Posts Tagged ‘Kapitalizm’

ALİ ŞERİATİ – KAPİTALİZM ( İKTİSAT SOSYOLOJİSİ SERİSİ -1- )

Aralık 31, 2008

ALİ ŞERİATİ – KAPİTALİZM ( İKTİSAT SOSYOLOJİSİ SERİSİ -1- )

Kitap Adı : KAPİTALİZM ( İKTİSAT SOSYOLOJİSİ SERİSİ -1- )
Yazar : Ali ŞERİATİ
Çeviren : Yakup ARSLAN
Yayın Evi : Dünya Yayınları
Tarih – Baskı : Haziran 2004 – 1. Baskı

Arka Kapak Yazısı:

İkinci boyutundaysa, Avrupa, Asya ve Afrika’da büyük bir dünya ekonomisi piyasası oluşturmaya gayret gösteren burjuvazi, bu sloganları sadece kendi ticareti önündeki engelleri kaldırmak, ticaretini özgürce yapabilmek, bütün gümrük engellerini, hukuki ve siyasi kısıtlamaları kaldırabilmek maksadıyla kullandı. Esasen her iki boyut, devamlı birbirine bağlı bir halde de olabilmiştir. Burjuvazi bu şiarları sözkonusu ettiği zaman, bir kısmı, insani yönünden ve diğer bir kısmı iktisadi yönden, meseleye bakmaktadır. Neden acaba?

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Bölümler ve Aldığım Notlar:

*) Mudekkik Meşhedi’nin dediği gibi: “Allah’ın Şiiliğe ve Allah’a olan inanç ve itikadten dolayı bize vermiş olduğu, ancak bizim kıymetini bilemediğimiz bereketlerden biri şudur: Avrupalılar fabrika ve madenlere gidip, duman ve kir yemekteler ve bazan da bir mabden çökmesinden dolayı binlerce insanın öldüğü haberi gelmektedir. Bu şartlar altında üretilen ve hazır hale gelen araç bize getirilmekte ve biz sadece gaza basıp, korna çalıyoruz. Onlar, bizim bizim binmemiz için eşek gibi hamallık yapmak durumundalar!” Bu modern burjuvazinin kendisini ifade etme şeklidir. Yani üretimde herhangi bir katkısı olmadan, masrafı modern bir şekilde yapma mantığını cazip gösterme şeklidir. Sayfa 18 – 19

Aydın kendi dininin toplumsal konumunu bizzat kendisi tesbit etmelidir. Zira onun yanlışı, normal bir yazardan çok, toplumsal bir öncünün hatasıdır. Toplumu kurtarma gayretinde olanın, peygamberlerin varisinin, tarihteki bütün peygamberlerin yolunu devam ettirenlerin hatasıdır. Sayfa 21

*) Tarihimizde şehadet hadiseleri değil, şehadet geleneği vardır uymayanların emretmesi, kendi başına İslam’ın bu sınıfa karşı vermiş olduğu mücadelenin boyutlarını göstermektedir. İslam’ın ruhbanlara karşı yürütmüş olduğu mücadele, bu sınıfın hakikati saptırma ve halkı alçaltmaya yönelik eylemlerinin tesirli ve geniş boyutlu olduğu göz önünde bulundurulsa meselenin mahiyeti daha iyi anlaşılır. Önemli olan İslam’da ruhbaniyet sınıfının bulunmamasıdır. Bu sınıf, hristiyanlık ve daha önceki dinlerin bünyesinde oluştu. İslam dinindeki ulema ve alim kesimi, resmi bir makama, ırsi veya zoraki bir konuma ve tekelci bir güce sahip değiller. Onların bilmiş ve tecrübeye dayanan konumnları zaruretten kaynaklanmaktadır. Böyle bir dini mesuliyet platformunda oluşan ulema İslam toplumunda resmi bir sınıf olmadığı gibi varlıkları güçleri ve nüfus alanları halka dayanmaktadır. Onların halk tarafından tercih edilmesi de tabii ve özgürce bir seyir üzerinedir. Sayfa 23

*) İslam Allah ile halk arasına giren, resmi aracılık kurumu ortadan kaldırmıştır. Kur’an bu teslisi (üçlem) oluşturanları sert bir dille kınayarak onları hedef almaktadır. Hatta onları daha sert bir şekilde kınayarak onları köpeğe ve eşeğe (bundan dolayı ıstıhmar denilmektedir. Çv.) benzetmektedir. Bundan dolayı İslam Peygamberi şöyle diyordu: “Sakalın bir tutamdan fazlası cehennem ateşinde yanacaktır.” Peygamber’in, devamlı olarak Müslümanların kıyafetlerini bu ruhbanlardan ayrıştırması onların adaletlerine halkın içinde sıradan bir fert iken büyük zorluklar içerisinde ders okuyup takva mertebesine ulaşan, der veren veya araştırma yapan kimseler olmuştur. Bu takva makamına yetersiz kişilerin sirayet etmesi, tamamen toplumun bilgisizliğinden kaynaklanmaktadır. Özetlemek gerekirse, ulama makamı resmi bir makama sahip olmayıp, ilmi, araştırma ve içtihada dayalı bir sahadır. Sayfa 33

Mukaddes Petros şöyle diyor: “Hakim sınıfın veya toplumun sistemine karşı çıkan kimse, yeryüzüne hakim olanın nizamına karşı çıkan kimse gibidir. Çünkü her iki sistem de gökyüzü sahibinin iradesinden kaynaklanıyor.” Bu cümlelerde, Katolik anlayışının en açık örneği yatmaktadır. Sayfa 41

Bir bilgin, bir tarihçi veya bir feylesof, tarihin değişim kanunu araştırdığı, bunun hangi tarihi diyalektikten etkilendiği toplumsal inkılapların ve sınıf değişimlerinin ne şekilde geliştiği konusuna girdiğinde büyük bir yorum gücüne erişir ve patlama noktasına gelir. Sayfa 73

Yoksul insanın yoksulluğunun farkına varmasının sebebi, gelirden yoksun olması, üretimin az olması, alın gücü ve varelığın olmayışı değildir? Öyleyse nedir? Masrafın az olmasıdır. Yemek, giyecek gibi asıl değerlerin yanında, halı, otomobil ve benzeri lüks maddelerin yokluğunu hissettiğinde, yoksulluk ve sömürünün farkına varacaktır. Sayfa 81

Zira kapalı bir atmosferde yaşayan bir insanın dört kelime bilmesiyle kendisini bütün alimlerden daha bilgili görmesi nasıl mümkünse, durumunu kıyaslama imkanı olmayan bir yoksulun en üstün durumda oladuğunu sanması da mümkündür. Sayfa 82

Tıpkı bir felsefecinin söylediği gibi, “medeniyet, insanın kendisine yabancılaşacağı bir sata göre tanzim edilmiştir”. Veya “Medeniyet insanın kendisine yabancılaştığı bir sattır.” Sayfa 117

…Bir insana “nasıl düşünüyorsun?” sorusunu sormanın yerine ona kimden yediğini sormak gerekir! Sayfa 125

Hayali bile zor olan bu yaşantı bugün sadece teoride hatırlanı ama, hayatını bu şekilde değiştiren, İslami anlayışını da değiştirir. Onun anlıyacağı İslam, bizim düşünce sınırlarımızı aşmaktadır. Orucun hikmetinin, insanın açlığı hissetmesi olduğunu söylerler. Ama bütün vitamin eksikliklerinin, ramazan ayında telafi edildiği orucun bu hissi doğurması kuşku vericidir? Bu nasıl tip bir açlıktır? Hile-i şer’i yoluyla, Allah’ın merini hedeften saptırmaktır! Dinle oynamadır! Çalışmayan adamın tuttuğu orucun amacı nedir? Orucun ne olduğunu anlayamaz, sağlık için uygulanan rejim gözüyle bakar, oruca! Yaptığı hazırlıkla gün boyu yemeğe minnet etmez! Onun cinsi değişmelidir. Biz Müslümanlardan biri, eğer bize iki kilometre uzaklıkta bulunan güney bölgesindeki, bizden daha muttaki, mütedeyyin, samimi vatandaşımız ve din kardeşimizde olan müslümanın evine gider misafir olursak, onun çocuklarıyla birlikte yaşadığı yerde yatarsak ve çocuklarımızla birlikte onun sofrasının başına oturursak “kardeşliğin” ne olduğunu anlarız. Yoksa benim ve onun arasındaki iki kilometrelik fasılanın korunmasıyla birlikte, benim kardeşlikten sözetmem laftan öteye gitmez. Hatta bir sürü ayet okusak, arkasından görüşümüzü pekiştirmek için bir ton şiir okusak, ardından bunu desteklemek için bir sürü rivayet nakletsek ve ardından toplum bilimi ile yorumumuzu ortaya koysak bile, yaptığımız laftan öteye gitmez. Bütün bunlar realiteden uzak boş sözlerdir. Bunlar konuşma sanatıdır. Toplumsal gerçeklerle hiçbir ilgisi yoktur. Sayfa 127 – 128

(***) “Ben”, diğerlerinin karşısında belirgin ve muşahhas bir şekilde hissedilen ferdiyettir. “Biz” ise, bir çok “ben”lerin “ben” karşısındaki birliği, “benler”in veya “bizler”in genel ismidir. “Ben” nisbi bir şey değil, mutlaktır. Yani “ben”, baba, hanımı, çocuğu, komşu, öğretmeni ve… karşısında hissedilen varlık. Her yerde, herkesin karşısında bağımsız bir şekilde varlığını ortaya koyar. Ancak, “biz” izafi bir varlıktır. Bir aileyi misal olarak verelim: Çocuklar ailede, büyüklere karşı “biz” oluştururlar. Çocukların karşısında, büyüklerde bir “biz” olgusudurlar. Kızlar erkekler ve erkekler de kızlar karşısında bir “biz”dirler. Çocukların karşısındaki “biz” ile, babaların karşısındaki çocukların bizi arasında büyük bir fark var. Her komşunun karşısında bir “biz” aile olgusu her mahallenin, diğer malle ve her şehrin, diğer şehir karşısında “biz” olgusu söz konusudur… Buna göre bir insan yüzlerce ve binlerce “biz”e bağlı olabilir. Buna göre “biz” nispi, izafi bir olgudur. İnsan bir “biz” olgusunda yer aldığı zaman, karşı “biz”in uyanması ve hareketlenmesine neden olur.

Geçmişte “ben”lerin “biz” arasındaki bağ çok güçlüydü. Öyle ki “ben” hissedilmiyordu. Henüz bile kabilelerde kimse kendisini “ben” olarak görmez. Yani kabilenin diğer üyeleri karşısında kendisini bir fert olarak görmez. Aksine kendisini kabileyi oluşturan bedenin bir hücresi olarak görür. Eğer bunların konuşmasına dikkat edilirse, kendilerinden bahsedildiğinde bile “ben” yerine “biz” kelimesini kullandıkları görülür.

Bugün “ben”leri bir araya getiren bağlar o derece gevşemiş ve zayıflamıştır ki, bir şahsın “ben”i, “biz”den daha fazla hissedilmektedir. Veya başka bir tabirle kendisini “biz”den çok, “ben” olarak hisseder. Bir köylü kendisini ailesi, kabilesi ve toplumu içerisinde erimiş, kaybolmuş olarak görür. Kendisinde hissetmiş olduğu şahsiyet “biz”dir, “ben” değil.

Geçmişte bir kabileye ihanet edildiği zaman, kabilenin her efradı o ihaneti kendisine yapılmış olarak kabul ederdi. Çünkü kendisini bir “biz”in parçası olarak görüyordu… Bugün ise durum böyle değildir. Aileden birine ihanet yapılınca, diğerleri bundan etkilenmemektedir. Açıktır ki, bugünün toplumunda insan artık kendisini “biz” olarak görmüyor. Halbuki geçmişte kendisini “biz” olarak görüyordu.

Geçmişteki toplumların mantık dilinde, “ben” parçaydı ve “biz” bütün. Yeni toplum ise, “ben”i sizi ve “biz”i genel manasında kullanıyor.

Kimyasal bir tabirle, geçmişteki toplumun birleşiğini, “ben”ler teşkil ediyordu ve yeni toplumun birleşiğini de “ben”lerin karışımı. Geçmiş “ben” mücerredinin yerine “biz” ve yeni toplum “biz” bütününün yerine “ben” mücerredinin üzerine bina edilmiştir. Sayfa 141 – 142

Makine, içtimai kurumlar, idari ruh, iktisadi değerler, üretim araçları, iş araç-gereçleri ve hatta insana yüklenen arzular, insanı “aline” eden unsurlardır. Yani bütün kabiliyetlerini yitirir ve sadece tek bir yöne yönelir. Sadece arzularına kavuşmaya yöneldiğinden, ve buna bağımlı olduğundan bütün insanlık değerlerini ve şahsiyetini yitirir. Sayfa 144

Ailenin her bir ferdi, teknoloji veya değişik bir güzergahta ayrı safhalarda ilerleme sağlarlar. Biri doktor, biri mühendis ve… olur. Farklı zevk, meşreb ve faaliyet sahası, aile fertleri ve özellikle karı-koca arasındaki fasılayı daha bir derinleştirir. İkisinin duygu atmosferi birbirine yabancı olduğundan, inanç ve zevk farklılıkları giderek koyulaşır. Evde çocuk görülmez, çünkü başka atmosferde büyümektedir. Aile fertlerinden her birinin ekonomik bağımsızlığı, ailenin zayıflamasını daha bir kolaylaştırır. Geçmişte ailede müşterek bir ekonomik yapı vardı, şimdiyse her ferdin ayrı bir ekonomik yapısı oluşmuş durumdadır. Ailenin bütün fertleri birarada yaşar, ancak hiç birinin diğerine ihtiyacı olmaz. Giderek gelişen bu alt-yapıdan dolayı, aile içindeki bağlar kopmaya başlar. Ancak aile bağlarının kopmasının topluma nasıl yansıdığına bakmak gerekiyor. Toplumun temeli, aile taşları üzerinde yükselmektedir. Temel taşarlı devamlı olmadığında, binanın devamlı olmayacağı açıktır. Toplumdaki diğer olumsuz etkilerinin yanı sıra, alenin zayıflaması, topluma psikolojik yönden de yıkıma iter. Çünkü ailenin zayıflamasına yol açan sevgi ve okşama yokluğu , toplumda ki ruhsal dengeyi de alt-üst eder. Sayfa 149 – 150

Düşüncenin olumsuz ve bariz özelliklerinden biri beklentidir. Bir kimseyi veya şeyi bekleme değil, aksine beklentinin bizzat kendisi değerlidir. Ancak pratiğe uygulanabilecekse. Beklenti, mevcut durumu kabullenmemekten kaynaklanırsa, hedefe götürücü gücün diri kalabilmesini de sağlar. Sayfa 157

Kimi zaman ferdi tüketim araçlarının isteği insanda şiddetle artar, insan onun asli bir ihtiyaç olduğunu zanneder. İhtiyaç isteği o derece fazladır ki, insan onun aslı veya ferdi olduğunu teşhis etmekte zorluk çeker. (Onun asli mi, yoksa feri mi olduğunu anlayabilmenin en güzel yolu, onu hayattan çıkartmaktır. Eğer hayatın akışı akamete uğrarsa bu asli ihtiyaçtır, yok eğer devam ediyorsa bu tüketim araçları tamamen feri ve lükstür). Sayfa 167 – 168

(Tarih insanın bilinçli hareket etmesinden çok ahmakça hareket örnekleriyle doludur). Sayfa 173

Başka bir ibareyle yeni eskulastik zihniyet, ilmin “sermaye, teknoloji ve bürokrasi”nin hizmetine görevlendirilmesi ve kölesi olması anlamındadır. Buna göre yeni bir Orta Çağ başlamıştır. O da ilmin köleleştirilmesi ve onun zindanın çukuruna atılması veya çukurdan çıkarılıp, kuyuya atılmasıdır. Nitekim ilmin ahlaki veya hurafi değerlerin emrinde olması, asrın zorbalarının ve kapitalistlerinin emrinde olmasından daha az tehlikelidir. Bugün beyinler (hatta tahsilin bitmesinden önce) kapitalizm tarafından satın alınmaktadır. Sayfa 184

Ancak komprador burjuvazi, modern toplum üretimi ve geri kalmış toplum tüketimi kutupları arasında, sadece tellalli fonksiyonuna sahip oldu. Hem de kendi bölgesinde bir etkisi olmadan. Komprador burjuvanın fonksiyonu menfidir, kendi ülkesinde modern ürünlerin fazlasıyla satılmasına gayret eder. Ayrıca komprador burjuva, klasik burjuvayı da yok eder. Batının ürettiği ürünleri cezp ederek, hızlı bir şekilde tüketilmesine çalışır. Eski geleneksel tüketimin, yeni tüketime dönüşmesi için (propaganda araçlarıyla) güçlü bir fonksiyon ifa eder. Kendi ülkesindeki üretim kabiliyetini ortadan kaldırır, her şeye, hatta bulaşık yıkanmasına bile müdahale eder. Bu da en büyük ihanettir. Çünkü tüketici olduğum ölçüde, benden üretici olma gücü alınmaktadır. Ulusal sermaye yatırımın yeniden canlanmasının önlenmesi en büyük cinayettir. Ulusal sermaye (komprador burjuvanın vasıta fonksiyonunu üstlenmesine son verilmesi durumunda) rahatlıkla modern ürünleri üretebilecek güçtedir. Böyle olması durumunda, iç pazar elinde bulunacak ve bununla daha da kapsamlı ürünlerin üretimine geçebilecektir. Sayfa 187

Asimilasyon, Avrupalılık ve entelektüel edası takınmakla başlar. Bu akıma kapılanlar kendilerini yeni medeniyet karşısında kaybederek kendilerini onlara benzetmeye çalışarak, yerli halk ile Avrupa arasında bir nevi aracılık görevini gönüllü olarak üstlenirler. Bunun için bütün kişiliklerini ve yüce değerlerini feda etmeye de hazırdırlar. Sayfa 198

19. asırda batı’nın siyasi, iktisadi ve kültürel yolla gerçekleştirdiği nüfuz neticesinde, Avrupalı olmayan yerli halklar arasında şiddetli ihtilaf ve tefrika oluşturuluyordu. Bunun neticesi suni sınırlar ve halkların parçalanması olmaktaydı. Buna ilave olarak, bir ülkedeki halkın kendisi de ilerici ve gerici olarak, birbirine düşman kutuplar haline getirilmekteydi. Öte yandan gerici kesim, yobaz, mürteci, geri kafalı ve benzer isimlerle anılıyorlardı, veya daha doğrusu suçlanıyorlardı. Taklitçi ve yenilikçiler de, aydın, Avrupaileşmiş, münevver, ileri görüşlü ve benzeri isimlerle sıfatlandırılıyorlardır. Öyle ki bedevi veya tarihi (*) topluluk Avrupa atmosferine girdiği zaman, ilerici-gerici kesimler arasındaki ayrılıkşiddetle büyüme gösterir.

* Üç çeşit toplum var:

1- Henüz bile durgun olan ve medeniyeti bulunmayan bedevi topluluklar. Misal olarak, eskimolar.
2- Bugün duraklama devresinde bulunan, tarihte parlak medeniyete sahip olan tarihi topluluklar. İran ve Hind gibi.
3- Tarihi bir geçmişi olmamasına rağmen bugün ilerleyip medeniyete sahip olan Batılı ülkeler gibi topluluklar. Sayfa 198 – 199

Hadiselere sinirlenmemizin sebebi onları objektif bir şekilde yorumlayamıyor olmamızdır. Eğer doğru yorum yapabilirsek, sinirlenmemiz gerekmez. Sayfa 222