde halifesi olmak üzere sözleştiği günden beri, yeryüzünde gerçekleştirilen insani yaratıların hiçbirisini yadırgamayan, aksine özel şartlar altında bir tür Allah’a ibadet kabul eden ve insanın varoluş amacını gerçekleştirmek için bir vesile telakki eden İslam’ın dönemi… Sayfa 9

Yeryüzünün hiçbir yerinde Allah’ın şeriatı dışında kalan sistemleri toptan reddedip bizatihi Allah’ın şeriatını uygulayan bir toplum olmadığı halde, günümüzde İslam adına hayatla ilgili yasalar, düzenlemeler, çözüm önerileri ve programlar üretmek isteyen kimseler bu dinin doğal karakteristiğini, insan hayatında ne yapmak istediğini, Allah’ın kendilerinden neyi istediğini algılayamamış kimselerdir.

Bu kimseler insani kuramlara, yöntemlere benzemesi için dinin doğal karakteristiğini, yönetimini ve tarihini değiştirmek istiyorlar. Benliklerinde taşıdıkları kısa vadeli arzulara ulaşmak için yürüdüğü yolda dine hızlı adım attırmak istiyorlar. Ruhlarında taşıdıkları bu arzu, basit insani düzenler karşısında, yenilgiye uğramalarına neden oluyor. Onlar bu dinden, gelecekte karşılaşılması muhtemel problemlere karşı, varsayıma dayalı çözümler üreten kurumsalbir sistem haline gelmesini istiyorlar. Halbuki Cenab-ı Hak bu dinin kendi istediği gibi olmasını istiyor. Yürekleri dolduran, vicdanlar üzerinde egemenliğini tam olarak kuran bir akide olmasını…Espirisi insanların sadece Allah’ın önünde eğilmeleri, O’nun dışında kalanların koydukları şeriatlara itibar etmemeleri olan yetkin bir inanç sistemi…İnanç sistemleri bu niteliklere sahip olan bir insan (cemaat) topluluğu bulunduğu zaman, toplumun yönetimini de kendi egemenliklerine aldıklarında, ancak o zaman şeriat, onların gerçek ihtiyaçlarına karşı yasal düzenlemelerde bulunmaya başlar, gerçek hayatlarını düzenleyebilir. Sayfa 41 – 42

Bizi çevreleyen cahiliyye, bazı ihlaslı İslam davetçilerinin sinirsel yapıları üzerinde baskılar yaratıp İslam’i yöntemi uygulamada aceleci davranmalarına neden olduğu gibi, zaman zaman onları şu sorularla köeye sıkıştırmak istemektedir: Kendisine çağırdığınız orjinal düzeninizin detayları nelerdir; onu uygulayabilmek için, çağdaş araştırma yöntemlerine uygun hangi bilimsel araştırmaları gerçekleştirdini?.. Hangi hukuki bulguları elde ettiniz?. Sanki, günümüzde İslam şeriatini icra etmek için, insanların tek eksiği İslam fıkhını araştırmak ve fıkhi hükümler çıkarmakmış gibi! Sanki insanlar Allah’ın egemenliğine tamamen teslim olmuş, O’nun şeriatı uyarınca yöneltilmeye razı olmuşlarda sadece çağdaş araştırma yöntemlerine uygun araştırma yapıp fıkhi hükümler çıkarabilecek müctedidler bulamıyorlar!.. Bu dine bütün yüreği ile saygı duyan herkesin yüreğinden, kafasından söküp atması gereken, ciddiyetten yoksun gülünesi bir alaydır bu. Sayfa 52

Cahiliyye anlayışı salt bir kuram değil de böylesi aktif, organize bir toplumda temsil edildiği için, onu ortadan kaldırıp insanları bir kez daha Allah’a çevirmek için girişilecek mücadelenin salt bir kuramdan ibaret kabul edilmesi kesinlikle doğru bir şey değildir. Sayfa 57

Kuramsal yönden bu ilkeyi yerleştirmenin anlamı, insanların, hayatın tüm aşamalarında Allah’a dönmeleri, yaşamın hiçbir merhalesinde kendi başlarına yargıda bulunmayıp bütün alanlarda mutlaka Allah’a uymaları ve O’na başvurmaları gerekir. Allah’ın söz konusu bu hükmünü de kendilerine tebliğ eden tek kaynaktan öğrenmelidirler. Bu tek kaynak ise Allah’ın Elçisidir. Sayfa 58

“De ki: Amel bakımından en çok ziyana uğrayanları bildireyim mi? Dünya hayatında bütün çabaları boşa gitmiş olan ve kendileri de güzel şeyler yaptıklarını sanan kimseler…”,

“İşte onlar Rab’lerini ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkar eden, bu nedenle yaptıkları boşa çıkmış kimselerdir. Kıyamet günü onlar için bir terazi kurmayacağız. İnkar ettikleri, ayetlerimi ve elçilerimi alaya aldıkları için onların cezası cenennemdir.” [Kehf.18: 103, 106].

Yüce Allah doğru söylemiştir. Sayfa 65

Tirmizi kaydediyor: adiy b. Hatem’den; “Adiy, Allah elçisinin İslam’a davet mesajı kendisine ulaşınca, kurtulurum umuduyla Şam’a kaçmıştı. Zira o, cahiliyye döneminde hristiyan olmuş birisi idi. Adiy, Şam’da bulunduğu sırada kızkardeşi ve bazı yakınları, müslümanlarca esir alınmıştı. Resulüllah, kızkardeşini Adiy’e bağışlayarak azad etmişti. Sebest kalan kadın, kardeşinin yanına döner ve Adiy’in İslam’a ısınmasına çalışır. Bunun üzerine Adiy bizzat Resullulah’ın yanına gelirken onu gören insanlar, onun huzura gelişinden sözediyorlardı. Nihayet Adiy boynunda sılı gümüş bir haç ile birlikte Allah Resul’nün huzuruna girdi. O sırada Peygamber şu ayeti okuyordu:

“Onlar hahamları ve Rahiplerini Allah’tan başka rabler edindiler…” (Tevbe, 9: 31)

Adiy diyor ki: Ben bu ayeti duyunca, yahudi ve hristiyanların, onlara bilfiil tapmadığını söyledim. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Hayır öyle değil. Onlar insanlara, Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal kıldılar (değil mi?) bu, onlara kulluk etmeleri (tapmaları) anlamına gelmektedir.” Sayfa 79

Müslüman cihada çıkmadan önce en büyük savaşı kendi nefsinde şeytana ve nefsi hevasına (dizginlenemeyen isteklerine) şehevi duygularına, bitmek bilmeyen ihtiraslarına, menfi yöndeki eğilimlerine; kişisel, ailesel, kabilesel ve ulusal çıkarlarına, kısaca İslami değerlerin dışında kalan tüm değerlere karşı en çetin savaşı başarı ile verir. Bunu gerçekleştirmesinin ardından Allah’ın yeryüzüne müteallık olan hakimiyet hakkını gaspeden tağuti düzenlerin iktidar merciinden uzaklaştırılıp yerine Allah’ın mutlak hakimiyetini yeniden yerleştirmek, ona işlerlik kazandırmak için, bu amacı engelleyen tüm zalim ve şer güçlerle en büyük cihada girişir. Sayfa 97

… Kur’an:

“Hüküm yalnız Allah’a aittir; O kendisinden başkasına kulluk etmememizi buyuruyor; işte dosdoğru din budur..” (Yusuf, 12: 40)

“Kim Resul’e itaat ederse gerçekten Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa, 4: 80), buyurmaktadır.

Bu kesin, öz ve mutlak ifade, İslam’ın dinamizmi, aktivitesi ve hakikatinin temel gerekleri hakkında şu ayırdedici ve özlü ifadeleri kullanma imkanını veriyor bize:

(1) Kelime-i Tevhid, İslam toplumunun doğal yapısının boyutlarını belletir bize.

(2) Şehadet cümlesi, İslam toplumunun nasıl meydana gelceğini bize anlatıyor;

(3) Şehadet kelimesi, İslam’ın, cahiliyye toplumlarına karşı başkaldırma yöntemini bize tanımlıyor; ve

(4) İslam’ın insani hayatın baskılarına karşı direnme metodlarını bize öğretiyor. Sayfa 110 – 111

“Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur. Dinin de her zaman O’na has kılınması gerekir. Siz Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?” (Nahl, 51, 52)

“De ki:’venim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi içindir;

Onun ortağı yoktur. Bana böyle emredildi. Ve ben müslğmanların ilkiyim.” (En’am, 6: 162 – 163) Sayfa 111

“Rasül size neyi verdi ise onu alın; size neyi yasakladıysa onsan sakının…” (Haşr, 59: 7). Sayfa 112

Onlara hoş görünmek derdine düşerek İslam’ı olduğundan başka bir biçimde kesinlikle sunmayacağız insanlara… Onların şehevi tutkularını, tahrife uğramış düşüncelerini, dünya görüşlerini kesinlikle övmeyeceğiz. Son derece şeffaf davranacağız onlara. Açıça diyeceğiz ki; içinde yaşadığınız şu cahiliyye düzeni var ya işte o tamamen necistir; Allah İslam’a ve O’nun dünya düzenine inanarak temizlemek istiyor sizi. Şu ortamdaki tutum ve davranışlarını nahoştur; Allah sizin bu çirkin tutum ve davranışlarınızı İslam’la güzelleştirmek istiyor. Yaşadığınız şu hayat son derece bayağıdır; Allah istiyor ki, İslam’la yükselesiniz. Yaşamınızda son derece kötümser, son derece hinilist, son derece sıkıntı içerisindesiniz. Allah yaşamın bu dayanılmaz ağırlığını sizden hafifletmek, sizi boşluktan, kötümserlikten, nihilistlikten kurtarmak, size rahmet etmek, sizi mutlu etmek istiyor. Sayfa 198

Ebu Osman En-Nehdi anlatıyor: “Muğire”, köprünün yanına gelip karşıda duran İranlıların yanına geçtiğinde kendisini yanlarına oturttular. Kendisine musaade etmesi için komutan Rüstem’den izin istediler. Kendilerini güçlü göstermek amacıyla pek bir değişiklik yapmadılar görünüşlerinde.

Krargaha yürümek üzere Muğire yola koyuldu. Orada bulunan topluluk, ihtişamlı bir hava içerisinde idiler. Üzerlerinde altın işlemeli elbiseler, başlarında altın işlemeli taçlar vardı. Karargaha giden yolun yaklaşık üç veya dört yüz metrelik bölümünü halı ile döşemişlerdi. Komutanlarının katına, halı döşeli bu yol ile ulaşılıyordu anca.

Elinse örgülü ve dört çatallı kıl kamçısı bulunan Muğire yürüyerek karagaha vardı. Karargahta kendisine gösterilen koltuğa oturupkoltuk yastığına yaslandı. Komutanın adamları Muğirenin üzerine çullanıp onu hayli tartakladılar. Muğire biraz kendine gelince onlara şöyle dedi:

“Sizin hakkınızda efsaneler duymuştuk fakat inanın sizden daha alçak, daha beyinsiz bir kavme şimdiye kadar rastlamamıştım. Biz araplar birbirimizle aynı seviyedeyiz; savaş olmadığı sürece birbirimizi köleleştirmeyiz. Toplumsal yapı içerisinde bizim eşit seviyede olduğumuz gibi sizin de eşit seviyede olduğunuzu sanıyordum. Bir kısmınızın diğerinizi tanrı edindiğini bana söyleseydiniz, şu an yaptığınızdan daha güzel bir iş yapmış olurdunuz. Toplumsal yapınız içerisindeki bu durumunuz kesinlikle doğru bir durum değildir. Bizler kesinlikle sizin gibi yapmayız. Aslında ben size gelmeyecektim fakat siz çağırdınız. Şimdi şunu öğrendim ki sizin işiniz bitiktir, kesinlikle yenilmişsiniz. Bu düşünceler ile bu yaşama biçimiyle hiçbir saltanat payidar olamaz.” Sayfa 216

SEYYİD KUTUB – İSLAMDA SOSYAL ADALET

Mart 12, 2009

SEYYİD KUTUB – İSLAMDA SOSYAL ADALET

Kitap Adı: İSLAMDA SOSYAL ADALET
Yazar Adı: Seyyid KUTUB
Çeviren: Yaşar Tunagür, Dr. M. Adnan Mansur
Yayın Evi: Cağaloğlu Yayınevi
Tarih – Baskı – Sayfa Sayısı: 1968 – 3. Baskı – 318 Sayfa

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Yerler:

İslamiyyet, tarihi menşei ve vazifesi olarak pratik hayatta beşer vicdanından uzak kalmayı istemez. Hiçbir zaman bir imparator veya kraldan korkarak şümul sahasını daraltmaz. Ruhi, dini, maddi ve dünyevi olarak bütün beşer hayatı onun faaliyet ve hizmet sahasıdır. O hiçbir sistem ve nizamın veya başka bir kuvvetin tesirinde değildir.

Kendi, kendisinin hakimi, efendisidir.

Bu din, sosyal hayattan uzak kaldığı müddetçe cemiyete istikamet veremez. Onu sosyal hayatından uzak tutan, içtimai nizam ve kanunlarında onunla hükmetmeyen, Ya’ni, tedvin ettikleri kanun ve nizamları şeriate aykırı olan müslümanlar, müslüman sayılmazlar. Ve o cemiyyet islami bir topluluk değildir.

Onlara islamiyyetin sadece ibadet ve gelenekleri kalmıştır.

<<Öyle değil, Rabbine and olsun ki onlar aralarında kimi oraya, kimi buraya çektikleri (kavga ettikleri) şeylerde seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.>> [1]

<<Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasak ettiyse ondan sakının. Allahdan korkun. Çünkü Allahın azabı çetindir.>> [2]

<<Kim Allahın indirdiği ahkam ile hareket etmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.>> [3]

Bu din tevcidat ve teşriatiyle, öuamelat ve ibadetleriyle bölünmez bir bütün, istikameti belli doğru bir yolur. İslamda, ibadete müteallik emirlerin gayesi onun nizam ve muamelattan ibaret asli hedef ve gayesinden farklı değildir:

Mesela namaz:

İbadetlerin en özlüsüdür. Ferd ve cemiyyet olarak tek, her şeye galip ve muktesir olan Allaha yönelmedir. Bu öyle yöneliştir ki, yönelenler arasında birbirlerine karşı ne kötülük ne nifak var. Bir öyle yönelmedir ki, aynı kıbleye bir önderin ardından bir Allaha, zengin – fakir, rütbeli – rütbesiz tamamen eşit, bir ve beraber olarak… Namaz ibadete müteallik emirlerin özünü teşkil ettiği gibi “Allahdan başka ilah yoktur” düsturu itikada (inançlara) müteallik hususatın özünü temsil etmektedir. bu ikrar ile Allahdan başka ibadete layık bir varlığın mevcut olmadığı ifade edilmekte, vicdan hürriyetine dayanan bir şuur insan hayatına yerleşmektedir. Bu, köklü ve eşit haklara sahip mütekamil bir cemiyyetin kurulması için en esaslı adımdır.

Hiçbir araştırıcı islamın ihtiva ettiği ibadet ve nizamlarda, ferd ve cemiyet hakkındaki görüşlerinde şüpheye düşmemelidir.

Zira her husustaki islami emirler ve o emirlerin müşterek gayesi, gayet açıktır.

Bazı asırlarda bu dinin ibadete müteallik tatbikatında lüzümsuz teferruat ile genişletildiği, bunun yanında sosyal hayatın ihmal edildiğine bakıp şaşmamak lazımdır. Bu hali İslamiyyet için asla bir afet olarak değil, belki de içinde bulunduğu asrın afeti saymak icap eder. bunlar islam için yeni söylenmiş bir söz veya tev’vil değildir.

[1] Nisa suresi 65. Kur’an-ı Kerim Mealleri, Üstad Balıkesirli Hasan Basri Çantay’ın KUR’AN-I HAKİM ve MEAL-İ KERİM’inden alınmıştır. Ayetler hakkında tamamlayıcı bilgi için, adı geçen esere ve tefsirlere müracaat edilmelidir.
[2] Haşr Suresi 7
[3] Maide Suresi 44 Sayfa 17 – 18 – 19

İslamın, kainat, hayat ve insan hakkındaki görüşlerini bilmeden, dinde sosyal adaleti anlamamaıza imkan yoktur. İslamı bir kül olarak mütalaa edersek <<sosyal adalet>> de islamın bir cüz’ü olur.

İslam, insan hayatını tanzim ederken mes’eleleri birbirinden ayırarak onları muvakkat, acele bir takım hal çarelerine bağlamaz.

İslamın insan, hayat, kainat hakkındaki mütekamil ve umumi bir görüşü vardır. Ele aldığı ahkam, ibadete ve muamelata müteallik büyük küçük bütün mes’eleleri bu umumi ve mütekamil zaviyeden tetkik ederek onlara istikamet verir.

Bölece bu umumi fikirlerin bilinmesi ve her fer’in (cüz’ün) esas usu ve kaidelere (kül’e) irca edilmesi ile bu esasları araştıranlar için büyük kolaylıklar sağlamıştır. Sayfa 30

Asıl olan yardımlaşma, tanışma ve uyuşmaktır. Bu esas kaideye karşı gelen herkes buy olla def’edilir. Zira bu muazzam kainatın seyrettiği yolu ta’kib etmek ferd ve cemiyetin keyfine tabi olmaktan hayırlıdır. Çünkü ictimai tenasüd, tabiatın ve onu yaradan allahın gayesine uygundur. Sayfa 36

Ferdin cemiyyet üzerindeki adalete aykırı emel ve arzuları ictimai zulüm sayılıyorsa; keza cemiyyetin ferd üzerinde onun fıtratı ve gücü hilafına davranışlarını da ictimai zulüm saymak icap eder. Bu, sadece ferd için bir zulüm değil, aynı zamanda cemiyyet için de bir zulümdür. Sayfa 42

İslam, tabiatını icmalen zikrettiğimiz sosyal adaleti sabit esaslar üzerine ikame eder. O hedeflerine erişmek için muayyen vesileler bulur. Anlaşılmayan hiçbir mes’ele bırakmaz. İslam, ideal anlamca mücerred bir davet ve irşad dini değil, hayat hadiseleri içinde yaşanacak, emirleri behemmehal tatbik ve infaz edilecek bir dindir.

Gördüğümüz gibi islam, kainat, hayat ve insan hakkında esaslı fikir sahibidir.

<<İslamda sosyal adalet>> mefhumu bu esaslı fikirlerin ışığı altında ve hatları içinde mütalaa edilir. İslam, nazarlarını insan hayatına çevirince <<Sosyal Adalet>>, <<İnsani Adalet>> haline gelmiştir. Haddizatında, hayati değerlerin maddi ve ma’nevi olduğunu kabul etmiş, yalnız maddi değerler üzerinde durmamış, insanlığı ayrışan ve çatışan bir kitle olarak değil anlaşan ve sevişen bir bütün olarak mütalaa etmiştir. Bazı zamanlarda islam fikriyatına aykırı davranışlar görülmüştür, bunları belirtmek lazımdır.

İslamın sağlamak istediği hayat ne bir ferdin ne bir milletin ne de bir neslin davasıdır. Bunlar fani beşerin küçük bir idrak ile vakıf olabileceği mahdud ve muvakkat davalardır.

İslamiyyet bütün ufuklara baker. Her şeyi baştan başa inceden inceye hesap ederek şümullü bir gayenin bütün insanlar için gerçekleşmesine çalışır. Mahdut meselelerde zıd gibi görülen hususlar kül halinde incelenirse görülmezler. İslamın gerçekleşmesi için çalıştığı bug aye tekrar edelim ne ferd, ne millet ne de bir nesil içindir: Bütün insanlık içindir.

İlk nazarda sosyal adaletten uzak hedeflere müteveccih gibi görünen bu nazariye islamda birçok nizamların esasıdır. Sayfa 46 – 47

FERD ŞUURUNDA YERLEŞMEYEN ADALET, KANUNLA SAĞLANAMAZ. Sayfa 48

Eğer insan, fıtratında gizlenen kuvvet serbest olduğu halde kendini sefil eden şehvet ve zaruretlere karşı gelecek yolu bulmuş ise bu yol en salim, en doğru yoldur. Sayfa 49

Hiçbir kimse fakir bir insnaın rızkını kesmeğe, ekmeğiyle oynamaya muktedi değildir. Bu, rızkı temin sebeplerine tevessül hakkındaki emre münafi değildir.

Bilakis bu inanç kalbe kuvvet, vicdana cesaret ve rızkı için çalışan kimseyi (kendini fakirin rızkına malik zanneden) zengine karşı uyanık kılar. Sayfa 56

<<… Şüphesiz ki sizin Allah nezdinde en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır…>> [3]

ŞEREFLİ: ALLAH NEZDİNDE ŞEREFLİ OLANDIR

[3] El-Huccurat suresi, 13 Sayfa 57

Eğer vicdan hür olduğunu hisseder, her türlü köleliğin gölgesinden sıyrılarak ölümden, eza’dan, fakirlik ve zilletten (Allahın izniyle) emin olu, sosyal ve maddi kıymetlerin tazyikinden hali kalır, dilenme ve ihtiyaç zilletinden necat bulur, her türlü şehvet ve aşırı isteklerinden kurtularak, istisnasız, bütün mahlukatın kendisine yöneldiği bir Allah’a yönelir ve bütün bunlardan sonra hayati zaruretlerinin kanun tarafından himaye edildiğini görürse artık o kimsenin, bir takım laf ve parlak sözlerle getirilmek istenen sözde insani eşitliğe ihtiyacı yoktur.

Çünkü, bu eşitliği şuurunda hissetmiş ve onun tatbikatını görmüştür. O kimse bur uh ve şuurla eşitlik hakkını daima istyebilecek ve bunun için mücadele edebilecek, ona nail olduğu zaman da onu, en ağır şartlara sabır ve tahammül göstererek muhafaza edebilecektir.

Hiçbir rejim ona kabul ettirilmiyecektir. Sayfa 67

Herkes cemiyyetin menfaatlerini bir vekil, bir muhafız gibi korumakla mükelleftir.

Hayat, fırtınalı denizde seyreden bir gemi gibidir. Onun selametinden bütün yolcular mes’uldür. Yolculardan hiçbiri ferdi hürriyetine istinaden gemiyi delmeye kalkamaz. Bir hadis-i şerifte:

<<Allahın hududlarında duran ve onu aşan kimselerin meselesi; aralarında kur’a çekmek suretiyle bir kısmı alta, diğer kısmı üste düşen geminin yolcuları gibidir. Altda olanlar susadıkları zaman üstdekilerden su isterlerdi ve derlerdi ki: Eğer Gemini biraz altını delersek ihtiyacımız kadar buradan su alabilir, böylece üzerimizdekilere hiç eziyet etmeyiz. Eğer onları kendi hallerine bırakırsanız ve onlarda dilediklerini yaparlarsa helak olurlar. Eğer ellerinden tutar kurtarırsanız bütün gemidekiler kurtulur.>> [1]

[1] Buhari, Tirmizi rivayet etmişlerdir, lafız Buhari’nindir. Sayfa 92 – 93

İslam, nefsin içi ile uğraşır, dışı ile değil.

Vicdanın derinliklerindeki ıslahat (düzeltmeler, eksiklikleri tamamlama) ile meşguldür, sathı (dış yüzü) ile değil.

Bununla beraber islam, hayatın gerçeklerinden, beşer nefsinin hakiki mahiyetinden, nefsin her haldeki yükseliş ve alçalışlarından, daralma ve genişlemesinden, hevai arzuların, zaruri ihtiyaç ve mahdut gücünden asla gafil değildir.

Derin bir vukufla beşer nefsine kanunlar ve emirler tevcih eder. Her türlü emir ve nehylerini muayyen esaslara bağlar. Birçok hadler vaz’ederek onları infaz eder. Ve sonra beşer vicdanına, mümkün mertebe şer’i tekliflerin (emirlerin) üstünde olmasını seslenir.

Eğer bizler bu din’in tekliflerini yerine getirecek olursak hayatta salah ve her türlü muvaffakiyet mümkündür. Bununla beraber, beşer vicdanı kendisine yöneltilen müsamaha ve şeref mertebesine yükselmedikçe hayat, islamın gayesine uygun bir kemale varamaz. Bu dinde vicdana müteveccih emirleri, şer’i mükellefiyetleri tamalayan bir cüz’dür. Sayfa 102 – 103

<<(Doğruya da, eğiriye de) alabildiğine yemin eden, izeet-i nefsi bulunmayan, (öteki berikini) daima ayıplayan, (gammazlıkla) laf getirip götürmeye koşan, (insanları) hayırdan durmayıp men’eyleyen aşırı zalim, çok günahkar, kaba, haşin, bütün bunlardan başka da kulağı kesik (damgalı soysuz) olan hiçbir kişiyi tanıma!>> [4]

[4] El-Kalem suresi, 24-25 Sayfa 115

Musattah, Ebu Bekir (R.A.) in muhterem kerimeleri Aişe validemize yapılan şen’i iftira hadisesine iştirak etmişti. Bundan son derece mütessir olan Ebu Bekir (R.A.) Musattah’a evvelce yapmakta olduğu yardımı kesmişti. bunun üzerine Cenab-ı Hak, affetmesini ve yardıma devam etmesini beyan sadedinde:

<<İçinizde (dinde) fazilet ve (dünyada) servet sahibi olanlar, akrabasına, yoksullara, allah yolunda hicret edenlere vermelerinde kusur etmesin; affetsin, aldırış etmesin. Allahın sizi yargılamasını sevmez misin? allah çok yargılaıcıdır, çok esirgeyicidir.>> [2]

Böylece islam, bu vadide <<insani şuuru>> insanlığın asırlar boyunca şeref duyacağı mazi, hal ve istikbalde, ebed’e kadar iftihar edeceği en yüksek ve en şerefli bir irtifaa ulaştırmış oluyor. Sonra, iyilik mefhumunu sadece Allah rızası için yapılan bir ihsan olarak en ulvi bir hüviyetle değerlendiriyor.

[2] En-Nur suresi, ayet: 22 Sayfa 120

İSLAMIN TEDKİK VE TA’LİMİNDE BİR ARAŞTIRICI İÇİN EN BÜYÜK GÜÇLÜK, İSLAMIN BÜTÜN MESELELEERİNİN BİRBİRİYLE ALAKALI, BİRBİRİNDEN AYRILMAZ VE BİRBİRİNDEN AYRI İNCELENEMEZ BİR BÜTÜN OLUŞUDUR. Sayfa 126

İslam nizamı hakkında konuşan müslümanlar, insanın yeni ve eski olarak tanıdığı sistemlerle onu mukayese ederek irtibat kurmağa çalışırlar. Eğer bu arada islamiyetle bu sistemler arasında bir benzerlik bulur ve dolayısiyle bir irtibata muvaffak olurlarsa, islam için çok kuvvetli bir sened ve dayanak bulduklarını zannederler.

Bu gayret, garpli sistemlerin önünde durmayıp kaçışın, hatta hezimete uğrayışın manen duyurulmasından başka bir şey değildir. İslam ile bu sistemler arasında bazı benzerliklerin bulunması islama en küçük bir şeref kazandırmayacağı gibi, benzerliğin olmamasıda şerefinden bir şey eksiltmez. Sayfa 127

İSLAMİYET, KUVVETİNİ İNSANİ BİRLİKTEN ALAN, FİKRİYATI İLE BÜTÜN İNSANLARI KENDİ BAYRAĞI ALTINDA, EŞİT ŞARTLARLA KARDEŞ OLARAK TOPLAMAK İSTEYEN, TAMAMEN İNSANİYYETE MÜTEMAYİL BİR DİNDİR. Sayfa 130

… bir hadis-i şerifde peygamber efendimiz (S.A.V.) :

<<Dinleyin ve itaat edin. Velev ki başınızda kıvır kıvır saçlı bir Habeşi köle olsun. Allahın kitabı ile size hükmettiği müddetçe.>> [3] buyudular.

Bu hadis-i şerifde açık olarak dinlemek ve itaat etmek ancak Allahın kitabiyle hükmedildiği takdirdedir.

[3] Buhari Sayfa 136 – 137

Bir hükümet reisinin dini şeriati tatbik ve infaz etmesiyle, dinen kendisine verilen saltanat (hükmetme) kuvvetinin arasını ayırmak lazımdır. İslamda, hiçbir hükümet reisi (hüküm sahibi) nin semadan aldığı dini bir saltanat kuvveti yoktur. (Eski bazı hükümdarlarda olduğu gibi). Bir hükümet reisi ancak müslüman halkın tam bir hürriyet içinde yaptığı seçim neticesinde başa geçer. İslamda, birinden diğerine herhangi bir suretle intikal yoluyla veya babadan oğula veraset yoluyla elde edilen bir iktidar şekli yoktur. Seçimle devletin başına, geçen kimse şeriatın hükümlerini infaz etmek suretiyle hükümran olur. Müslümanların ekserisi ona rıza göstermezse tabiatiyle seçilemez. ekseriyetle seçildiği takdirde, allahın şeriatini tatbit etmezse dinlenmez. Sayfa 137

Mal mülkiyetinde islam nazariyersine uygun olarak yürünmekle beraber onun gelişmesi ve muamelesinde müdahale edilir.

Bu yolda mal sahibine dilediği gibi mutlak tasarruf hürriyeti verilmez. Zira şahsi menfaatlerinin arkasında muamele ettikleri cemiyyetin menfaatleri vardır. O halde herkes elindeki malını ancak meşru sınırlar içinde geliştirme hürriyetine sahip sahibdir. Sayfa 164

<<Aldatma>> vicdanın pisliğidir. Başkasına zarar verir. İnsan kalbinde güveni sarsar. Sayfa 166

İslam hayatının devamı, İslami fikir eası üzeine kaim teşriat,, kanunlar ve nizamların mücerred vaz’ı ile tamamlanmış olmaz. Bu, hayatın ikamesinden her zaman İslamın dayandığı iki rükn (temel direği) den ancak biridir.
İkinci rükne gelince:

Bu da, nefsi istek ve taşkınlıkların, kanun, nizam ve teşriatın emniyete aldığı muhit ile buluşması için <<İSLAM RUHU>> ile meşbu (doymuş) bir zihniyetin meydana gelmesidir. Sayfa 273

Her arzu, insani bir hedefin inşasına, ne kadar yükselirse yükselsin bir hedefin tahkikine götüren bir kuvvettir.

İslamiyet, herhangi bir zaman ve mekanda hayatı olduğu gibi kabul etmek için değil, onu her zaman ve her yerde geliştirip, yükseltmek için gelmiştir. Sayfa 283

SEYYİD HÜSEYİN NASR – İSLAM İDEALLER VE GERÇEKLER

Mart 12, 2009

SEYYİD HÜSEYİN NASR – İSLAM İDEALLER VE GERÇEKLER

Kitap Adı: İSLAM İDEALLER VE GERÇEKLER
Yazar: Seyyid Hüseyin NASR
Çeviren: Doç. Dr. Ahmet ÖZEL
Yayın Evi: İz Yayıncılık
Tarih – Baskı: 2003 – 2. Baskı

Arka Kapak Yazısı:

İslam, ‘ezeli mesaj’ın kabı olan insan kalbine, bir tohum gibi konmuş ilahi bir vahiydir. İnsan, kıramayacağı o kabı ilahi kevseri kabule layık olabilmesi için ancak ‘tasfiye’ edebilir. ilahi tohum, değerli bir tarla niteliğindeki kalblere ekilebilir. Bu tohum, beşeriyetin kalbine Kur’an ve onun insanlar arasındaki tebliğcisi olan Hz. Peygamber vasıtasıyla ekilmiştir. Ondan da, gölgesinde insan neslinin önemli bir kesiminin yaşadığı, hayatını ona göre anlamlandırdığı ve kendisinden tarihin en büyük uygarlıklarından birinin doğduğu ‘manevi ağaç’ yeşermiştir.

Birçok dile çevirilen bu önemli eserinde İslam risaletini Kur’an, Peygamber, Şeriat, Tarikat, Sünnilik ve Şiilik çerçevesinde ele alan yazar, İslam’ın bu temel prensiplerini çağdaş terimlerle dile getirirken, Batılı oryantalistlerin bazı tezlerine de İslami bir perspektifle cevap veriyor.

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Bölümler ve Aldığım Notlar:

İslam şu nihai soruyu sorar: “akıl nedir ve akıllı olmak gerçekte neyi ifade eder?” Akıl bugün genellikle kabul edildiği gibi gerçek anlamlarını kavramadan ve onlara nüfuz etmeden fikirlerle sürekli oynayan şeytanca bir mazeret ve zihni bir kıvraklık değildir. Bir kartalın gururlu uçuşunun bir maymunun oynamasından farklı oluşu kadar zihni hünerden farklı olan akıl, müşahedeye dayanan akıls bu değildir. Günümüzde akıl diye adlandırılan şey tamamen bir maymunun oyunu gibi zihnin isterse en kutsalları olsun hiç birisine ne tam nüfuz edebilerek ne de anlayabilerek fikirlerle oynadığı oyundur. Böyle bir zihin donmuş bir göle benzer. Hiçbir şey ona nüfuz edemez; her şey, daha derin katmanlara dokunamadanancak bir yakadan diğerine kayar. İslam’ın akıl diye mülahaza ettiği şey, olsa olsa gerçek aklın bir yansıması olan bu tip bir zihni aktivite değildir. Sayfa 23 – 24

Beşeri vaziyetin gerçek büyüklüğü tamamen insanın hem “meleklerin durumundan daha üstün” bir duruma erişme ve hem de aynı zamanda Allah’ı inkar imkanına sahip olma olgusuna dayanmaktadır. İnsan, “iman emanetini” kabul ederek Allah’ın suretinde olma imkanını ele geçirmiş olmakla hem küçük bir ilah rolünü oynayabilir hem de Allah’ın kendisini inkar edebilir. Beşeri Mevkiin ciddiyet ve büyüklüğü işte burada yatmaktadır. Evrende her varlık ne ise odur; varlığın özel bir düzeyine yerleştirilmiştir. Yalnız insan, insan olmaya son verebilir. O, varlığın (vücud) bütün derecelerinin üstüne çıkabileceği gibi, en aşağılık yaratıkların düzeyinden daha aşağıya da düşebilir. İnsanın önüne yerleştirilen Cennet ve Cehennem alternatifleri de beşeri vaziyetin ciddiyetine bir işarettir. İnsan, beşer mevkiinde doğmuş olmanın biricik fırsatını ele geçirmiştir, hayatının asıl gayesi olan ölümsüz ruhunu kurtamaktan onu uzaklaştıracak uğraşlarla hayatını saçıp savurması onun için faciadır. Sayfa 28 – 29

Allah’ın Sözü İslam’da Kur’an’dır, Hıristiyanlık’ta ise Hz. İsa’dır. İlahi Mesaj’ın nakil aracı Hristiyanlıkta Bakire Meryem’dir, İslam’da ise Hz. Peygamber’in ruhudur. Hz. Meryem’in bakireliği hangi sebeple gerekli idiyse, Hz. Peygamber de aynı sebeple ümmi olmak durumundadır. Sayfa 50

Kur’an da, bir dünya gibi, sure ve ayetleri, kelime ve harfleri içinde bir çokluktur. O, bir fikirler ve düsturlar dünyasıdır. Fakat dünyanın kendisi ile Kur’an’ın bu dünyası arasında büyük bir fark vardır. Ve Kur’an’ın kendine özgü dehası işte burada yatmaktadır. O, nefsi kendi oyunu içinde yakalamaya çalışır. Kur’an nefsin oyununu oynayarak nefsin kendisine alıştığı değişiklik ve çokluğun dış yüzünü ona sunarak başlar. Nefis Kur’an’la ilk karşılaşmasında, dünya tecrübesi boyunca alıştığı aynı çokluk ve değişikliği fark eder. Fakat dünyanın insan nefsi üzerinde bıraktığı etkinin tam aksine, Kur’an’ın içinde bir huzur, ahenk ve birlik mevcuttur.Dünyanın dış çokluğu öyledir ki insan, asla ne huzur ne hoşnutluk bulmadan bir şeyden diğerine koşar durur. İnsanın nefsi hoşnutluğu tam köşeyi dönünce bulacağı umuduyla bir arzu objesinden diğerine geçer. Ama öyle bir köşe ki bu, ne yapsa asla ulaşamıyor. Sayfa 60 – 61

Bir Peygamber, hiçbir kimseye bir şey borçlu değildir. O, ne bazı gerçekleri kitaplarda bulan bilgin, ne de diğer insanlardan öğrenen ve sırasında bu bilgiyi aktaran birisidir. Onun bilgisi, beşeri alana Allah’ın doğrudan bir müdahalesidir. İslam bakış açısından, bir tecessüd değil de bir tecelli olan müdahale. Sayfa 94

Şeriat beşeri eylemin her yönünü göz önüne almakla, tün hayatı kutsallaştırmış ve en dünyevi görünen davranışa dini bir anlam vermiştir. Sayfa 106

Şeriat ona doğru ve yanlışın bilgisini sağlar. Çünkü insan, takip edeceği yolu kendi hür iradesiyle seçmek durumundadır. Sayfa 108

Eşyanın gerçek tabiatına uygun olarak Allah’ın insana değil, insanın Allah’a uyması gerekir. Sayfa 108

İnsan çokluk içinde yaşar; kendi içindeki değişik eğilimlere uygun olarak yaşar ve davranır. Bu eğilimlerin bazıları hayvani arzulardan, diğerleri de varlığının duygusal, akli veya ruhsal yönlerinden kaynaklanır. İnsan bizzat kendi içinde bu çoklukla karşı karşıya gelir ve aynı zamanda, parçası olduğu bir toplumda yaşar ve toplum üyeleriyle sayısız temas ve ilişkide bulunur. Bütün bu faaliyetler, beşeri mevkie özgü bütün bu oluş ve davranış biçimleri ancak Şeriat’te anlamlarını bulabilir ve bütünleşebilirler. İlahi Yasa, tüm insan hayatını düzenleyen ve kendi bütünlükleri ve tüm kuşatıcı özellikleri içinde bizzat İslam’ın egemen prensibine, yani birliğe (tevhid) uygun olarak insan ve toplumun bütünleşmesini sağlayan emirler ve davranışlar ağına benzer. Şeriat, insan hayatında birliğin kendisiyle sağlandığı vasıtadır. Sayfa 109

…Cevap şudur: bu davranışlar ister Şeriat’e uygun olarak yerine getirilsin ister getirilmesin, her zaman davranış olarak kalır. Fakat insan ruhu üzerinde bıraktıkları etki, davranışın insan-yapımı-yasalara uygun biçimde yerine getirilişi veya Şeriat’in öğretilerini izlemesine bağlı olarak bütünüyle farklıdır. Sayfa 109 – 110

Gerçekten Şeriat, doğal olarak tamamen önemsiz olanlara değil, insan hayatı için gerekli bütün işlere dini bir önem verir. Bu şekilde insan hayat ve faaliyetlerinin tümü dini bir anlam kazanır. Yoksa insan bizzat kendi içinde bölünmüş bir ev olur ve İslam’ın önlemye çalıştığı bir iç bölünme ve yarılık içinde bulur kendisini. İnsan, yaşamını Şeriat’in kurallarına uydurmakla, görünmeyen birçok felaketten korunur ve kendisine anlamlı ve bütünlük içinde bir hayat sağlar. Sayfa 110 – 111

İnsanın Allah ile olan ilişkisini, insanın diğer insanlarla ilişkisinden tümüyle soyutlamak mümkün değildir. Bu iki alan ayrılmaz biçimde birbiriyle bağlantılı olup Şeriat’in esprisi; Şeriat birbirinden ayrı kişisel ve sosyal alanlara uygulanan değişik branşları içermesine rağmen, bütünüyle insan hayatının birliğini korumaktan ibarettir. O halde Şeriat’in içeriğini anlamak için, Şeriat kurallarını uyguladıkları insan hayatının özel alanlarının her biri içinde tahlil etmektir en iyisi. Sayfa 119

İslam tarihinin sayfalarına bir göz atılınca, ilk dört halifeden sonra, Emevilerin genellikler seküler yöneticilere benzedikleri apaçık görülür. Yezid gibi bazıları özel hayatlarında Şeriat’in kurallarını da çiğnerken, onların çoğu tirandılar. Fakat onlarla modern bir tiran arasındaki fark, günümüzde birçok ülkede bizzat Şeriat’i yıkma girişiminde bulunulurken emeviler devrinde yine de Şeriat’in uygulanmış olmasıdır. Sayfa 120

Çağdaş bir bilgeden aktarılarak gerçekten denilebilir ki İslam “bir evlenmiş rahipler demokrasisi”dir, yani bütün insanların rahip olduğu ve Allah’ın yeryüzünde halifeleri olarak Allah önünde eşit bulundukları, böylece dini anlamda bir eşitliğin var olduğu bir toplum. Fakat kendi gerçek tabiat ve işlevini daha çok gerçekleştirme yeteneği olan kimse beşeri mevkide bulunmanın kendileri için tümüyle bir rastlantı olduğu kimselerden nitelik bakımından üstündür. Sayfa 123

Bugün İslam toplumunun küçük fakat önemli bir kesiminde, geleneksel İslam toplumuna karşı kadınlar arasında bir başkaldırının var olduğu kuşkusuzdur. Her uygarlıkta, mevcut bir güç veya aksiyona karşı bir reaksiyon her zaman olagelmiştir. Rönesansın tabiata aşırı sevgisi, tabiatı kendisinden korunulması gereken kötü ve karanlık bir alan kabul eden Hıristiyanlık’ın Ortaçağ’da egemen tabiat anlayışına karşı doğrudan bir tepkidir. İslam’da da dinin erkekçe ve babaerkil olan özelliği, bu aşırı ölçüde modernist kadınların başkaldırısını, söz gelimi anne unsurunun her zaman güçlü olduğu Hinduizm’de olduğundan daha şiddetli ve tehlikeli yapmıştır. Her ne kadar büyük bir kısmı muhtemelen kendilerine yön veren dahili gücün farkında değillerse de, modern zihniyetin etkisinde kalan bu müslüman kadınların birçoğu için geleneksel İslam aile yapısına başkaldırı, bizzat İslam’ın ondört asrına başkaldırıyla eşanlamlıdır. Bugün modernist bazı kadınların reaksiyonunu bu kadar şiddetli kılan, İslam2ın babaerkil özelliğidir. Sayıları gerçekten çok az da olsa, onlar, Batı kaynaklı şeylere Müslüman erkeklerden daha çok susamışlardır. Bu kadınlar söz konusu derin psikolojik faktörler göz önüne alınmadan anlaşılması güç bir coşkuyla kılık-kıyafetlerinde modernleşmeye çalışmaktadırlar. Sayfa 124 – 125

Abdestleri, bilindiği gibi sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsıda kılınan namazlar izler. Gündüz ve gecenin belirli anlarında namazların sürekli tekrarı, insanın içinde yaşadığı bu unutkanlık rüyasını sistemli bir şekilde bozmağa yarar. Çünkü insan, dünyaya dalmış ve Allah’dan gafil olarak bir rüyada yaşar. Farz namazlar, hiç değilse günde birkaç kez bu rüyayı koparır. İnsanı az da olsa belli anlarda dünya dediğimiz bu duyumsal etki ve düşünceler akıntısından çekip alarak Allah’ın huzuruna durdurur. Böylece insan bu namazlar sayesinde, hiç değilse onları ifa ettiği zamanlarda kendi teomorfik tabiatını gerçekleştir. Namazlar onun için hayat fırtınası içinde değerli bir sığınaktır. Yalnız ermiş (veli) insanlar sürekli ibadet halinde yaşayabilir ve her zaman uyanık olabilirler. Sayfa 127 – 128

Yalnız cihad değil, Şeriat’in her emri bir iç manevi anlama sahiptir. Salat, unutkanlık rüyasından uyanmayı ve Allah’ı her zaman anmayı ifade eder. Sayfa 130

Reforma muhtaç olan insanlardır, Allah’ın vahyettiği din değil. Sayfa 131

Bununla birlikte bazı kimseler, bir Hallac, bir İbn Arabi veya bir Rumi’nin ruhaniliğinin, Hıristiyanlık öğretilerine benzer bir sevgiden söz etmeleri, Neoplatonizm veya Hermetizm’den alıntı bazı doktorinel formüller kullanmaları nedeniyle, İslami olmadığını ileri sürmenin de tümüyle saçma olduğunu kavrayamamaktadırlar. Bu insanları ermiş yapan, falan Grek veya Hıristiyan bilgenin söylemiş olabileceği şu veya bu fikir değil “Muhammedi bereket”tir, tasavvuf’un metod ve tekniklerinin sağladığı bu gerçek “İlahi huzur”dur. Onlar İslam’ın manevi ağacının meyveleridirler ve hiçbir ağaç, kökleri kendisine besleyen toprağa dalmaksızın meyve veremez. Manevi bir ağaç için “toprak” İlahi vahiy ve kökler de dini bir gelenekte her manevi tezahürü onun kaynağına bağlayan bu doğrudan bağ olmalıdır. Sayfa 143

Gerçekten alemin gerçek özü “dua”dır; varoluş “dua”dır. Alem “Rahman’ın soluğu” (nefesü’r-Rahman) ile yaratıldı, öyle ki onun nihai özü “soluk”tur ki beşeri planda konuşmaya sıkı sıkı bağlıdır. Sayfa 157

Duanın evrensel biçimi olan ve diğer geleneklerde de bulunan bir İlahi Ad’ı zikretmek, aynı zamanda Allah’ı hatırlamağa ve insanı unutkanlık rüyasından uyandırmaya da yol açar. Bu anlamda dua, insanı, kendi gerçek tabiatı olan ve ona gerçekte kim olduğunu kavramayı sağlayan zikir’le özdeş olarak bizzat kendisi “dua”ya dönüşünceye dek oldurur ve dönüştürür. Sayfa 157

İsmaililer, batınında mevcut bulunan bu felsefe veya hikmetin, kendisiyle insanın değiştiği ve “kurtulduğu” ruhi bir yeniden doğuşa (viladet-i ruhani) götürdüğüne inanırlar. Bu nedenle, onların felsefeden anladığı şey, bugün bu adla bilinen konudan tamamen farklıdır. Gerçekten modern felsefe, birçok durumda, asla bir “hikmet sevgisi” değil, daha uygun bir ifade olarak “hikmet düşmanlığı” denecek kadar hikmetten bir nefrettir. İsmaililer’in felsefeden anladıkları, basit bir zihin oyunu olarak değil de gerçekleşmesinin vasıtalarına sıkı bir biçimde bağlı metafizik ve kozmolojik bir doktrin olarak sophia’dır. Sayfa 185

Allah’dan ayrılık insanın unutkanlığından gelmektedir. Sayfa 187

SEYYİD HÜSEYİN NASR – İNSAN VE TABİAT

Mart 12, 2009

SEYYİD HÜSEYİN NASR – İNSAN VE TABİAT

Kitap Adı: İNSAN VE TABİAT
Yazar Adı: Seyyid Hüseyin NASR
Çeviren: Nabi Avcı
Yayın Evi: Ağaç Yayıncılık
Tarih – Baskı – Sayfa Sayısı: 1991 – 1. Baskı – 152 Sayfa

Arka Kapak Yazısı:

Bugün herkes savaş tehlikesinden, nüfus artışından, hava kirliğinden, suların zehirlendiğinden söz ediyor. Ama aynı kişiler, bir yandan da, daha fazla gelişmek gerektiğinden, hayatın bizzat kendisinden kaynaklanan “beşeri sefalet”le savaşmaktan.. dem vuruyorlar. Bir başka deyişle, insanla tabiat arasındaki dengenin tahrip edilmiş olmasından kaynaklanan sorunları, daha fazla tahribat yaparak, tabiatı biraz daha “ele geçirerek”, onu biraz daha “boyunduruğa vurarak” ortadan kaldırabileceklerini sanıyorlar. Pek az kişi, gerçeği olduğu gibi görüp, tabiat ve doğal çevre karşısındaki – saldırıya ve savaşa dayanan – tavır değiştirilmediği sürece insan toplumunda barışı sağlamanın mümkün olmadığını anlayabilmektedir. Dahası, tabiatla barışık olmanın manevi düzenle barışık olmaya bağlı olduğunu kimse anlamak istememektedir.

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Yerler (*):

(*) Kitap 5 bölümden oluşmaktadır ve alıntılardan önce bölümler yeşil renkte kalın punto ile belirtilmiştir.

SUNUŞ:

Bu kitapta sunulan tez kısaca şudur: Bilim her ne kadar kendi içinde meşru ise de, bilimi bütünleyecek daha yüksek bir bilgiden yoksun olmaktan ve tabiatın kutsal ve manevi değerini tahrip etmiş olmaktan ötürü bilimin işlevi ve uygulaması gayri – meşru ve hatta tehlikeli bir hal almıştır. Bu durumun telafi edilebilmesi için, tabiatla ilgili metafiziki bilgi yeniden ihya edilmeli ve tabiata kutsal niteliği tekrar kazandırılmalıdır. Sayfa 8

SORUN:

Modern insan açısından tabiata hakim olma duygusuyla materyalist tabiat anlayışı, -çevre’ye gittikçe daha fazla yüklenen bir hırs ve açgözlülük duygusuyla da pekiştirilmiş olarak- kaynaşmıştır.(5) Kendi başına bir amaç olarak kabul edilen iktisadi ilerleme hülyalarının besleyip kışkırttığı <<sınırsız bir güce sahip olma düşüncesi>>yle birlikte, özellikle Amerika’da, sanki biçimler dünyası bizzat bu biçimlerin kendi sınırlarıyla sınırlı değilmiş gibi, her şeyde sonsuz ve sınırsız bir bolluk düşüncesi gelişmiştir.(6)

5 <<Ne var ki, mutluluğun, bir dizi tatsız gerçeğin kabulüne bağlı olduğunu unutmamak gerekir. Bunların başında da, herhangi bir teoriden ayrı olarak, mutlu olmayı sağlayan gündelik (pratik) bilgi gelir. Bu bilgi, özellikle çevrelerinden çok büyük şeyler isteyen ve yaşama standardını yükseltmekle insan ruhunu zenginleştirmenin aynı şey olduğunu sanan biz Batılılar için ulaşılması zor bir bilgidir.>> Dom A. Graham, Zen Catholicism, a Suggestion, New York, 1963, s. 38. Bugün, aynı durum, hangi kıtada yaşıyor olursa olsun, ilerleme <<psikoz>>undan etkilenen herkes için geçerlidir.

6 Bkz.: j. Sittler, The Ecology of Faith, Philadelphia, 1961, s. 22. Aynı yazar, s. 23′te şunları yazıyor: <<Amerikan halklarının yaşadıkları tecrübeler, bir bütün halinde öyle bir dünya görüşü doğurdu ve geliştirdi ki, bu dünya görüşü İncil’in dünya görüşüne mümkün olan en ileri derecede ters düşmektedir.>> Sayfa 13 & 34

İnsan – tabiat ilişkilerindeki bunalımın bir anlamda sebebi, bir anlamda da sonucu olan tabiat bilimleri, daha sonra inceleyeceğimiz üzere, adım adım laikleşmişler ve bu laik tabiat bilgisi, giderek, tek meşru bilim tarzı alarak kabul edilmiştir.(10) Üstelik, bilimadamıyla <<sokaktaki adam>> arasındaki uzaklık yüzünden, bilimsel teorilerle bunların halka indirgenmiş biçimleri arasında da çok büyük farklar vardır. Bu teorilerin sözde – teolojik ve felsefi sonuçları da, çoğunlukla, teorilerin bu avamileştirilmiş biçimlerinden çıkarıtlır.(11)

10 <<Modern bilim, bazı belirli bilgi türlerini elde edebilecek gelişmiş araçlara sahip olmakla birlikte, bu bilgileri yorumlayabilecek gücü yoktur. Bu iş, işte bu yüzden, bireysel ya da kolektif, bilgili ya da bilgisiz <<kanı>>lara kalmaktadır. Onun için, bu bilimin en büyük hatası, kendisinin tek mümkün bilim ve giderek varolan tek bilim olduğunu iddia etmesidir.>> Lord Northbourne, <<Pictures of Universe>>, Tomorrow, Güz, 1964, s. 275.

<<… bilimin ayrılmasından ve tabiatı kavramanın tek geçerli yolu sayılmaya başlamasından önce, tabiatta Tanrı’nın temaşası, istisnai bir tecrübe sayılmak şöyle dursun, dünyaya bakmanın normal yolu diye kabul ediliyordu.>> F. Sherwood Taylor, The Fourfold Vision, Londra, 1945, s. 91.

11 Bu gerçek, bizzat bilim adamları tarafından da kabul edilmektedir. Sözgelimi, izafiyet teorisiyle ilgili popüler yanlış – anlamalar konusunda R. Oppenheimer şunları yazmaktadır: <<İzafiyet teorisini, izafiyetçilik öğretisi olarak anlayan filozoflar ve halk yazarları, Einstein’in büyük eserlerinin, dünyanın nesnelliğini, sağlamlığını ve uyumluluğunu azaltan çalışmalar olduğunu sanmışlardır. Oysa Einstein’in, kendi teorilerini, insanoğlunun e yüksek görevinin nesnel dünyayı ve onun yasalarını bilip anlamak olduğunu söyleyen Spinoza’nın yeni bir doğrulaması olarak gördüğü apaçık ortadadır.>> R. Oppenheimer Science and te Common Understanding, Londra, 1954, s. 2-3. Sayfa 14 & 35

İnsanla tabiat arasındaki dengenin bozulduğunu pek çok kimse kabul etmektedir. Ama bu dengesizliğin, insanla Tanrı arasındaki uyumun bozulmasından kaynaklandığını herkes fark etmiş değildir. (12)

12 <<Dünyayla mahlukatın dengesi, insanla Tanrı arasındaki dengeye, dolayısıyle Mutlak konusundaki bilgi ve irademize bağlıdır. İnsanın ne yapması gerektiğini sormadan önce, onun ne olduğunu bilmek gerekir.>> F. Schuon, <<Le Commandement Supréme>>, Etudes Traditionnelles, Eylül – Ekim 1965, s.199 Sayfa 14 & 35

Aslında bilimin pozitivistik yorumu, baştan aşağıya, bilimi <<deontolize>> etme çabasından başka bir şey değildir. Bunu da, ontolojik statüyü, fizik alanından, matematikle bağlantılı Pisagoryen – Platonik arketipler dünyasına kaydırarak değil, onun ontolojik anlamını büsbütün inkar ederek yapmaktadır. Pozitivist ekolü eleştirenlerden J. Maritain’in haklı olarak belirttiği gibi, pozitivizm, eşyanın (nesnelerin) <<empiriolojik>> çözümlemesiyle ontolojik çözümlemesini birbirine karıştırmakta ve modern fizik <<nesneleri deontolize etmektedir>>. (26) aynı şekilde, bazı bilim felsefecileri de, en başta E. Meyerson olmak üzere, ısrarla, bütün bilimin ister istemez sahip olmak zorunda olduğu ontolojik boyuttan söz etmektedirler. (27).

26 Science, Philosohy and Religion, a Symposium (New York, 1941, s. 166)’da yayınlanan, <<Science, Philosophy and Faith>> başlıklı denemesine bakınız. Viyana Ekolü’yle ilgili şunları yazıyor: <<Bu ekolün en büyük yanlışı, fenomenlerin bilimi için - belirli sınırlılıklar içinde – doğru olanla bütün bilim için ve genel olarak bütün bilgi için doğru olanı birbirine karıştırmasıdır. Bu, sadece belirli bir alanda geçerli olanı, (o alanı da içine alan) bütün beşeri bilgiye hiçbir ayrım gözetmeksizin yaymak demektir. Bu da, sonunda, metafiziğin mutlak anlamda inkarına ve metafiziki önermelerin kibirle anlamsız sayılmasına yol açmaktadır.>> s. 169 – 70. Yazar, bu tutumu, <<pozitif bilimle ilgili pozitivistik hurafe>> olarak nitelendiriyor. (s. 170.)

27 Özellikle, De l’explication dans les sciences (2 cilt, Paris, 1921) adlı çalışmasına bakınız. Sayfa 19 & 37

Nesnelerin saydamlığı duygusundan böylesine yoksun kalma; insanoğlunu derinden ilgilendiren bir anlam ileten bir kozmos olan tabiattan böylesine uzaklaşma, hiç şüphesiz, olguları değil sembolleri gören temaşa ve sembol ruhunun kaybedilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Gerçek anlamıyla birleştirici, aydınlatıcı bilgi demek olan marifetin neredeyse kaybolmuş olması, onun yerini <<santimental>> mistisimin alması; özlü metafiziki ilahiyatın adım adım terk edilip yerine <<rasyonel>> bir teolojinin konulması, hep, insanların ruhunda olup biten aynı olayların sonuçlarıdır. Herşeye smbolik açıdan bakmak, Batı’da büyük ölçüde unutulmuştur. Bu bakış açısı, bugün, sadece çok uzaktaki insanlar arasında yaşamaktadır. (75) Buna karşılık, modern insanların büyük çoğunluğu, hiçbir kutsal yanı kalmamış bir görüngüler dünyasında yaşamaktadır. Bu dünyanın biricik anlamı ya matematiksel formüllerle ifade edilen ve bilimsel bir kafayı tatmin eden niceliksel ilişkilerdir veya <<yeryüzündeki varoluşunun ötesinde bir geleceği olmayan iki ayaklı bir hayvan>> olarak düşünülen insana sağladığı maddi faydalardır. Ama <<ölümsüz bir varlık olarak insan>> açısından bunların söyleyeceği hiçbir şey yoktur. Daha doğrusu bunların söyleyeceği şeyler vardır da, artık onları açımlayabilecek yetiler (melekeler) yoktur. Tefekkürden duygusallığa, sembolizmden olguculuğa doğru bu gidiş, manevi anlamda, insanın o ilk düşüşüne tekabül eden bir düşüştür. Adem’in cennetten düşüşü, nasıl o zaman kadar <<masum>> ve <<yakın>> olan mahlukatın düşmanlaşmasını, uzaklaşıp dışlaşmasını getirmişse, tabiat karşısında eski insanla modern insan arasındaki tavır farklılaşması da bu yabancılaşmada bir sonraki basamağı oluşturmaktadır. <<Ben – Ebedi Sen>> ilişkisi paramparça edilip <<Ben – O>> ilişkisine döndürülmüştür ve <<ilkel>>, <<animistik>>, <<panteistik>> türünden aşağılayıcı tabirlerden istediğinizi kullanın, bu tavır değişikliğinin yol açtığı kayıpları unutturamazsınız. Bu yeni düşüşte, insanoğlu, elde ettiği göz boyayıcı zenginliklerle bezenmiş bir dünyaya karşılık bir cennetten olmuştur. (76) Dilediğince gözleyebildiği, çekiğ çevirebildiği bir olgular dünyasına karşılık, sembolik anlamlar dünyasını elden kaçırmıştır. İnsanoğlu, artık onun aşkın arketipini kesinlikle yansıtmayan bir rolü, bu <<yeryüzündeki ilah>> rolünü oynarken, eğer kaybettiği cennetin görüntüsünü tekrar ele geçiremezse, tümüyle boyunduruk altına aldığını sandığı bu dünya onu bir lokmada yutacaktır.

75 <<Bugün Avrupa’da, tabiatın kutsal olduğu duygusu, yalnızca, kırsal bölgelerde yaşayanlar arasında sürmektedir. Çünkü, kozmik bir ayin olarak Hristiyanlık, sadece onlar arasında yaşamaktadır.>> Eliade, The Sacred and the Profane…, s. 178.

76 <<Nesnellikten öznelliğe bu geçiş, kendi çerçevesinde, Adem’in düşüşünü, Cennet’ten kovuluşu yansıtmakta, tekrar etmektedir. İnsanoğlu kişisel-olmayan-Akla ve nesnelerin metafizik saydamlığına dayanan sembolist, murakabeye bağlı bakış açısını kaybetmekle, ego’nun kof zenginliklerini “kazanmış”tır. İlahi remizler dünyası, söz dünyası olmuştur. Buna benzeyen bütün durumlarda, biz farkına bile varmadan gökyüzü -veya bir gökyüzü- üstümüzden çekilip alınmış, karşılık olarak da bize, bir yeryüzü… çocuklarını ağrına basmak ve ona yitirdiği bütün Cennetleri unutturmak için kollarını açmış bekliyen bir yurt verilmiştir…>> Schuon, Light on the Ancient Worlds, s. 29.
Ayrıca bknz.: Eliade, a.g.e., s. 213. Sayfa 30 – 31 & 44

“ENTELLEKTÜEL” ve TARİHİ NEDENLER

Diğer ilim anlayışlarının yok sayılmalarının; Antikite’nin ve Ortaçağ’ın kozmolojileriyle diğer tabiat ilimlerinin anlaşılmamasının nedeni, bu ilimlerin bugünkü incelenme tarzında yatmaktadır. Yüzyılımızda önemli bir akademik disiplin haline gelen bilim tarihi konusunda araştırma yapanlar, tarihin değişik dönemlerinde değişik medeniyetlerdeki tabiat anlayışlarını derinlemesine araştırıp antik ve ortaçağ ilimlerinin metafiziki anlamını kavramaya çalışacak yerde, modern modern bilimi ululamakta ve (yalnızca) onun tarihi kökenlerini araştırmakla yetinmektedirler. Sayfa 47

Aristoteles’in doğumuyla, Batı’nın anladığı anlamda felsefe başlamış, Doğu’nun anladığı anlamda felsefe sona ermiştir. (7) Aristoteles’ten sonra, Stoacı, Epikürvü vd. ekollerde dile gelen bir tür rasyonalizm Roma İmparatorluğu’nda yaygınlık kazanmış; ancak tabiat bilimlerine pek doğrudan katkısı olmayan bu rasyonalizm, ilimlerin metafiziki ve teolojik anlamıyla pek ilgilenmemiştir. Buna karşılık İskenderiye’de, matematik ve fizik bilimleriyle çok yoğun bir biçimde uğraşılırken mistik ve dini felsefe ekolleri de gelişmiştir. Neoplatonik metafizik olsun, Neo – Pisagoryen matematik ve Hermetisizm olsun, hep burada gelişmişler ve yine burada, matematiksel ve tabii ilimlerle ilgili çalışmalar, tabiatın saydam ve sembolik özünün farkında olan bir metafizik çerçevesinde yürütülmüştür. Batı medeniyetinin dış yüzü ve biçimsel boyutu Roma’ya dayandığı halde, İslam’ın Greko – Helenistik mirastan alıp Batı’ya ulaştırdığı boyut, daha çok İskenderiye’ye dayanmaktadır. Hristiyanlık, bazı ruhları değil de bir medeniyeti kurtarmaya çağrıldığında, natüralizmin, emprisizmin ve rasyonalizmin kol gezdiği, beşeri bilginin kutsallaştırıldığı bir dünyayla karşılaştı. Bu dünyada, tabiata aşırı düşkünlük, Hristiyanlara Tanrı’nın temaşa edilmesini engelleyen bir perde gibi göründü. Bu yüzden Hristiyanlık, tabiat – üstü’yle tabiat arasında bir çizgi çekerek natüralizme karşı çıktı; ama bu çizgiyi çekerken, her şeyin içinde soluk alıp veren deruni ruhu boğacak kadar ileri gitti. Kendini içinde bulunduğu bambaşka hava içinde Hristiyanlık, insanların ruhunu kurtaracağım diye, tabiatın teolojik ve manevi anlamını unutmak, ihmal etmek veya en azından küçümsemek zorunda kaldı. İşte bu yüzden, tabiatın ilahiyat açısından incelenmesi Batı Hristiyanlığında pek önemsenmedi. (9)

Doğru olduğuna inandığı bir Teolojiyi koruyabilmek için Hristianlık, Greklerin <<kozmik dini>>ne karşı koydu ve bazı ilahiyatçılar tabiatı massa perditionis (lanetlenmiş) diye nitelendirdiler. Hristiyan – Grek diyalogunda iki taraf da hakikatin bir yüzünü, ama yarım yarım dile getiriryordu. Hristiyan (düşüncesi) insan ruhundan ve onun kurtuluşundan söz ederken, Grek (düşüncesi) de kozmosun kutsal niteliğinden, insanın kainatı bilmesini sağlıyan aklın (intelligence) tabiatüstü oluşundan söz ediyordu. (10) Hristiyanlık bu kozmolujiye karşı kendi teolojisini koymuş, bilgi’nin böylesine vurgulanmasına karşı da sevgi yolunu önermiştir.

7 Bkz.: F. Schuon, Light of the Ancient Worlds, s. 64.

8 Hiç şüphesiz, Rönesans döneminde ve Onyedinci Yüzyıl’da, Stoisizm, Aristoculuğa karşı kullanılan bir silah olarak çok büyük bir öneme sahipti ve S. Sambursky’nın Physics of the Stoics (New York, 1959) adlı kitabında da gösterdiği üzere, Onyedinci Yüzyıl fiziğinin doğuşuna birçok katkılarda bulunmuştu. Ne var ki, Stoiklerin, Epikürcülerin ve Roma İmparatorluğu’nda yaygınlaşmış olan daha sonraki benzeri ekollerin bilimsel başarıları, yine de, Aristoteles’inkiyle veya İskenderiye ekolününkiyle karşılaştırılamaz.

Ayrıca, şu ilgi çekici noktayı da belirtmek gerekir: Aritoteles’in kendisinden sonra, ekolü, tabiatın organik yönüyle (ki, Aritoteles’in biyolojiyle ilgili çalışmalariyle Theophrastus’un botaniği buna örnektir.) uğraşmayı bırakmış ve öekanikle ya da basit makinelerle uğraşmaya başlamıştır. Sözde – Aristocu Machanics buna örnektir.

9 Bkz.: B. Bavink, <<Tabii Bilimler>> (Introduction to the scientific Philosaophy of today, New York, 1932′de). Burada yazar, bir avuç Töton, Assisi’li Aziz Fransız, Alman mistikleri ve Luther dışında, Hristiyanların, insandan gayri tabiatı incelemeye pek önem vermediklerini söylemektedir.

10 Hellenistlerle Hristiyanlar arasındaki tartışma ve diyalogla ilgili olarak Schuon, şunları yazıyor: <<Dünyanın metafiziki kavranabilirliliğini feda etmek pahasına Tanrı’nın aşkınlığını savunmaya çalışan bir yarı-doğru, Tanrı’nın düşünülebilirliliğini feda etmek pahasına dünyanın kutsal niteliğini savunmaya çalışan bir yarı-doğru’dan daha az yanlıştır.>> Light on the Ancient Worlds, s. 60.
İlk Hristiyan teolojisiyle Greklerin <<kozmik dini>> arasındaki mücadelelerle ilgili olarak bkz.: J. Pépin, Théologie cosmique et théologle chrétienne, Paris, 1964. Sayfa 50 – 51 & 72

İbrahimi tevhid kadrosu içinde İslam, marifete çok merkezi bir yer vermiştir. Vurgu, insan iradesinde değil; vahiyle -tabiatüstü cevhere sahip olduğu konusunda- ikaz edilen akıl (intelligence) üzerindedir. Sayfa 52

Buna karşılık Batı’da, Onbirinci Yüzyıl’la Onüçüncü Yüzyıl arasında köklü bir entellektüel değişime yol açan bazı Arapça eserlerin Latince’ye çevrilmesi, Hristiyan ilahiyatını adım adım Aristotelesçi bir çizgiye oturtmuştur. Rasyonalizm, aydınlanmaya dayanan Augustinyen ilahiyatın yerini almış; gittikçe baskısını arttıran rasyonalistik çevre, Hristiyanlığın marifet ve metafizik boyutunu günden güne boğarken, murakabeye dayanan tabiat görüşü bir kenara itilmiştir.

Burada işaret edilmesi gereken bir nokta, Batı’daki Müslüman peripatetiklerin en büyüğü olan, -Latinlerin Avicenna dedikleri- İbn Sina’nın felsefesidir. İbn Sina, günümüzde bile, İslami düşünce hayatı üzerinde etkili olmaya devam etmektedir. Buna karşılık, peripatetik felsefeyi daha sonra canlandırmış olan İbn Rüşd (veya Averroes) dindaşları üzerinde bunca etkili olabilmiş değildir. Batı’da ise bir bakıma yanlış anlaşılmış olan İbn Rüşd, Onüçüncü Yüzyıl boyunca, Hristiyanlık -öncesi öğretiyle bütünleşen Latin Avveroesçilerinin üstadı olmuştur. İbn Sina ise, Batı’da kendisinden sonra <<Latin Avicennacıları>> diye adlandırılacak bir ekol kurma <<şeref>>ine ulaşmasını sağlayacak kadar çömez toplayamamıştır. (20)

İbn Rüşd’ün Aristotelesçiliği, öteki Müslüman filozoflarınkinden çok daha katıksız ve köktenci bir Aristotelesçiliktir. İbn Sina ise bu felsefeyi İslami akideyle birleştirmeye çalışmış ve hatta hayatının sonlarına doğru, aydınlanmaya dayanan bir <<Doğu Felsefesi>> geliştirmiştir. (21) İbn Rüşd’ün Batı’da, olduğundan daha rasyonalist bir filozof gibi yorumlanması ve İbn Sina üzerinde pek sistematik bir biçimde durulmaması, Hristiyan dünyasındaki rasyonalist eğilimleri çok güzel göstermektedir. Bu eğilim, özellikle, Batı’nın durumuyla aynı dönem içinde kardeş İslam medeniyetinin enetellektüel hayatı karşılaştırıldığında daha da belirginleşmektedir. Bu süreç içinde teoloji metafiziğin yerini almış; daha doğrusu, rasyonalistik teoloji daha önceki çağların murakabeye önem veren ilahiyatının yerine geçmiştir. Bu değişikliğin sonuçları, araya giren göreli bi denge döneminden sonra açığa çıkmıştır.

20 Bkz.: Tree Muslim Sages, 1. Bölüm.

21 Bkz.: An Introduction to Islamic Cosmalogical Doctrines, s. 185-91. Sayfa 56 – 57 & 73

Rönesansla birlikte, Avrupa insanı iman çağı cennetini yitirmiş, karşılığında da artık bütün ilgisini yoğunlaştırdığı yeni tabiata ve tabii biçimler dünyasına <<kavuşmuş>>tur. Ama bu tabiat, semavi gerçekliğin bir yansıması olmaktan her gün biraz daha uzaklaşan bir tabiattır. Rönesans insanı, Ortaçağ’ın yarı melek yarı insan gibi duran, cezbeye kapılmış, yerle gök arasında yaşayan insanı gibi değildir. O, bütünüyle insandır; tamamen dünyaya bağlı bir yaratıktır. (27) Dünyevi sınırlılıkları aşabilme hürriyetini vermiş, karşılığında özgürlüğünü kazanmıştır. Artık onun için özgürlük, niteliksel (kalitatif) ve yukarı – doğru değil, niceliksel ve yana – doğru bir özgürlüktür; bu ruhla dünyayı ele geçirmeye, coğrafayada ve tabiat tarihinde yeni ufuklar açamaya koyulmuştur. Ne var ki, yabanıl çevrede, tabiatta hala Hristiyan geleneğinden sürüp gelen bir dini anlam söz konusudur. (28)

27 Bkz.: F. Schuon, light of the Ancient Worlds, 2. Bölüm, <<In the Wake of the Fall.>>.

28 Bkz.: G. Williams, Wilderness and Paradise in Christian Thought, 3. Bölüm. Sayfa 59 & 74

Ortaçağ kozmolojisinde insan, tam anlamıyla dünyaya bağlı bir varlık olduğu için değil, <<Tanrı’nın suretinde>> olduğu için Kainatın merkezine yerleştiriliyordu. Antropomorfik niteliklerinden ötürü değil, teomorfik niteliklerinden ötürü merkezdeydi. Sayfa 63

Hem bilginin hem de doğruluğunun ölçüsü olan bir dizi ilkenin tahrip edilmesi ve dünyaya -bağlı insanın her şeyin ölçüsü olarak ortaya çıkması ile, Batı’da bugüne kadar sürüp giden, objektivizmden subjektivizme doğru bir eğilim başlamış oluyordu. Artık, insanların söylediklerinin doğru mu yanlış mı olduğuna karar verecek bir metafizik ve kozmoloji söz konusu değildir. Bundan böyle, doğru ve yanlışın ölçüsü insanların kendi düşünceleridir. Rönesans, hala formel Ortaçağ eğilimlerini izlemekle birlikte, bilim de dahil olmak üzere bütün bilgi biçimlerini bir anlamda antropomorfik hale getiren yeni bir insan ortaya çıkarmıştır. Hristiyan terminolojisi içersinde söylersek, <<düşmüş olan insan>>ın görüşlerini, doğru’nun kendisi saymış ve entellektüel bilginin bütün objektif kıstaslarını elinden geldiğince, ortadan kaldırmıştır. Bundan böyle, ancak insan kafasının kavrayıp açıklayabildikleri bilim olarak kabul edilecektir. Bu bilim, insan kafasını sembolizmin sağladığı güçle aşmada kullanılamaz. Sayfa 63

38 <<Voltaire, Rousseau ve Kant’la, burjuva aptallığı kendisini bir “doktrin” seviyesine yükseltti ve kesin olarak Avrupa “düşüncesi”nin içine hapsolundu. Fransız İhtilali’yle de, pozitif bilimi, endüstriyi ve niceliksel (kantitatif) “kültür”ü peydahladı. Artık, “kültürlü” adamın zihnindeki urlaşma, entellektüel körlüğünü hergün biraz daha artırmaktadır. Mutlak’la, ilkelerle ilgili ne varsa, orta-malı bir emprizm içinde boğulmuş; “pozitivistik” ve “hümanistik” bir takım eğilimlerle, bu emprizme bir de sözde-misitisizm aşılanmıştır. Belki bizi boşboğazlıkla suçlayacaklar çıkacak… Peki ama, onbinlerce yılın hikmetlerine utanmazca saldıran felsefecilerin boşboğazlığına ne demeli?>> F. Schuon, Language of the Self (çev.: M. Pallis ve D. M. Matheson). Madras, 1959, s. 8, dn. 1. Sayfa 75

TABİATLA İLGİLİ BAZI METAFİZİKİ İLKELER

Buraya kadar, sık sık metafizikten söz ettik. Artık, bu son derece önemli bilgi biçiminden ne anladığımızı ortaya koymamız gerekiyor. Aslında bir olan (ve çoğul olarak kullanılmaması gereken) metafizik, Hakikat’in, her şeyin başlangıcının ve sonunun, Mutlak’ın ve onun ışığında göreli olan’ın ilmidir. Matematik kadar belirli ilkelere bağlı, mükemmel bir ilimdir; matematik kadar apaçık ve kesindir; ancak entellektüel sezgi aracılığıyla elde edilebilir; sadece akıl yürütmelerle bu ilme ulaşılamaz. Bu yüzden, yaygın anlayışın tersine, felsefeden farklıdır. (1) Metafizik, gerçekleşmesi kutsallık ve manevi mükemmellik demek olan, bu yüzden de ancak ve ancak vahye dayanan bir gelenek çerçevesinde ulaşılabilen gerçeklikle ilgili bir theoriadır. Metafizik sezgisi her yerde ortaya çıkabilir… Çünkü, <<ruhun rüzgarı dileyen gönülde eser>>… Ne var ki, metafiziki hakikat ve onun insan hayatına uygulanması, ancak, metafiziğin yaslanabileceği belirli simgelere ve ayinlere etkinlik kazandıran, vahyedilmiş bir gelenek içinde söz konusu olabilir.

1 <<Bir metafizik öğreti, külli bir hakikatin zihinde ete kemiğe bürünmesidir. Bir felsefe sistemi ise, kendi kendimize sorduğumuz belirli soruları çözmeye yönelik rasyonel (ussal) bir çabadır.>> Bkz.: F. Schoun, Spiritual Perspectives and Human Facts, s. 11. Sayfa 77 & 102

İlke’yi gözden kaçırmadan görünüşü (tezahürü) kavrayan ilim, güvenilir ve zarar vermeyen bir ilimdir. Sayfa 80

<<Huang – Ti, Kuang Kang – Tze’nin (bir Taocu bilge) Khung – Thung’un doruklarında yaşadığını duyup da onu görmeye gittiğinde, buyrukları krallığın dört bir yanında duyulup dinlenen ondokuz yıllık bir kraldı. (Bilgenin huzuruna vardığı zaman) <<Efendim,>> dedi. <<Sizin mükemmel Tao’ya ulaştığınızı işittim. Onun özünün ne olduğunu sizden öğrenmek istiyorum. Göğün ve yerin en küçük etkisini bile hesaba katarak beş tahılı daha iyi yetiştirmek, böylece halkımı daha iyi beslemek istiyorum. Yin ve Yang’ın işleyişine de yön vermek, böylece bütün canlıları rahat ettirmek istiyorum. Bütün bu istediklerime nasıl kavuşabilirim?>> Kuang Kang – Tze şöyle cevap verdi: <<Bütün her şeyin ilk özü nedir, diye soruyorsun. Bu özü paramparça ederek, bölerek onu yönetmek istiyorsun. Sizin dünyevi yönetiminize göre, buharlaşan sular toparlanıp bulut olmadan yağmura dönüşmeli; bitkiler, ağaçlar yapraklarını daha sararmadan dökmeli; güneş ve ay, bir an önce yanıp ve sönmelidir. Senin zihnin, makul gibi sözler geveleyen bir dalkavuğun zihnidir… Sana mükemmel Tao’yu söylemem doğru olmaz…>> (14)

14 The Sacred Books of China, The Texts of Thaoism, 1. Kısım, s. 297-8. Sayfa 82 – 103

İslam’a baktığımızda, ilahiyattaki düzenlemeler bakımından Hristiyanlığa daha yakın; ama özünde öteki Doğu geleneklerinin metafiziki öğretilerine benzeyen bir marifet ya da <<sapientia>> barındıran bir dini gelenekle karşılaşıyoruz. Birçok başka alanda olduğu gibi, bu alanda da İslam, hem coğrafi, hem de metafiziki anlamda <<orta millet>>tir, Kur’an’ı Kerim’in işaret ettiği ümmet-i vasata’dır. Bu nedenle, İslam’ın entellektüel yapısı, kozmolojik öğretileri ve tabiat ilimleri, Hristiyanlık içinde uyuklamakta olan belirli imkanların uyandırılmasına çok büyük bir yardımda bulunabilir. (34)

İslam’da, bütün bilgi ve varlık biçimlerinin ekseni sayılabilecek bir birlik (el-tevhid) ilkesiyle bütünleştirilmiş, çok incelikli bir bilgi sıralaması (hiyerarşisi) vardır. Hepsi ilke olarak vahiy kaynağında, Kur’an’ı Kerim’den türetilmiş, hukuka, topluma, ilahiyata, marifete ve metafiziğe ilişkin ilimler vardır. Daha sonra, İslam medeniyeti içinde geliştirilen, İslami görüşle bütünleştirilen ve tümüyle <<Müslümanlaştırılan>> çok incelikli felsefe, tabiat ve matematik ilimleri ortaya çıkmıştır. Bütün bilgi tabakalarında, tabiata belirli bir ışıktan bakılmıştır. Fakihler ve kelamcılar (mutekellimun) için tabiat, beşeri davranışın arka – planıdır. Felsefeci ve ilim adamı için o, çözümlenip anlaşılması gereken bir alandır. Metafizik ve marifet düzleminde tabiat, bir murakabe konusudur; duyu – üstü gerçeklikleri yansıtan aynadır. (35)

34 İslam kozmoloji öğretileri konusunda bkz.: S. H. Nasr, An Introduction to Islamic Cosmological Doctrines. İslami ilimler konusunda ise bkz.: S. H. Nasr, Science an Civilization in İslam.

35 Bkz.: S. H. Nasr, Islamic Studies, Beirut, 1966, 5 Bölüm (<<The Meanin of Nature in Various Intellectual Perspectives in Islam>>) ve 8. Bölüm (<<Contemplation and Nature in the Perspective of sufism>>). Sayfa 89 – 105

İslam’a göre, insanın bu dünyada görünmesindeki maksat, eşyanın bilgisini kazanmak, Olgun İnsan (el – insan el – kamil); ilahi isimlerin ve sıfatların yansıdığı ayna olmaktır. (40) Kovulunuşundan önce insan Cennet2tedir, kadim insan’dır (el – insan – el – kadim); kovuluşuyla bu halini kaybetmiştir; ama kendini, tümüyle bilebileceği bir Kainat’ın merkezinde bulduğu için tekrar eski haline de dönebilir ve eskisi gibi Olgun İnsan olabilir. Bu yüzden, hayatın kendisine sağladığı fırsatı değerlendirebilirse, kozmosunda yardımıyla onu terk edebilir.

40 Bu çok önemli öğreti için bkz.: Ceyli, De l’homme universal, (çev.: T.Burckhar Lyon, 1953; ve Burckhardt An Introduction to Sufi Doctrine (çev.: D. M. Matheson), Lahore, 1959. Sayfa 91 & 106

İnsanın tabiata hükmetme hakkına sahip olması, İlahi suret yaratılmış olmasından kaynaklanmaktadır; Gökyüzüne başkaldırmasından değil… Sayfa 91

Modern bilimin İslam’ın bağrında gelişmemiş olması, bazılarının iddia ettikleri gibi bir çöküş belirtisi değil, İslam’ın, tümüyle <<laik>> her türlü bilgi biçimini elinin tersiyle itmesi ve <<beşeri varoluşun nihai gayesi>> saydığı şeye bu tür bilgi biçimlerini bulaştırmamasıdır. Sayfa 93

Aslında insan manevi ve maddi yaradılışın (mahlukatın) orta yerinde durmakta ve her iki tarafın tabiatına (fıtratına) da iştirak etmektedir. Bütün yaradılış, madde ve cisim olarak değil de, öz olarak onun içinde vardır. (59)

59 << İnsan nasıl cismani olanla ruhani olan arasında bir ortak nokta, ruhla bedenin benzersiz bir birliği ise, görünen görünmeyen bütün mahlukatın da insanda yaratıldığını, hepsinin insanda birleştirilip uzlaştırıldığını düşünmek tabidir.>> Aynı eser, s. 58. Sayfa 96 – 108

Simya, gerçekliğin farklı tabakaları arasındaki mütekabiliyete dayanan; manevi bir ruh ilmini temellendirebilmek için minerallerin ve metallerin sembollerinden yararlanan sembolik bir tabii biçimler ilmidir. Sayfa 99

66 Roger Bacon’la ilgili olarak A.E. Taylor şunları yazıyor: <<Temelde, tabii bilgiyle tabiatüstü bilgi arasında hiçbir fark yoktur. Onun teorisi şudur: bütün kesin bilgiler deneysel niteliktedir; ancak deneyler iki türlüdür: tabii bilimlerdeki kesinliğin kaynağı olan ve dış (harici) tabiat üzerinde yapılan deneyler; semavi şeylerin bilgisinin kaynağı olan ve Rabb’in temaşasında kemalini bulan, ruhi tecrübe… Bu, ruhtaki Kutsal Ruh’un eserleriyle yüz yüze gelme yolundaki tecrübedir…>> European Civilizaiton, c. 3, Londra, s. 827. Sayfa 109

ÇAĞDAŞ DURUM / BAZI UYGULAMALAR

Batı’da Hristiyanlık içinde, uygun manevi usullerle metafizik yeniden keşfedilebilir ve metafiziğe dayanan bir gelenek yeniden kurulabilirse, o zaman, hem ilahiyatın hem de felsefenin yeniden gençleşmesi ve bilimleri yargılayıp yola sokacak bir kıstasın doğması beklenebilir. Bu onarımın ışığı altında, ilahiyat da bir tabiat teolojisini kucaklayacak kadar genişleyebilir. Felsefe, deneysel bilimin ürünlerine dipnot olmaktan kurtulup bağımsızlığını yeniden kazanabilir; bilimin yöntemlerini, varsayımlarını yargılayıp eleştirebilir. Dahası, metafiziki öğretilerin kendileri de, bütün entellektüel çabaların çevresinde döndüğü sabit bir merkez görevini görür ve bu öğretilerin değişik alanlara uygulanması, bu alanların her birinde izlenmesi gereken yolu belirler. Sözkonusu ilkelerin uygulanmasının ilk sonucu, değişik bilimlerin sonuç ve çıkarımlarının değerlendirilmesinde -onlara buyruk vermek anlamında değil; her bilimin hangi sınırlar içinde işlediğini ve bulgularının bu sınırların ötesindene anlama geldiğini göstermek anlamında- kullanılacak ölçütleri ortaya koymak olabilir. Sözün kısası, elde edilecek ilk sonuç, bilimi ve uygulamalarını, yapıcı, verimli bir biçimde eleştirmekte kullanılacak araçların ortaya çıkması olabilir. Herşeyin eleştirildiği, sorguya çekildiği; sanat, edebiyat, siyaset, felsefe ve hatta din <<bilim eleştieni>> olmaması gerçekten çok gariptir. (1) Her nasılsa bazı eleştirmenler çıktığında da, bunlar hemen saygıdeğer akademik ve bilimsek çevreden kovulmakta ve hiç de bir sanat ya da edebiyat eleştirmeniyle aynı <<statü>>yü paylaşmamaktadır.

1 <<Bir edebiyat ve sanat eleştirisi var. Neden bir bilim eleştirisi olmasın?>> M. Oliver, Physique moderne et réalité, Paris, 962, s. 58. Sayfa 111 – 112 & 134

… bugün bile, bir fizik ya da kimya teorisi değişebilir, ama uygulaması eskisi gibi sürer gider. Bu yüzden, uygulamalı bilimin başarısı, ilgili teorilerin yanılmaz olduğunu göstermez bize. Sayfa 112

Sözde-felsefeler, dini unsurlarla işbirliğine kalkışıp, kendilerini dinle bilimin bir sentezi ya da -aslında belirli bir felsefi tavır tarafından desteklenen bir varsayımdan başka birşey olmayan- <<bilimsel>> gerçeklere dayanan bir <<din>> gibi takdim etmeye yeltendiklerinde daha da tehlikeli olmaktadırlar. Evrim teorisine yaslanan ve tam anlamıyla bir sözde-metafizik örneği olan Teilhard ve Chardin <<olayı>> bu türden maceraların en sonuncusudur ve bizim daha önceki bölümlerde tartıştığımız manevi tabiat görüşünün anti-tezi durumundadır. Sayfa 124

Yalnızca Kaynak ve ya Bir, tümüyle gerçektir; tümüyle Kendisi’dir ve Kendisi’nden başka bir şeyin sembolü değildir. Ondan başka her şey, kendisini aşan bir varlık tabakasının sembolüdür. Hatta çağdaş insanın hissettiği boşluk ve hiçliğin bütün nicelikleri bağışlayan ve sonra hepsini tekrar Kendisi’ne geri alan Rabb’in aşkınlığının bir sembolü olduğu da söylenebilir. Profanın (din-dışı’nın) kendisi de dii bir gerçeklik sembolize eder. Ne var ki, insanın, her durumun özünde var olan sembolik anlamı bulup çıkartabilmesi için sembolizmin bilgisine ve ilkelerine vakıf olması gerekir. Sayfa 128

Bugün pek çok insan, kötülüğün savaştan ibaret olduğu yanılsaması içinde, savaş ortadan kaldırılırsa, barış yoluyla yeryüzü cennetine ulaşılabileceği hülyalarıyla çabalayıp duruyor. Burada şu nokta unutuluyor: Savaşta olsun barışta olsun, insan tabiatla, ardı arkası gelmeyen bir kavgaya tutuşmuştur. Resmi savaş durumu, insanların içinde, toplumda ve tabiatta zaten sürüp giden bir hareketin ansınız patlayıp dışa vurmasından başka bir şey değildir. Tabiata karşı sürdürülen bu yoğun savaşın ve kozmik çevredeki bu dengesizliğin üstünde barışın kurulabileceğini düşünmek, gözleri açıkken rüya görmekten başka bir şey değildir. Bütün bu hülyalar, insanla tabiat arasındaki ilişkinin ne anlama geldiğini bilmemekten kaynaklanmaktadır. Su kaynaklarını tek bir bombayla bir anda kirletmekle, aynı kaynakları yirmi yılda yavaş yavaş kirletmek aslında aynı şeydir; aralarında sadece bir zaman farkı vardır. Sonuç farklı değildir; çünkü her iki durumda da insan tabiata karşı savaşmaktadır. Sayfa 132

4 <<Vahşi tabiat, em kutsal bir yalınlığa hem de manevi bir çocuksuluğa sahiptir; sonu gelmek hakikatlerle ve güzelliklerle dolu açık bir kitaptır. İnsan, kendi yaptığı şeylerin ortasında kolayca sapıtır; onu böylesine açgözlü, böylesine sapık yapan kendi eserleridir. Bakir tabiattan uzaklaşmadığı zaman tabiat gibi murakabeye dalma ümidini muhafaza edebilmektedir. Tabiat baştan çıkarmaz, kötü yola sürüklemez. Son sözü söyleyecek olan da, bir bütün olarak adeta semavi olan Tabiat’tır>>. Schuom, Lights on the ancient Worlds, s. 84. Sayfa 134

6 <<(Kutsal Kitap’taki anlamıyle) “Paganizm”e karşı tepki göstermek zorunda kalan Hristiyanlık, -böyle durumlarda hep olduğu üzere- hiç de paganca sayılmayacak bazı değerlerin de ortadan kalkmasına yol açtı. Akdenizliler arasında yaygın olan felsefi ve <<düzlek>> bir naturalizmi bastıracağım derken, Kuzeylilerin manevi bir nitelik taşıyan natürizmini de boğdu. Modern teknoloji, -hiç şüphesiz dolaylı olarak- tabiattan cinleri, perileri kovarak onu profanlaştıran ve giderek bu profanlaştırmayı barbarca yaygınlaştıran bir bakış açısının sonucudur. Promethean Batılı, -ancak, her batılı değil- tabiata karşı derin bir nefret hissiyle doludur. Onun için tabiat, tadı çıkartılacak, sömürülecek bir mülktür; hatta ele geçiririlecek bir düşmandır.>> F. Schuon, <<The Symbolis Outlook>>, Tomorrow, Kış 1966, s. 54-5 Sayfa 134

8 <<Metafizikle bilim, bir anlamda, birbirlerini tamamlarlar. Metafizik, tabiat hareketlerinin ayrıntılarıyla uğraşmaz; bilim de tabiat bilgisinin nihai yorumuyla ilgilenmez. Sentetik bir dünya görüşü için ikisi de gereklidir. Ama ilişki tek yönlü… Bilim, bir metafiziki ilkeye dayanmaksızın yola koyulamaz; buna karşılık, metafizik, vardığı sonuçların geçerli olması için, bilimsel bir ilkeye dayanmak zorunda değildir. Metafiziğin işlevlerinden biri de, bilimsel varsayımların temellerini irdelemektir. Mantığın görevlerinden biri de bu varsayımları sağlamaktır. Ama metafizik burada bitmez…>> Caldin, The Power and Limits of Science, A Philosophical Study, s. 117. Sayfa 135

32 <<Evrimci kuramın başarısı kolayca uzlaşan kişilerin başarısıdır. Böyle mezhebi geniş bir sülaleye sahip bir bio-felsefe daha yoktur: Lyssanko ve Haeckel’in metayalizmine, Teilhard de Chardin’in pantizmine, Saint – Seine’in aşırı lirizmine, Cuénot’un gerekirciliğine, Le Roy ve Leconte de Nouy’ün spritüalizmine, önde gelen papazların, keşişlerin ve din adamlarının dini dogmalarına hizmet etmektedir. Bugün evrim için ateşli bir tarzda çalışan kilise yanlısı bir bilimcilik bile mevcuttur: tanrıtanımazlık taraftarları ile inançlarına körü körüne bağlı inanalar uzlaşmaktadır bu durumda.>> Bounoure, a.g.e. s., 78. Sayfa 139

MUSTAFA İSLAMOĞLU – HAYATIN YENİDEN İNŞASI İÇİN NE YAPMALI NASIL YAPMALI KİMİNLE YAPMALI

Mart 12, 2009

MUSTAFA İSLAMOĞLU – HAYATIN YENİDEN İNŞASI İÇİN NE YAPMALI NASIL YAPMALI KİMİNLE YAPMALI

Kitap Adı: HAYATIN YENİDEN İNŞASI İÇİN NE YAPMALI NASIL YAPMALI KİMİNLE YAPMALI
Yazar: Mustafa İSLAMOĞLU
Yayın Evi: Denge Yayınları
Tarih – Baskı – Sayfa Sayısı: Kasım 2004 – 9. Baskı – 192 sayfa

Arka Kapak Yazısı:

Ben şehadet ederim ki Allah bir, Rasul haktır.

Ben şehadet ederim ki İslam mutluluk ve kurtuluştur.

Ben şehadet ederim ki insanlığın çektiği ıstırabın ilacı vahyin eczanesinde mevcuttur. Ve yine şehadet ederim ki insanlığı hasta eden modern uygarlık, girdiği krizden Allah’sız çıkamayacaktır.

Peygamberler tarihi, Allah’ın insanlığın krizlerine müdahalesinin de tarihidir. Allah bu müdahaleyi vahyi aracılığı ile yapmıştır. Bundan sonraki müdahaleler de yine son vahiy aracılığı ile olacaktır.

Ne ki vahiy bir “ruh” tur. Allah o ruhu insanlığa üflemiştir. Kim kendisine üflenen bu ruh ile canlanır, ayağa kalkar, yola koyulur, sorumluluğunu üstlenir ve işe girişirse, o mecazen “Allah’a yardım etmiş”, hakikatte ise kendine yardım etmiş olacaktır.

Göklerin çığlığı hâlâ yankılanıyor:

“Orada kimse var mı?”

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Bölümler:

Buradaki “insan”, özel bir insan değil cins ve tür olarak insandır. Her şahıs, insan olmak vasfıyla önce ait olduğu türün tipik özelliklerini üzerinde taşır. Ait olduğu türün tipik özelliklerini bilmeyen, o tür içerisinde işgal ettiği özel yeri ve kendisini orijinal kılan değerleri bilemez.

Böyle bir insan kendini bilme konusunda ne kadar yol alırsa alsın, ait olduğu türü tanımadığı için bir noktada tökezleyebilir. Bazı insanların mükemmelci olmaları, insan türüne ilişkin bir değerlendirme hatasından kaynaklanır. Yine şahsiyet olarak çok gelişmiş bazı insanların, Rahman’ın rahmetinden büyük günah işledikleri vehmine kapılarak umut kesme noktasına gelmeleri, ait oldukları türe ilişkin bilgi eksikliğinden ya da değerlendirme hatasından kaynaklanır. Sayfa 32

İlim sırandan bir “veri” ya da “data” değildir. Sıradan bir veriyi ya da datayı ilim haline getirebilmek için, onun bir gösterge olduğunu bilmek ve gösterdiği hakikati görmek şarttır. Sıradan bir bilgiyi ilme dönüştürebilmek için göstergeyle gösterdiği arasında bağ kuran aklı bir çevrim istasyonu olarak kullanmak gerekir. İşte bu çevrim istasyonunu doğru bir biçimde kullanıp, sıradan bilgiyi ilme dönüştürme işine hikmet adı verilir. Sayfa 39

Diliyle oynanan millet sadece dilsizleşmez, aynı zamanda kimliksizleşir. Bu ülkede üş çeyrek yüzyıldır yaşanan uzun fetret sırasında olan da bundan başka birşey değildir. Bunu yapanlar belki de bu sonucu elde etmek için yaptılar. Çünkü dilsiz bir toplum sürüleşecektir. Bilinen bir geçektir ki, sürü kolay yönetilir. Sayfa 41

“Kendini yığın haline getiren bir millet payidar olamaz. Tek kaygısı para olan bir yığın yaşayamaz. Düşünceyi küçümsüyoruz. Kitaba harcadığımız parayı atlar için harcadığımızla kıyaslarsak yerin dibine girmemiz gerkmez mi? Kitap sevene, kitap delisi diyoruz. Kimseye at dlisi dediğimiz yok. Kitap yüzünden sefalete düşen görülmemiş. At uğruna iflas eden edene. ..En güzel kitap bir kalkan balığı fiyatına. Alan nerde?.. Kitaplar bileziklerin onda biri kadar etse beyefendilerimizle hanımefendilerimiz arada bir okumak hevesine kapılırdı belki. Birçokları kitabı ucuz olduğu için almaz. Düşünmez ki kitabın tek değeri okunmasındadır.”

“Domuzlar kutsal kitaplarla beslenmez”

(Cemil Meriç, Bu Ülke’den) Sayfa 44

Kitap tavsiyeleri yararlı olmakla birlikte en sıkıntılı ve netameli işlerden biridir. Özellikle genç okurların uzaktan kendileri için kitap listeleri istemeleri, bu konudaki tecrübesizlikleriyle açıklanabilir. Çünkü görmediğiniz ve tanımadığınız birine kitap tavsiye etmek, bir hekimin görmediği ve muayene etmediği bir hasta için reçete yazmasına benzer. Bunun riskler taşıdığı bir gerçektir. Zaten mizacını, tecrübe dağarcığını, birikimini, seviyesini, eğilimlerini, kapasite ve kabiliyetini bilmediğiniz biri için düzenleyeceğiniz kitap listesinin yüzde yüz başarılı olması beklenmemelidir. Buna rağmen herkese tavsiye edilecek kitapların her zaman varolduğuda unutulmamalıdır. Sayfa 45

Sahibinin davranışlarına yansımayan bir bilgi, böbrek taşından daha riskli bir zihin taşına dönüşebilir. Sayfa 47

Davranışların kazanılabilir olduğunu öğrendiğimiz anda öğrenme ve öğretme, bilme ve bildirme, merak etme ve keşfetme işine kalkışırsınız. Bilirsiniz ki kazanmanın söz konusu olduğu yerde kaybetmek, elde etmenin olduğu yerde terk etmek, tercih etmenin olduğu yerde elemek de mümkündür. Sayfa 49

Bir tezkiye iddiası, mutlaka sahibinin şahsiyetine katmadeğer olarak yansımak zorundadır. Atılan her adım sahibinin kişiliğini geliştirmek yerine köreltiyorsa, o süreç, sahibini kişilikle buluşturan bir tezkiye süreci değil, kişiliğe yönelik bir tasfiye sürecidir. Nefsi öldürme iddiasıyla yola çıkan nicelerinin “ben” bilinçlerini ve “kişiliklerini” tahrip ettikleri görülmüştür.

Kişilikleri tahrip edilmiş insanların nesneleşmekten başka çıkar yolu yoktur. Böyleleri, her türlü saldırıya karşı savunmasız bırakılmış sabilere benzerler. Akılları ve muhakemeleri gelişmediği için akledemezler. Akledemedikleri için tedbir üretemezler. Tedbir üretemedikleri için teslim olurlar. Teslim oldukları için telef olurlar. Sayfa 52

İstiğfar-tevbe süreci, muhteşem bir özeleştiri sürecidir; Allah’ın şahit tutulduğu bir süreç… Her özeleştiri, bir yenilenme ve tazelenmedir. Yani bir bilinç yenilemesi, hatta bilinçaltının yeniden inşasıdır. İstiğfar yanlış olan yapının imhası, tevbe onun yerine doğru olan yapının inşasıdır. Sayfa 54

Kurumsal saldırı bazen üniformalı bazen üniformasız memur suretinde önünüze çıkar. Allah’ın kullarına saldırırken çoğunlukla “emir kulu” olduğunu söyler. Kimlik ve kişiliğinizi tahrip etmeye yönelirken, hazineden geçindiğini, dolayısıyla sizin velinimeti olduğunuzu unutur. “Hep emir kulu oldun, bir kez de Allah’ın kulu ol!” diye uyaramazsınız. Sayfa 63

Hz. Peygamber bir seferinde ashabından çoğumuza garip gelebilecek bir şey üzerine biat almak istemişti. O şey “Hiç kimseden bişey istememek” idi. Hatta bunu bir örnekle dile getiriyordu. “Farzedelim ki siz devenizin üzerindeyken kamçınız yere düştü, onu dahi yanınızdakinden istememk üzere biat edin!” Sayfa 71

Bu marazi tavırların illetini araştırdığınızda karşınıza birçok neden çıkar. Ama bunların başında Kur’an’da şeytanın ilhamı olarak nitelendirilen “ümmiyecilik/ütopyacılık” gelir. Bu bir tür mükemmeliyetçiliktir. Bunu bir saplantı haline getirenler “Ben yaparsam mükemmel yaparım, yoksa hiç yapmam” sloganına sarılırlar. Fakat işin garibi, bu tiplerin mükemmel yaptıkları bir işe hiç rastlanmamıştır. Hatta çoğunlukla yarım yamalak dahi yaptıkları bir şeye rastlanmaz. Genellikle ikincisini, yani hiçbirşey yapmamayı tercih ederler. Onlar, Şeytanın insanoğlunun ilk atasını mükemmeliyetçilik zaafına hitap ederek aldattığı gerçeğini gözardı ederler:

“Sizler iki melek olmak ya da ebedileşmek istemez misiniz?” (7 A’raf 20) Sayfa 73

Burada aslını ve astarını, usulünü ve füruunu arayıp sorduğumuz konu yapmakla ilgilidir. Biz burada “Nasıl tasavvur etmeli?”, “Nasıl düşünmeli?” diye sormuyoruz. Çünkü bu soruların cevapları Yeniden İnşa’da aranmıştı. Burada nasılını aradığımız konu “yapmak”tır. Sayfa 76

Ne yapacağımızı biliyor olmanın avantajını tam kullanabişmenin, nasıl yapacağımızı bilmekten geçtiği unutulmamalıdır. Sayfa 77

Yani, ev değil sanki bir dev. İçindekileri yiyip tüketen, cennetin dünyadaki şubesi olması lazım gelirken bir ısdırapmekanı, “yakıtı inşanlar ve taşlar olan” bir cehennem şubesi olan evler… Rabbi Allah olması gerekirken televizyon olan, mürebbisi Kur’an olması gerekirken şov dünyasının starları olan evler… Sayfa 95

En değerli kitapalrımız, maddi açıdan en sıkışıkken aldığımız eserlerdir. Eğer böylesi bir durumda aldığınız eseri, yine aldığınız haldeyken okumuşsanız, bilgileriniz arasında en kalıcı olanın da onlar olduğunu görmüşsünüzdür. Sayfa 106

Okumak boş zaman işi değildir. Okumayı boş zaman işi sayanlar, ona çekirdek çitlemek, mısır gevreği yemek, satranç oynamak, pul koleksiyonu yapmak türünden çok tali bir işlev yükelmiş olurlar

Okuma dürtüsü bilgi ve hikmet aşkından kaynaklanmalıdır. O zaman okumak bir zahmet değil bir lezzet halini alacaktır. Okuduğunuz zamanlar en dolu zamanlarınız olacaktır. Bu formasyonu kazanan biri okumayınca rahatsız olur, sanki bir tarafının eksildiğini hisseder. Sayfa 107

Davet şart mıdır?

Eğer inandığınız değerlerin insanlığın değişmez değerleri olduğunu, bu değerlere bağlılığın insanları iki dünya mutluluğuna götürdüğünü, Allah demenin anlam demek olduğunu, yeryüzünde hayatın yeniden inşasını sağlayacak insanın ancak vahiy tarafından inşa edileceğinin biliyor ve buna inanıyorsanız, davet şarttır. Sayfa 121

Bir hakikati ifşa ettiğine inananın diyalogdan korkmasına hiç gerek yoktur. Muhatabını tanımlamasınada gerek yoktur. Tek şeye ihtiyacı vardır: Kendisini olduğu gibi, bütün içtenlik ve sadeliğiyle, doğru bir usul ve üslupla, doğru bir mekan ve zamanda muhataba sunmak. Eğer doğru muhataba denk gelmişse, o zaman mesele yoktur. Sayfa 142

Her şeye karamsar bakış, herkeste kusur arama, herkesin ve herşeyin kendi aleyhine olduğunu düşünme, sevgi adı konulan tutkular, kendini “alemlere rahmet” sanma, kendini hiçbir işe yamaz olarak görme, kronik korku, kronik üzüntü, her tür iç bağımlılığa verilebilecek örneklerdir. Hap, sigara, kahve, çay, marka, moda, kült, star, belli mekan, belli zaman, takım, futbol, parti, dernek ve buna benzer birçok şey de dış bağımlılığa verilebilecek örneklerdir. Sayfa 150

Bir çoklarının insan eğitiminde düştüğü açmaz da burada ortaya çıkmaktadır. Bir ebeveynin iki çocuğu olduğunu düşünelim. Biri sert, diğeri yumuşak mizaçlı olsun. İlişki sert mizaçlı olanı yumuşak yapmaya çalışmak, ya da yumuşak mizaçlı olanı sert yapmaya çalışmak üzerine kurulmamalıdır. İlişki, sert mizacın kabalık ve gaddrlığa değil celadet ve şecaate dönüşmesine yönelik olmalıdır. Yine yumuşak mizaçlı olanı pısırık ve onursuz olmaktan koruyup, hoşgörülü ve halim-selim olmaya yönelik olmalıdır. Sayfa 161

Sağlıklı dostluklar, karşılıklı tanışma arttıkça sevginin de arttığı dostluklardır. En sağlıksız dostluklar, karşılıklı tanışma arttıkça sevginin azaldığı dostluklardır. Gerçek dost tanıdıkça sevilendir, tanınıncaya kadar değil!

Şıp sevenler çıtkırılırlar. Şıpsevdilikler üzerine sahici ve sağlıklı dostluklar bina edilemez. Kalıcı dostluklar, dostundan önce tür olarak insanı tanıyanlarla kurulabilir. İnsan türünü tanımayan insanlarla dostluk kurmak mümkündür, fakat bunu yürütmek mümkün değildir. Çünkü onlar sevdiklerinin şahsında birer melek vehmederler. Onların dost oldukları gerçekte muhatapları değil, muhayyilelerinde oluşturdukları ona ait imajdır. Sayfa 172

Dostluk ilişkilerinin sigortası Allah için sevmektir. Karşılıklı sevgi temelinde yükselir. Çimentosu empati, yıkımı mükemmellik beklentisi, bencillik ve menfaatperestliktir. Sayfa 173

“Allah katında en iyi olanınız en çok sorumluluk bilinci taşıyanınızdır.” (49 Hucurat 13) Sayfa 175

Esasen karşılıklı sevgi ve muhabbet de mutlak biçimde yasaklanmış değildir. Yasak olan kafirdeki küfrü, müşrikteki şirki, mülhitteki, ilhadı sevmektir. Küfrü sevmek küfürdür. Bir kimse hem imanı hem küfrü birlikte sevemez. Yoksa müslüman olmayan birindeki güzel huyları sevmek, onun dürüstlüğüne, yardımseverliğine, bilgisine, ilgisine, saygısına muhabbet beslemek bu ayetlerin kapsamına girmez. Aksine bir ayette “Umulur ki Allah sizinle size düşman olanlar arasında bir tür sevgi yaratır.” (60 Mümtahine 7) buyurulmaktadır. Sayfa 179

Hiçbir müslüman hakkını aradığı için kınanamaz. Hiçbir müslüman zulümden kaçtığı için kınanamaz. Bir müslümanın gasbedilmiş hakkını alacak kendi inancına mensup merciler yoksa, kendi inancından olmayan merciler yoluyla hakkını tahsil etmesini yasaklayan bir hüküm bulunmamaktadır. Aslolan adaletin tecellisidir, kimin elinde tecelli ederse etsin. Zulüm, bir müslümandan sadır olduğu için nasıl meşrulaşmazsa, adalet de bir gayrimüslimden sadır olduğu için gayr-i meşru addedilemez. Sayfa 180