Posts Tagged ‘Modernizm’

FAZLUR RAHMAN – İSLAM VE ÇAĞDAŞLIK ( FİKRİ BİR GELENEĞİN DEĞİŞİMİ )

Mart 23, 2009

FAZLUR RAHMAN – İSLAM VE ÇAĞDAŞLIK ( FİKRİ BİR GELENEĞİN DEĞİŞİMİ )

Kitap Adı: İSLAM VE ÇAĞDAŞLIK ( FİKRİ BİR GELENEĞİN DEĞİŞİMİ )
Yazar Adı: Prof. Dr. Fazlur RAHMAN
Çeviren: Alparslan AÇIKGENÇ ve M. Hayri KIRBAŞOĞLU
Yayın Evi: Ankara Okulu Yayınları
Tarih – Baskı – Sayfa Sayısı: Eylül 2002 – 5. Baskı – 239 Sayfa

Arka Kapak Yazısı:

Kur’an’ın kendisinin Allah merkezli olduğu açıkça görülmektedir. Fakat bu derin Allah bilinci yerüzünde ahlaka dayalı sosyo-politik bir düzen kurmakla da çok yakından ve dinamik bir şekilde ilgilidir. Çünkü Kur’an’a göre Allah’ı unutanlar netice olarak kendilerini de unuturlar (59 Haşr, 19) ve bölece her biri kendine ait olan ve bütünlük arzeden şahsiyetleri parçalanır. Muhammed’i, tefekkür etmek için düzenli inzivaya çekildiği Hira mağrasından bird aha oraya dönmemek üzere, toplum içine çıkaran işte bu şuurlu Allah inancıdır. Bu mağaradaki yaşantısından doğan, sadece şirk inancını yok etmek değil aynı zamanda sosyo-ekonomik adaleti gerçekleştirmek kararı ve azimli bir gayret idi. Yer yüzünde iyilik ve adaletin temini için bir toplum kurmayı hedef edinmişti. Yani, benim Allah inancının hakim olduğu “Ahlaka Dayalı Sosyo-Politik Bir Düzen” diye adlandıdığım toplum.

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Bölümler:

Kur’an’a göre, düzenleyici Allah fikri ve ahiret inancı olmadan, hiçbir gerçekçi ahlak sistemi mümkün olamaz. Ayrıca bu inançların ahlaki işlevi, bizzat dini-ahlaki (religiomoral) yaşantı için [bu ilkelerin] varolmalarını gerektirir ve bu he iki inançta “iman edilmesi” gereken sırf fikri ilkeler (intellectual postulates) değildirler. Sayfa 66

Kur’an’ın temel gayreti -sosyo-ekonomik adaleti ve temel insan hakları eşitliğini vurgulaması- daha henüz ilk nazil olan ayetlerinde bile gayet açık bir şekilde görülmektedir. İşte bütün bunlar, Kur’an’ın insan hayatının şahsi ve toplumsal alanında koyduğu kanunlarla gerçekleşir. Hatta tamamen dini ilkeler olan İslam’ın beş esası bile sosyal adalete ve insan eşitliğine dayalı bir toplum kurmayı hedeflemektedir. Gayet belirli bir şekilde cereyan eden ve etmekte olan toplumsal değişmeyi, gözlerini kapayarak görmezlikten gelip, hala Kur’an’ın kurallarını lafzi (literal) manası ile uygulamakta ısrar etmek, Kur’an’ın toplumsal ve ahlaki gayelerini, hedeflerini kasden yoketmek demektir. Bu aynen, Kur’an’ın köleleri hürriyete kavuşturmayı fazilet sayıp teşvik etmesine bakarak, köle azat ederek Allah katında sevap kazanabilmek için kölelik kurumunun korunmasında ısrar eden bir kişinin durumu gibidir. Halbuki Kur’an’ın bu konudaki asıl hedefi elbetteki köleliği tamamen kaldırmaktır. Şüphesizki köleliğin devamını savunan bir muhakeme tarzına, akl-ı selim sahibi ve ahlaken duyarlı Müslümanlar pek nadir olarak başvurmuşlardır. Fakat birçok Müslümanın ve aslında en fazla da Müslüman din adamlarının başvurduğu bir görüş vardır ki, buna çok benzemektedir. Bu görüş de şudur: Zekat vermek, Kur’an tarafından evvelemirde zenginlere (ama asla onlara münhasır olmamak şartı ile) farz kılınan İslam’ın bir esası olduğundan dolayı, zenginlerin Allah katında sevap kazanmaları için bir kısım insanların fakir kalması lazımdır. Elbette ki yeryüzünde, fakiri olmayan bir toplum yoktur; ve İslam’da da devlet zekat sistemi ile onların ihtiyaçlarını gidermek zorundadır. Ancak fakirlerin varlığını arzu eden böyle bir görüş, Kur’an’ın bizzat ana hedefine öldürücü bir darbe vurmakta ve dinin kitlelerin afyonu olduğunu ileri süren komünit sloganına en büyük desteği sağlamaktadır. Yine buna benzer bir şekilde, kadınların ne kadar zihni yetenekleri gelişirse gelişsin, onların mahkemedeki şehadeti erkeğinkinden değersizdir demek, Kur’an’ın toplumsal değişimdeki hedeflerine insafsız bir hakarettir. Bunun gibi diğer hükümler de kıyaslanabilir. Sayfa 72 – 73

İlimlerin sınıflandırılmasında en köklü ayrım “dini ilimler” (ulum-i şer’iyye) veya “nakli ilimler” (ulum-i nakliyye) akli veya seküler ilimler (ulum-i akliyye veya gar-i şer’iyye) olarak adlandırılan ve yavaş yavaş düşman gözü ile bakılıp terkedilmek istenen ilimler arasında yapılan ayrımdır. Bu tehlikeli gelişmeye yol açan birçok sebep vardır. Birincisi, sık sık şu şekilde ifade edilen görüştür; “ilim çok engin, halbuki hayat çok kısa olduğundan, öncelik tanıyacağımız ilimleri belirlemeliyiz.” Bu görüş, tabii olarak ahiret hayatının saadetini temin edendini ilimlere ağırlık verecektir. Yalnız bu görüşün psikolojik tutumunu belirlememiz son derece önemlidir. Çünkü bu tutum akli ilimlere bizzat karşı değildi; sadece kişinin manevi geleceği için pek fayda sağlamadığı gerekçesiyle bu ilimleri küçümsemekteydi. İkincisi, insanın kalbi ve manevi yönünü inkişaf ettirerek, bizzat dini tecrübeyi tattırmak isteyen ve gittikçe yaygınlaşan tasavvuf, sasdece akli ilimlere değil, genel olarak her türlü fikri çabaya cephe almıştı. Sayfa 88

Gelenkesel eğitim veren ilk ve ortaöğretim kurumlarından mezun olanlar II. Mahmud’un açtığı teknik okullara giremediği için, bu ihtiyacı karşılamak gayesiyle Rüşdiye Mektepleri kuruldu. Böylece Tanzimat’ın getirdiği yeniliklerle, sadece eğitimde değil, bütün alanlarda, geleneksel ile çağdaş arasındaki uçurum da sistemli bir şekilde gittikçe genişlemeye başladı. Batı’nın -özellikle de tek tarflı olarak Fransızlar’ın- gürül gürül akan fikir çekişmelerinden kana kana içen Tanzimatçılar, geleneksel eğitimi çağdaşlaştırma meselesini göğüsleyecek cesareti bile gösteremeyen, temelde laik görüşlü kimselerdi. Onlar için çağdaş ile geleneksel’i yan yana koymakla yetinmek daha kolaydı. Halbuki bu, belli bir azınlık için yeni, “aydınlanma”, fakat diğer taraftan da geniş halk kitlesi için de değişmeyen eski kalıplaşmış durum demekti. Geleneksel ile çağdaş arasındaki uçurum, yani bir bakıma “ezeli ve öbür dünyaya ait olan” ile “dünyevi ve geçici olan” arasındaki uçurum zamanla Türk halkı ve seçkinler arasındaki bir uçurum halini aldı. Tanzimatçılar, Batı’nın kandırılmış sadık takipçileri ve Batılı güçlerin, özellikle de onların himayesindeki Hıristiyan azınlığın Osmanlı teminatçıları olduklarından, Tanzimatçılar’ın aşırı Batı hayranlığı, Genç Osmanlıların -bilhassa Ziya Paşa ve Namık Kemal’in- sert tepkisini uyandırdı. Bu düşünürler, Tanzimat hareketlerini hem İslam’a hem de Türklere karşı bir cereyan olarak gördüler. Bü yüzden Genç Osmanlılar, çağdaşlaşma ile birlikte eğitimde dini ve milli unsırları da vurguladılar. Sayfa 105 – 106

Bizim buradaki bakış açımıza göre, yeni durumun çarpıcı özelliklerini şöyle sıralayabiliriz: 1. Bu ülkelerin hükümetleri, ister demokrasi veya diktatörlükle yönetilsinler, ister sosyalist veya serbest ekonomi eğilimli bir ekonomik system benimsemiş olsunlar, hepsi de büyük ölçüde [kendilerini halkları adına hareket eden] kerameti kendinden menkul temsilciler olarak görmektedirler; 2. hükümetler kendilerini gelişmenin vasıtası olarak algılamaktadırlar; 3. “gelişme” darken. neredeyse tamamen “ekonomik gelişme” anlaşılmştır; 4. gelişmeyi bu şekilde anlamanın temelinde, az ya da çok, çağdaş Batı modelinin etkisi yatmaktadır; zira Batı için gelişme, temel olarak ekonomik ve teknolojik yayılmayı ifade etmektedir. Bu yüzden Batı dünyasında fikri ve ahlaki -yani insani- değerler hızla çökmeye başlamıştır; 5. İslam dünyası da dahil Doğu’nun sorunu; a) yeni teknoloji ve bu teknolojiyi yürütmek için gerekli olan unsurların “ithal” edilmiş olması ve dolayısıyla gelişen bu toplumların geleneksel kültürleri ile organik bir uyum arzetmemesi, b) bu ülkelerde bağımsızlıktan önceki dönemde birçok düşünür, “Doğu maneviyatçı, Batı ise maddecidir, bunun için eğer Doğu, maneviyatından bir parça Batı’ya ihraç eder ve karşılığında Batı’dan bir parça teknoloji ithal ederse, dünyada herşey yoluna girecektir” şeklinde ifade edilen sloganı, popular hale getirdikleri için mesele daha da karmaşık bir hale gelmiştir; 6. bu ülkelerdeki kitleler, eğitilmemiş, cahil ve son derece tutucu kimselerdir ve gerek sağcı veya solcu, gerekse diktatörlük veya demokrasi taraftarı olsunlar -ki, bu hiç önemli değildir- aktif bir şekilde hükümetlerinin idaresinde etkin değildirler. Ancak bunlar, çağdaş teknolojinin artan maddi nimetlerinden istifade etmek istemektedirler, fakat onlar geleneksel hayat tarzlarına ve özellikle de olumsuz iş ahlaklarına kolaylıkla son vermeyeceklerdir. Nitekim, hiç değilse bu konuda kendileri ile aracı hükümetleri (broker governments) arasında bir iletişim olduğunu söylemek bile çok güçtür; 7. nihayet bütün bunların en önemlisi, gelişmenin dar görüşlülükle sadece maddi düzeyde algılanması sonucu, eğitime son derece az önem verildiği içindir ki, bu siyasi, toplumsal ve ahlaki durum gittikçe kötüleşmiş ve hatta giderek daha tehlikeli bir hale gelmiştir. Bağımsızlıklarını kazanmalarından bu yana, bu ülkelerde eğitim, a) temel olarak sömürgeci güçlere hizmet etmek maksadı ile sıradan (petty) devlet memurlarının yetiştirilmesini amaçlayan sömürge dönemi eğitiminin bir devamıdır. Bu sebeple, bu eğitim ne geleneksel kültür için gerçek bir temel, ne dehür ve çağdaş bir toplumda sorumluluk yüklenmek için gerçek bir öğretim sunar, b) dini kurumların geleneksel eğitim sistemi, gereği gibi ıslah edilmedikçe yok olmaları mukadderdir ve nitekim şu veya bu şekilde, bir çöküş içerisine girmiş bulunmaktadır, zira c) yeni teknolojik meslekler (mühendisler, doktorlar, ilim adamları) ihdas etmesi hasebiyle yeni eğitim, görünüşte, önceleri geleneksel eğitimin sahip olduğu her türlü makam ve itibarı bir daha iade etmemek üzere ondan çalmış bulunmaktadır. Sayfa 150 – 151

İşte İslam tarihinin en çarpıcı özelliği burada gözler önüne serilmektedir: Mu’tezile ve felsefi Şi’a gibi akılcı geçinen bütün fırkalar, düşünce alanında teorik düzeyde şaşılacak bir fikri serbestlikle davrandıkları halde, pratik konularda gelenekçilerle aynı paralale gelmişler ve hayatın teorik ve pratik yönlerini birbirlerinden tamamen ayrı alanlar halinde tutmuşlardır: Sayfa 171

Bir tanrı insanın ne aklına ne de kalbine hitap edior, ne de insan için bir değeler sistemi verebiliyorsa, böyle bir tanrı gerçekten “yok”tan da kötüdür ve “ölü” olmak onun için daha iyidir. Sayfa 224

RÉNÉ GUÉNON – MODERN DÜNYANIN BUNALIMI

Mart 12, 2009

RÉNÉ GUÉNON – MODERN DÜNYANIN BUNALIMI

Kitap Adı: MODERN DÜNYANIN BUNALIMI
Yazar: Réné GUÉNON
Çeviren: Mahmut KANIK
Yayın Evi: Hece
Tarih – Baskı: Mayıs 2005 – 1. Baskı

Arka Kapak Yazısı:

Modern dünya, bu ölümcül inişle uçurumun ta dibine mi inecek, yoksa Greko-Latin uygarlığının çöküşünde olduğu gibi sürüklendiği uçurumun dibine varmadan önce, bu defa da gene yeni bir diriliş mi olacak? Öyle görünüyor ki, yarı yolda duruş artık hiç mümkün değil. Ayrıca geleneksel öğretilerce verilen bilgilere göre KaliYuga’nın son safhasına, bu “karanlık çağ”ın en karanlık dönemine gerçekten girmiş durumdayız. Çünkü gerekli olan basit bir doğrulma değil, bütünsel bir yenilenmedir. Her alanda bir düzensizlik ve bir bunalım hüküm sürmektedir. Çok iyi biliyoruz ki onların zaferi ancak geçici ve görünüştedir. Hindistan’ın kutsal kitaplarınca bildirilen “kastların karışacağı, ailenin bile artık olmayacağı” o korkunç döneme gelmedik mi? Bu durumun gerçekten dünyanın bugünkü durumu olduğunu anlamak, her yerde İncil’in “umutsuzluk belası” dediği derin düşkünlüğü görüp saptamak için, insanın çevresine şöyle bir bakması yeterlidir. Hiçbir “iyimserlik” ya da “kötümserliğe” kapılmadan, onu olduğu gibi ele almak uygun olur. Çünkü, daha önce de söylediğimiz gibi, eski dünyanın sonu yeni bir dünyanın başlangıcı olacaktır.

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Bölümler ve Aldığım Notlar:

“Bu iki uygarlık arasında ortak bir ölçü bulmak nasıl mümkün olur? İnsan, içine girdiği bilmem hangi düşünceyle kör olmadıkça nasıl cüret eder de maddi üstünlüğün düşünsel çöküntüyü telafi edeceğini ileri sürebilir? Burada saf entellektüalite söz konusudur.” Sayfa 18

Eğer eylem normal alanın ötesinde bulunan bir ilkeye bağlanmıyorsa, sadece saf bir yanılsama olacaktır. Muktedir olduğu bütün hakikatini ve varoluşunu ve hatta tüm gücünü kendisindençıkardığı bu ilke, ancak düşüncede veya tercihen bilgide bulunabilir; çünkü bizzat bilgi ve bilgiye ulaşılan işlem hiçbir şekilde birbirinden ayrılamayacağından, aslında bu iki terim eş anlamlıdır veya en azından birbiriyle yakışır. (4)
4- Eylemin özü itibariyle geçici karakterinin sonucu olarak, gerçekten eylem alanında sonuçların daima kendilerini meydana getiren şeylerden ayrı olduklarını, oysaki aksine bilginin meyvesini bizzat kendisinde taşıdığını burada belirtmek gerekir. Sayfa 72

İşte modern çağın en çok göze çarpan özelliği budur: Ardı arkası kesilmeyen bir telaş, sürekli değişim ve bizzat olayların kendisiyle birlikte sürüklendiği, durmadan artan hız gereksinimleri… Bu, çokluk içinde dağılmadır. Öyle bir çokluk ki artık, artık hiçbir üstün ilke bilinciyle birleşemez. Ayrıca bu, bilimsel kavramlarda olduğu gibi, günlük hayatta da aşırılığa vurdulan bir çözümleme, sınırsız bir parçalanma ve insani etkinliğin, hala çalışabileceği tüm alanlarda,gerçek bir ufalanışıdır. İşte Doğuluların gözünden öylesine çarpıcı olan birleşim, (synthése) yeteneksizliği ve her türlü yoğunlaşma imkansızlığı da buradan kaynaklanmaktadır. Bunlar gittikçe artan bir maddileşmenin doğal ve kaçınılmaz sonuçlarıdır. Çünkü madde, özü itibariyle çokluk ve parçalanma demektir. Bu nedenle sırası gelmişken, ondan doğan her şeyin, bireyler arasında olduğu kadar toplumlar arasında da kavgalara ve her türlü anlaşmazlıklara yol açabileceğini söyleyeyim. Maddeye ne kadar dalınırsa, bölünme ve karşıtlık öğeleride o kadar çoğalır ve yaygınlaşır. Buna karşılık, insane saf maneviyata doğru ne kadar yüklenirse, ancak evrensel ilkelerin bilinciyle tam olarak gerçekleştirilebilen tevhide o kadar yaklaşır. Sayfa 73

Belirttiğimiz ruh hali, her şeyden once, eğer ifade yerindeyse, dini “küçültüp önemsiz gibi göstermek”ten, onu kıyıya atılmış bir şey haline getirmekten, ona mümkün olduğu kadar sınırlı ve dar bir yer vermekle yetinmekten, onu hayatın diğer geri kalan kısmı üzerinde hiçbir gerçek etkisi olmayan ve bir su geçirmez bir bölmeyle hayattan soyutlanan bir şey haline getirmekten ibarettir. Sayfa 107

Şimdilerde din, artık “ahlakçılık”tan başka bir şey değildir ya da en azından öyle gözüküyor ki hiç kimse gerçekten dinin ne olduğunu bilmek istemiyor; oysaki din apayrı bir şeydir. Sayfa 108

Bu incelemede, bizi ancak dolaylı yoldan ilgilendiren toplumsal görüş açısına özellikle bağlı kalmayı dşünmüyoruz; çünkü bu görüş açısı, temel ilkelerden oldukça uzak bir uygulamayı temsil etmektedir ve gene çünkü, ne olursa olsun, modern dünyanın yenide düzelmesi hiç de bu alanda başlamayacaktır. Bu düzelme işine gerçekten ters yönde gidilmişse, yani ilkelerden hareket etmek yerine, sonuçlardan hareket edilmişse, modern dünyanın ayağa kalkması, ister istemez ciddi bir temelden yoksun kalacak ve tamamen aldatıcı olacaktır. Bundan istikrarlı, kalıcı hiçbir şey çıkmayacak ve herşeye habire yeniden başlanacaktır. Çünkü herşeyden once temel hakikatler üzerinde anlaşmaya varma ihmal edilmektedir. Bu nedenle kelimeye en geniş anlamını vererek de olsa, siyasal olaylara bir çağın zihniyetinin basit dış göstergeler değerinden başka bir değer vermek bizim için mümkün değildir. Ama bu ilişki altında bile, modern kargaşanın belirtilerini tamamen susuşla geçiştiremeyiz. Sayfa 113

Eğer bundan bir abartma yaptığımız sanısına varılacak olursa, sadece çoğu insanların sözde dini inançlarının nelere indigendiğini görmek gerekecektir: Bunlar, hiçbir zaman kendilerine mal edemedikleri ve hiçbir zaman üzerinde en ufak bir şekilde kafa yormadıkları, ama belleklerinde tuttukları, okulda öğrenilen ve teyp gibi ezberlenen bilgilerdir; herkes gibi onlarda bu bilgileri fırsat oldukça, tekrarlayıp dururlar; çünkü onlar belli bir biçimciliğin birer parçasıdır; işte, onların din adı altında anlabildikleri her şey budur. Dinin bu şekilde “asgariye indirgenmesi”nden daha once söz ettik; söz konusu “lafçılık” (verbalisme) da dini bu şekilde asgariye indirgemenin son basamaklarından birini temsil eder. Sözde “inananlar”ın pratik maddecilik konusunda “inanmayanlar”dan hiçbir hususta geri kalmadıklarını, dini asgariye indirgeme işi açıkça göstermektedir. Ileride yine bu konuya döneceğiz, ama daha once, modern bilimin maddeci özelliğiyle ilgili değerlendirmeleri bitirmemiz gerekiyor, çünkü bu sorun değişik açılardan ele alınması gereken bir sorundur. Sayfa 134 – 135

Modern uygarlık gerçekten niceliksel uygarlık diyebileceğimiz bir ugarlıktır. Bu da, onun maddi bir uygarlık olduğunu söylemenin bir başka biçimi demektir. Sayfa 137

Modern uygarlık suni ihtiyaçların çoğaltılmasını amaçlar. Daha önce yukarıda da söylediğimiz gibi, sürekli olarak doyurabileceğinden daha çok ihtiyaç yaratacaktır; çünkü insane bir kez kendini bu yola kaptırdımı, artık o yolda durması pek güçtür ve hatta belirli bir noktada durması için hiçbir neden de yoktur. Sayfa 144

Hiç kuşku yok ki, kelimenin bütün anlamlarıyla gerçekten “şeytani” bir şey olan modern düşünce, bugün toplumdan soyutlanmış ve dağınık bir halde bulunan bu elemanların genel zihniyet üzerinde gerçek bir etki gösterebilmeleri için gerekli bağlantıyı elde etmelerini engelleme konusunda bütün olanaklarıyla çaba götermektedir. Sayfa 173 – 174

Bütün bu engelleri aşmayı ve her türlü maneviyata karşı olan çevrelerin düşmanlığını yenmeyi başaracak kişiler, kuşkusuz çok az sayıda olacaktır, ama bir kez daha tekrar edelim, önemli olan sayı değildir; çünkü biz burada, yasaları, maddenin yasalarından çok farklı bir alandayız. Öyleyse umutsuzluğa yer yoktur, ayrıca, modern dünya herhangibir felaket içinde yok olmadan önce, gözle görülür önemli bir sonuca çıkacak hiçbir umut olmasaydı bile, gerçek gücü şimdiki çağın çok ötesine uzaman bir işe girişmemek için geçerli bir neden olamaz. Cesaretsizliğe boyun eğme duygusuna kapılanların, bu alanda yapılacak hiçbir şeyin kaybolmayacağını ve kargaşa, yanlışlık ve karanlığın sadece görünüşte ve geçici olarak üstün gelebileceğini, kısmi ve geçici tüm dengesizliklerin büyük ve bütünsel dengeye katkıda bulunmak zorunda olduğunu, sonuç llarak Hakikatin gücüne karşı hiçbir şeyin üstün gelmyeceğini düşünmeleri gerekir.Onların şiarları, vaktiyle Batı’nın bazı tasavvufi (initiatique) kuruluşlarının benimsediği şu şiar olmalıdır: Vincit omnia Veritas (Hak her şeye galiptir!) Sayfa 176

ERGÜN YILDIRIM – HAYALİ MODERNLİK (TÜRK MODERNLİĞİNİN İCADI)

Mart 12, 2009

ERGÜN YILDIRIM – HAYALİ MODERNLİK (TÜRK MODERNLİĞİNİN İCADI)

Kitap Adı: HAYALİ MODERNLİK (TÜRK MODERNLİĞİNİN İCADI)
Yazar Adı: Ergün YILDIRIM
Yayın Evi: İz Yaynıncılık
Tarih – Baskı – Sayfa Sayısı: İstanbul 2005 – 1. Baskı – 222 Sayfa

Arka Kapak Yazısı:

Tarihsel gerçeklikten çıkan modernlik, bir öz olmaktan öte bir fenomendir. Hem de tarih ve toplum içine gömülerek görünüm kazanan, çeşitli kurumlara, teknolojilere, simgelere (anlamlandırma söylemlerine), bilme biçimlerine ve yaşama tarzlarına dönüşen bir fenomen. Oysa Batı-dışı toplumlarda ne endüstri devrimi yaşanmıştır ne de aydınlanma geleneğinin özgün bilimsel ve düşünce devrimleri. Modern toplum olmadan modernlikten bahsedilmektedir. Böylesi bir yerde hayali modernlik ortaya çıkar. Çünkü modernlik, modern toplumun bir karşılığıdır. Bu toplum biçiminin örgütlenmesi, ilişkileri, üretim biçimleri ve nesnel koşulları olmadan modernlikten bahsetmek mümkün değildir. Kısaca modern toplum olmadan modernite olamaz. Bu nedenle Batı-dışı toplumlarda modernlik, özgün tarihsel koşulların bir ürünü olarak ortaya çıkmayıp, aydın ve yöneticilerin önderliğinde geliştirilen bir hayaldir. Türkiye’ de de bunu gözlemlemekteyiz.

Elinizdeki kitap Türkiye’de modernlik projesinin niçin bir muhayyile olarak inşa olduğunu tartışıyor.

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Yerler:

Türkiye’de yakıcı sorunların kökeninde, modernlik ile ilgili algılayışların önemli bir yeri bulunmaktadır. Bu bağlamda modernli algılamalarının aydınlar/yöneticiler ve akımlar tarafından toplumsal kesimlere nasıl üretildiği/sunulduğu önem taşımaktadır. Modernlik geleneğin reddi midir, batıcılaşmak mıdır ya da ilericilik midir? Modernlik din karşıtlığıyla mı özdeşleşir, gelenek ve tarihin reddi manasına mı gelir yoksa bütünüyle Batı toplum değerlerinin koşulsuz kabulünü mü getirir? Hatta bu entelektüel algılama bazen somut simgesel anlamlara da indirgenmektedir. Örneğin örtünmek moderndışılık, başını açmak modernlik midir? Sayfa 8

Modernlik kavramının tarihsel kullanımları, bizlere önemli ipuçları vermektedir. Öodern kavramı ilk olarak Latince “modernus” biçimiyle V. yüzyılda, Hıristiyan özellikler taşıyan bu dönemi Roma ve pagan geçmişten ayırmak amacıyla kullanılmıştır. (1) 1585 yılında “modern”, 1588′de ‘modernist’, 1627′de “modernite’ (modernity), 1770 yılında da ‘modernleşme’ (modernization) kavramı ‘modern yapmak’ anlamında kullanılmıştır. XVIII. yüzyılın ilk yarısında ‘modernism’ ‘modernness’, ‘modernizer’ ve ‘modernize’ gibi kavramlarla karşılaşılmaktadır. XIX. ve XX. yüzyılda modern kavramı onaylayan ve yeterli anlamında pozitif bir çağrışıma sahip bulunmaktadır. Öte yandan, modern sözcüğü Latince ‘modus’ sözcüğünden gelip ‘ölçü’ anlamına gelmektedir. Sonuçta modern kavramı spesifik bir tarihsel bağlam içinde anlam kazanmaktadır. Yer, zaman, yerleşke, toplum, ülke, ulus devlet ya da yaşam alanı olarak “şimdi ya da son zamanlar”a refere eder. Bu çerçevede modernliğin içinde oluştuğu tarihselliğin mekanı Batıdır. (2)

(1) Habermas,J. “Modernlik: Tamamlanmamış Bir Proje”, Postmodernizm İçinde, haz: Necmi Zeka, (İstanbul: Kıyı yayınları, 1994), ss. 31-44

(2) King, A.D. “The Times and Spaces of Modernity”, (or Who Needs Postmodernism?), in global Modernities, Ed: M. Featherstone, S. Lash and R. Robertson, London: Sage Publication, (1997), ss. 108-124 Sayfa 17 – 18

Modern Proje, evrensel insanlık tarihi, ortak tekil dünya düşüncesi ve insan söyleminde bir tekil alan yaratmayı gerektirmektedir. (14) Bu yönüyle bütün çoğul okumaları dışlayan ve hegemonik bir tarih okuması geliştirerek buna göre insan yaklaşımını kurgulayan bir içerik taşımaktadır.

(14) A.g.e s. 11 Sayfa 23

Modernlik aynı zamanda bir gerilim alanıdır. Modernliğin karşıtlığı ve totaliterleşme ile çoğulculuk arasındaki bu gerilimde gizlidir. Modernliğin içinde taşıdığı söz konusu gerilim nedeniyle bir yandan “kontrol ve disiplin”, öte yandan “otonomi ve özgürlük” üzerinde inşa olmaktadır. (16) Bu bağlamda modernlik bir diyalektiğe sahip bulunmaktadır. Söz konusu diyalektiğin bir yanı özgürlüğe diğer anı ise disipline etmeye dayanmaktadır. (17) Modernliğin özgürleştirici boyutu bütün aydınlanmacı sosyalbilimciler tarafından coşkuyla selamlanmıştır. Marx, Hegel, Durkheim, Voltaire, Comte vs bunlar arasında yer almaktadır. Bu entelektüellerin Batı modernliğinin insanı özgürleştiridğine dair olan inançları tamdı. Halbuki modernitenin bir başka yüzü daha bulunmaktadır. Kontrol etme, disiplin etme, rasyonelleştirme ve yine Weber’in haber verdiği anlamsızlaştırma (ki buna büyü bozumu diyor). Kontrol ve disipline etme yönüyle modernite, öncelikle modern devlet aygıtı ve modern bürokratik yapılar aracılığıyla (Weberyen bürokrasi teorisi bunu temsil eder) bireyin bütün yaşam alanını kuşatır. Eğitimden dine, cinsellikten ekonomiye kadar bütün beşeri etkinlikler modern kurumlar ve bilgiler aracılığıyla düzenlenir. Foucault’un Hapishanenin Doğuşu ve Deliliğin Tarihi adlı çalışmalarında gösterdiği gibi, modern bilgi aracılığıyla modern kurumlar bedenlerimizi denetleyerek eğitirler. İktidar, sadece başkentlerde ya da üst politik yapılarda yoğunlaşmakla yetinmez. Gündelik yaşamilişkilerimizde en ayrıntılı alanlara kadar yayılır. Adorno, Horkheimer ve Marcuse gibi eleştirel teorinin öncüleri, insan yaşamını kısıtlayan ve özgürlüğü yok eden kontrol mekanizmalarını tartışmaya açtılar. Daha sonra 68 kuşağı sosyal bilimciler tarafından bu eleştirel, yeni bilim paradigmalarını gündeme getirdi: Kuhn, Foucault, Baumann, Walerstein, gibi isimler bu tartışmaları yen tarihsel durum içinde sürdürmeye başladılar.

(16) A.g.e. ss. 1-30

(17) Wagner, P. Modernliğin Sosyolojisi, Çev: M. Küçük (İstanbul: Sarmal Yayınları, 1996), ss. 26-28 Sayfa 24 – 25

Modernlik önemli açmazları içermektedir. Bu çerçevede Berger, modernliğin beş dilemmasından bahsetmektedir.

a. Soyutlama: Marx’ın yabancılaşma, Durkheim’in anomi, Weber’in rasyonelliğin hoşnutsuzluğu olarak adlandırdığı soyutlama olgusu, modern toplumların teknoloji ve bürokrasinin ürettiği ilişkiler içinde meydana gelmektedir. Bilinç düzeyindeki soyutlama, geniş insan deneyimleri açısından esaslı olarak suçun içinde olduğu duygu kalıpları ve düşünce formları inşa etmektedir. en basit davranış algılamalarında bile çarpıtmalara neden olmaktadır.

b. Gelecek:Modernlik, geleceği planlayan bir paradigmadır. Gelcek ulusal devletler tarafından beş yıllık ya da yedi yıllık planlar ile projelendirilir. Bu çalışmalarda dikkat çekici bir biçimde mühendislik, yaşamımızın en önemli anlatıcıları ve aktörleridirler. Endüstriyel “zaman mühendisliği” ile evdeki, militar stajistlerin planlamacılığı ve seks terapistleri arasında kudretli bir bağ bulunmaktadır.

c. Bireyleşme: Modern toplumlar içindeki kurumlar daha fazla soyut biçimlere dönüşerek içindeki insanları da birey haline getirirler. Bireyselleşme, anomiyi şiddetlendiren bir olgudur.

d. Liberalleşme: Modernleşme süreciyle birlikte bireysel ve kollektif yaşam daha fazla belirsizleşmektedir. bu süreçte hem libarelleşmenin neşelendirici boyutu hem de kaos terörü bulunmaktadır.

e. Sekülerleşme: Sekülerleşme dilemması, dinden gelen anlamlandırma ve umutlandırma kozmos algılayışının engellenmeidir. Kuşkusuz sekülerliğinde bir teodisi bulunmaktadır. Ancak bu teodisi dine göre oldukça zayıf çalışmaktadır. Din, bireylerin şüphe, acı ve üzüntülerini gidermek üzere güçlü bir anlamlandırma ve düzenleme todisi önermektedir. (20)

(20) Berger, “Toward of Critique of Modernity”, ss. 335-349 Sayfa 26 – 27

Modernliğin kara yüzünün bir başka gösterge alanı sömürgeciliktir. Batı-dışı modernlik bağlamında ortaya çıkan bu gösterge, derin toplumsal sorunları içinde taşımaktadır. Öncelikle Batı egemenliğinin tahakkümünü içermektedir. İkinci olarak Batı-dışı toplumların kendi gerçekliklerinden uazaklaşmalarını ya da kendilerine yabancılaşmasını içerirken, üçüncü olarak derin bir yoksulluk ve eşitsizlik içermektedir. Sayfa 28

Modernleşme kavramı ile modernleşme teorisi birbirinden ayrışır. Modernleşme teorisi ikinci dünya savaşı sonrası koşullara denk düşer. Yeni kurulan dünya düzeninin liberal değişim projesine karşılık olarak geliştirilir. ABD’nin Sosyalist Rusya’ya karşı geliştirdiği kalkınma projesinin sosyolojik ve politik kuramsallığını temsil eder. Liberal politikanın dünya egemenlik ilişkilerini düzenlemek için Marksizme alternatif geliştirdiği bir yaklaşımdır. ABD’nin bir liberal toplum mühendisliği inşasıdır. Başka bir ifade ileABD’nin emperyalist çıkarlarına hizmet eden ve yine ABD’li sosyolog Parsons tarafından geliştirlen bir kalkınma projesidir. (Robertson, 199; 38-39) Sayfa 31

Postmodern toplum, “bilgisayar, enformasyon, bilimsel bilgi, ileri teknoloji, yani bilim ve teknolojilerdeki yeni gelişmelerden kaynaklanan hızlı gelişme toplumudur”. (33)

Bir başka postmodernist düşünür olan Baudrillard’a göre modernlik sona ermiştir. Çünkü yeni teknoloji, kültür ve toplum biçimleri yeni bir postmodern çağ meydana getirmektedir. Bu çağda göstergeler ve medyanın çoğalması, sibernetiğin yarattığı sistemler ve sanat kültürü üzerinde yoğunlaşmalar bir çok postmodern temaya işaret emtketedir. (34) Baudrillard’a göre modern toplumun ürettiği toplumsallık sona ermiştir. Dolayısı ile yeni birt oplum biçimi olan postmodern topluma geçilmektedir. Bu toplumda farklılığa duyarlılık, bilgisel çeşitlilik, disiplinlerarasılık, gelenek ve mitolojinin keşfi, bireyliğin tolumsallığa önceliği, hipergerçeklik …öne çıkmaktadır.

(33) Kellner,N.”Toplumsal Teori olaran Postmodernizm, Der: M. Küçük, (Ankar: Vadi Yayınları, 1993), ss.227-273.

(34) A.g.e. ss. 227-258 Sayfa 34 – 35

Bu kavramın Türkiye’de uygulanan modernliğin analaşılması için önemli olduğunu düşünüyoruz. Çünkü modernlik, Türk toplum koşullarındaki biçimlenişde muhayyile (imagination) olarak öne çıkmaktadır. Modernlik, bir toplumsal muhayyile çerçevesinde işlevselleşmektedir. Entelektüeller, Cumhuriyetin inşa döneminde modernlik aracılığıyla yeni bir toplum tasarlamışlardır. Bu toplum tasarısı modernitenin bilim, akıl, doğa ve toplum anlayışı üzerinde temellenmektedir. Güçlü idealler ve hayaller taşımaktadır. Türkiye’de sosyologlar ortak bir toplum bilincine saip olarak bu tasarıyı gerçekleştirmeye çalışırlar. Sosyologlar, aydınlanmacı bir bilim disiplini olarak modern akıl ve bilim anlayışına dayalı bir oplum projesi için gerekli bilgileri sağlayan bir etkinlik olarak önem kazanır. Bu bağlamda sosyoloji, bir modernite bilimi olarak hayali modernliği inşa eden en önemli bilimdir. hayali modernliğin bilimidir. Sayfa 42 – 43

Batı-dışı toplumlarda ne endüstri devrimi yaşanmıştır ne de aydınlanma geleneğinin özgün bilimsel ve düşünce devrimleri. Modern toplum olmadan modernlikten bahsedilmektedir. Böylesi bir yerde hayali mpdernlik ortaya çıkar. Sayfa 43

Batı-dışı toplumlarda modernlik, özgün tarihsel koşulların bir ürünü olarak ortaya çıkmayıp, aydın ve yöneticilerin önderliğinde gelişrilen bir muhayyiledir. Sayfa 43

Toplum müendisliği, gelecek gelecek toplumun insan beklenti ve arzularına göre önceden tasarlanarak düzenlenmesi (55) etkinliğidir.

(55) Bauman, Modernite ve Holocaust, s. 100 Sayfa 44

Türkiye’de modernlik bir toplum mühendisliği olarak yapılanmaktadır. Bütün Türk entelektüelleri, Cumhuriyetin kuruluşuyla beraber yeni bir toplum tasarımı geliştirmeye çalışmaktadır. Bu toplum, gelecekte saklıdır. Sayfa 44

Hayali modernlik bir ideoloji ve ütopyadır. İdeoloji ve ütopya tolumsl bağlamdan kopuk bilgilerin oluşturduğu bir sistemdir. Bilincin, realitede olmayan bilgilerle çarpıtılmasıdır. Ütopya ise buna ek olarak bir gelecek umudu içermektedir. Örneğin Türk modernliğinde soyut Türk, millet tasarımıyla milliyetçilik ideolojisi yapılmaktadır. Yine millet egemenliği kavramı, soyut iyimser duygular içermektedir. Çünkü milletin egemenliği merkezde elitlerin atamayla oluşturdukları bir yapıdır. Halkın seçimine ve onayına gitme gibi bir somutluk içermediği halde halk yüceltisi yapılarak halkçılık ideolojisi ortaya çıkmaktadır. Batı modernlğinden aktarılan hukuksal, politik, eğitsel vb değerler ve kurumlar halka aktarılmaktadır ve bu da halkçılık ideolojisiyle yapılmaktadır. Oysa ütopik/soyut halktan/milletten öte somut halk, elitlerin gözünde cahil, bilgisiz ve geri kalmıştır. (Örneğin Yakup Kadri’nin Yaban adlı romanı ya da Reşat Nuri’nin Çalıkuşu ve Yeşil Gece adlı romanlarında bu kurguyu görebiliriz.) Sayfa 45

Modernlik, bu elitler cemaati/toplulğu aracılığıyla yorumlanarak Türk toplumuna taşındığı için, modernlikte elit bir kimliğe bürünmektedir. bu nedenle modernlik, uzun süre halka yabancı bir fenomen olarak süregelir. Çevrenin kültür ve bilgi dünyasına uzak kalır. Sadece kentlerin belli semtlerinde ve elitlerin etkin olduğu dvlet kurumlarında temsil edilir. Sayfa 47

Milliyetçi modernlik ve İslamcı modernlik okumaları, modernliği ruhanileştirme ve yerelleştirme arayışları olarak “modernliğin sürekliliği yorumu”nu örneklemektedirler. Ancak bu modernlikler içinde de kimi kopuş boyutları bulunmaktadır. Örneğin gelenek ya da din modern paradigmalar içinde yorumlanarak, belli kopuşlara davetiye çıkarmaktadır. Belki buna “modernlik içinde süreklilik taşıyan bir değişme” dememiz daha doğru olur. Başka bir ifade ile Hobsbawm’dan yaralanarak (69) “geleneneğin modern icadı” diye tanımlayabiliriz. Bu bağlamda çok partili sistemem geçildiği dönemde gelenek ve dini, modernlikle telif etme çabası öne çıkmıştır. İslamiyet ve geleneksel kültür eniden yam yana durmaya başlamıştır. Demokrat Parti çizgisi, modernleşme çabalarını böyle bir modernlik algısı içinde sürdürmüştür. Kopuşçu modernlik yorumundan vazgeçilmiştir. Adeta Gökalp’ın 1918 yılında geliştirdiği “Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak” tezi yeniden öne çıkmıştır. Bundan dolayı, CHP eliti buna tepki göstererek “karşı devrim” tanımlamasını yapmıştır.

(69) Hobsbawn, E. “İventing Tradition” in the İnvention of Tradition, Ed: E. Hobsbwan, Treiger, (Cambridge: University of Cambridge Pres, 1993), ss. 1-15) Sayfa 50 – 51

İslamcılık modern paradigmayla iki yönlü bir ilişki içinde olmuştur. Bir yandan modernlik perspktifiyle İslam’ı yorumlarken, öbür taraftan da İslam kültürü ve kavramlarıyla modernleşmeyi yorumlamaktadır. Sayfa 58

İslam ve modernlik ilişkisi kurulurken temel kaygı, avrupa’da üretilen modernliğin, olduğu gibi uygulanmasından korunmak amacıyla din kalıplarına dayalı modern yorumlar yapmaktır. Batı modernlğini, İslamiyet’ten alınan birtakım yaklaşımlarla okumaktır. Elmalı Hamdi Yazır da söz konusu kaygıyı şöle dile getiriyor: “Bizi Avrupa kalıbına dökmek, onların şeklini vermek ve onların içinde eritmek için çalışmak bir sapıklık, fakat Avrupa’yı bizim kalıbımıza dökmek ve içimizde eritmek için çalışmak aksine bir vecibe demektir…” (12)

(12) Elmalı, H. “Felsefede Teceddüt ve Avrupa Kültürü”, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi İçinde, Haz. İsmail Kara, (İstanbul Kitabevi Yayınları, 1997), ss. 546-563 Sayfa 59

Ziya Gökalp, toplumsal sorunları türkçülük akımı içinde yer alarak tartışmakta ve milliyetçi perspekitifi temel almaktadır. Gökalp’ın bakışı çerçevesinde milliyetçilik yaklaşımı, modernlik yorumunda dominant bir perspektif olarak işlemektedir. Ona göre, başlangıçta “milliyet silahı” Osmanlılığa ve İslamlığa karşı kullanıldı. Müslüman son devleti olan Osmanlı, milliyetçilik “mikrobu” ile parçalandı. Ancak artık bu “mikrop İslamların lehine dönüyor”. Çünkü yaşadığımız tarihsel dönem millietçiliğin geçerli olduğu bir çağdır. Artık kavim, ümmet, devlet, aile, sınıf vs. hepsi de milliyetçiliğin yardımcılarıdır. Modern dönemin en kudretli gücü milli düşüncedir. (33)

(33) Gşkalp, Z. Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, (İstanbul: İstanbul İnkılap Kitabevi, 1950) s.57, 58 ve 60. Sayfa 68

Son yıllarda gündeme gelen modernleşme ve batılılaşma ayrımını Gökalp, daha 1917-1918 yıllarında yapmaktadır. Modernliğin Batının her şeyini alıp dönüşüme uğramak demek olan batılılaşma olmadığının altını çizer. Modernleşmenin “maişetçe ve şekilce Avrupalılara benzemek değildir” diyerek, modernleşmeyi Batılılaşmadan ayırır. Din ve milliyet kimliğimizden doğan moral değerlerin bizde de olduğunu ve bunların “aletler ve fenler” gibi Batıdan alınmaması gerektiğini vurgular. (38) Özellşkle “hars ve medeniyet” yaklaşımında bu konuyu daha geniş olarak tartışır.

(38) A.g.e ss. 12-13 Sayfa 69 – 70

Gökalp’a göre Türk harsı edebiyat, musiki, mimari, hat, nakış vs. parçalardan oluşur. Tekke şiirleri, halk masalları, aşık destanları, mani ve türkülerden oluşan edebiyat bu harsın temelidir. (39) Harsta bir milletin uyum ve dayanışması gizlidir. Türkün lisanı, ahlakı, sanatı, dini ve ailevi hayatını görürüz burada. (40)

Medeniyet bilgiye, fenne ve tekniğe dayalı olarak gelişen bir birikim olarak görülmektedir. Medeniyetin bir toplumdan diğerine geçebilecek bir milletler arasılığı bulunduğu ve Şark medeniyeti İslam medeniyeti olmadığı gibi, Batı medeniyeti de Hıristiyan medeniyeti değildir, dmektedir. (41)

(38) Gökalp, Z. “Hars ve Medeniyet” , Haz: Ş. Beysanoğlu, (Biyarbakır: Diyarbakır Tanıtmave Turizm Derneği Yayınları, 1972) ss. 3-4

(40) Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s. 36

(41) A.g.e. ss. 25-29-36 Sayfa 70 – 71

Gökalp, Türkleşmek ve İslamlaşmak arasında bir çatışmanın olmadığı ve bu yaklaşımlarla modernleşme arasında da bir karşıtlıktan söz edilemeyeceğini ileri sürer. Her üç yaklaşımın, “modern bir İslam Türklüğü” inşası için birbirini tamamlayan önemli unsurlar olduğu görüşündedir. Bu görüşünü, “Türk milleti Ural-Altay ailesine, İslam ümmetine, avrupa beynelminelliğine mensup” bir toplum tahayyülüyle projelendirir. (45)

(45) Gökalp, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, ss. 12-13 Sayfa 72

…, bir modernleşme tarzı olark Batıcılık, top yekun bir toplumsal ve politik değişimi öngörüyordu. Cumhuriyet döneminde bu modernlik projesi, resmi yaklaşımın en öenmli parçalarından biri haline geldi. Bu proje, Türk toplumunun değişme yönünü modern uygarlığa kilitleyerek seferber ediyordu. Gelenejsel toplumsal dokular, din ve gelenekler tarihsel birikim “toplumsal ilerleme” ye engel olarak algılandığı için kimi kez “gericilik” olarak tanımlandı. Modernliğin bu Batıcı tarzı, bazen uç noktalara kayarak, Göle’nin bir saptamasında belirttiği gibi kendi gündelik yaşam alışkanlıklarını bile Batılı bir gözle yorumlayarak “alaturka” tanımlamasını geliştirdi. (50) Bu tanımlama, kendi geleneğine karşı derin bir yabancılaşmayı içermektedir.

(50) Göle, Batı-Dışı Modernlik Üzerine Bir İlk Desen, ss. 57-64 Sayfa 75

Tek parti döneminde uygulanan tekil modernlik deneyimini modernlikle özdeşleştiren Berkes, bu deneyim dışında yer alan modernlik arayışlarını gericilik olarak tanımlamaktadır. Gelenkle, tarihle ve din ile uzlaşan çok partili süreç ile gündeme gelen modernlik arayışını reddetmektedir. Evrenselci fransız aydınlanmasına dayanan ve geleneğe karşıklık üzerine kurgulanan bir modernlik okumasını temel bir ön kabul olarak benimsemektedir. Sayfa 95

Buradaki seküleriz tezi, temelde modernliğin aydınlanma hareketinde içkin olan gelenek ve modernlik karşıtlığını, aynen Türk toplumuna transfer etmektir. Türk toplumunun farklılık vurgusu, tekil modernliğin laiklik algılayışını meşrulaştırmak içindir. Batı modernliği, sekülerizm modelinde katı bir gelenek karşıtlığı içinde yorumlanır ve bu yorumun geçerliliği Türk tolumunun özgürlükleri üzerinde temellendirilmek istenir. Pratikte ise bu modernlik okuması, devletin dine her çeşit müdahalesini onaylayıcı bir rol üstlenmektedir. Sayfa 97

Mardin’e göre Türk modernliğinin siyasal gelişimi incelendiği zaman, muhalefetin “devlete ihanet” ve “bölücülük”le itham edildiği görülür. İttihat ve Terakki bu suçlamayı rakiplerine karşı yaptı. Cumhuriyet dönemi modernlikte de aynı tutum deva etmektedir. Örneğin TPF (Terakkiperver Fırkası) ve SF (Serbest Fırka) aynı iddialarla suçlanmıştır. Osmanlıdan tevarüs eden bu siyasal kültür, seçkinlerin modernleşmeci politikalarını engelleyen ve protesto eden tüm davranışlar bu suçla yargılanmışlardır. Bazen de bölücülük suçlamasıyla muhalefet tasfiye edilmiştir. Hatta Marksist Türk aydınları da bu geleneğe bağlı kalarak sınıfın varlığını reddeden organik bir Türk toplum idealini savunurlar. (43) Örneğin sol milliyetçilerin çıkardığı Kadro dergisindeki modernlik çağrısında bu yaklaşım oldukça yaygındır.

(43) A.g.e. ss. 180-183 Sayfa 106

Mardin’in analizini dikkate alırsak, bu iki parti aracılığıyla Türkiye’de iki modernlik biçimi temsil edilmektedir. Bir yandan egemen olarak tekil, evrimvi, gelenek karşıtı, merkeziyetçi ve tepeden inmeci modernliğin anlatımı olarak CHP bürokrat eliti bulunmaktadır. Öte yandan ise gelenekle modernliği gelenekle uzlaştıran, liberal değerlere açık ve çevreyi öenmseyen bir modernlik anlatımı olarak Demokrat Parti vardır. Türkiye’deki modernlik arayışları bu iki modernlik bağlamında biçimlenerek devlet düzeyinde çeşitli temsillere yönelmekte ve meşruiyet kazanmaya çalışmaktadır. Çünkü devlet geleneğimiz varlığın en öenmli meşruiyet kaynağıdır. Modernliğin varlık kazanma meşruiyeti de yine burada saklı bulunmaktadır. Dolayısıyla çatışmalar, temelde modernlikler arasında yürümektedir. Bu da Kemalistlerin yansıttığı gibi modernliği kabullenme ve reddetme bağlamında sürmeyip, modernliği okuma biçimleri arasında devam etmektedir. Kısaca bürokratik modernlik ile demokratik modernlik biçimi arasında süren bir çatışmadır bu.

Modernliğin reel boyutu kentleşmenin arttığı, sanayileşmenin yaygınlaştığı, ulaşım yollarının çoğalarak kent-merkezle bağların güçlendiği DP döneminde oluştu. Bu nedenle DP toplum dönemi, DP politik modernleşmesine iyi bir karşılık verdi. Aşağıdan yukarıya doğru, bir modernlik süreci başladı. Merkeziyetçi modernlik çözülmeye uğradı. Modern toplumda modernlik söylemi ideolojik mülahazalardan sıyrılmaya yönelerek bürokratik modernlikten demokratik modernliğe geçildi.

Örgütsel tutum olarak merkeziyetçilikle ve kültürel dil olarak sekülerizmle özdeşleştirilen bir modernlik yaklaşımı, Mardin tarafından derin bir eleştiriye tabi tutulmaktadır. Böylece, modernliğe ilişkin farklı bir perspektif önerilmektedir. Ayrıca, Türk modernleşmesinin aynı zamanda önemli yapısal özelliklerle belli bir uyum içinde olduğu ve toplumsal mirasın izlerini üzerinde taşıdığını öene sürlür. Ancak bu miras, Mardin tarafından modernleşmemnin merkeziyetçi, otoriter vb. olumsuz tutumlar içermesinin nedeni olarak da gösterilir. Örneğin, sivil toplumun bu mirasda yer almaması ya da farklılıkların “fitne” olarak algılanması, bunlar arasında sayılmaktadır. Sayfa 109 – 110

Baykan Sezer, bir modernleşme biçimi olarak batıcılaşmanın Osmanlı Doğu siyasetinden kopmayı ifade ettiğini vurgulamaktadır. Cumhuriyet modernliğinin bunu çok iyi temsil ettiği görüşündedir. Çünkü ona göre Cumhuriyet Batıcılığı, bütünüyle Osmanlı eleştirisi/reddiyesi üzerinde inşa olmaktadır. Osmanlı olan her şey kötüdür. Cumhuriyet, bu kötülüklerden uzak durarak varlığını sürdürmektedir.. Eleştiriler, Osmanlının ortaçağ kalıntısı bir ümmet toplumu olduğuna ilişkindir. Buna karşın cumhuriyet kendisini modern bir ulus devlet ve ulus toplum olarak tanımlar. Yine Osmanlı, ortaçağ kalıntısı teokratik bir düzen olduğu ve çağdışı (modern-dışı) olduğundan dolayı geri kalıp yıkılmaya mahkum olduğu öne sürülür. Oysa Cumhuriyet, modern uygarlığa göre yapılanan bir devlet olarak ulus devlettir. Sonuçta Cumhuriyet Osmanlıya ait olan teokrasiden uzak dururken, Osmanlı resmi dininden uzak durmayı tasarlayarak inancını da Orta Asya şamanizmiyle ilişkilendirerek yorumlamaya yönelir. (64)

Osmanlının herşeyini inkar, resmi dini olduğu varsayılan anlayışından da uzak durmak amacıyla seküler bir milliyetçiliğe gidilir. Bununla Batı uygarlığının/modernliğinin bütün kapılarının açılacağı düşünülür. Laikleşme, Osmanlı siyasetini inkarın bir parçasıdır. Nimetullah Öztürk gibi yazarlar, bu konuları sosyoloji içinde tartışırlar. Orta Asya Türklüğü ile İslamiyet arasında sorun varmış gibi gösterirler. (65)

(64) Sezer, B. Türk Sosyolojisinin Ana Sorunları, ss. 202-203
(65) A.g.e. s. 41 Sayfa 115

Baykan Sezer’e göre modernleşme, hiçbir biçimde Batı modelinde bir toplum inşa çabası değildir. Çünkü Batının Doğuda “kendi benzeri asalak ve sömürgeci toplumların yaratılmasında hiçbir çıkarı yoktur”. Dolayısıyla modernleşme, Batı-dışı toplumlara Batının dayattığı ilişkiler egemenliği içinde çalışma adıdır. (69) Onun yaklaşımında modernlik, Batı egemenlik ilişkilerinin kabulü sonucu toplumlarda yaşanan köklü siyasal ve kültürel dönüşümlerdir.

(69) Sezer, B. Doğu-Batı Çatışması ve Marxizme, Türkiye günlüğü Dergisi, sayı: 15, Ankara, (1991), s. 5-9 Sayfa 117

Pozitivizm, bir modern bilgi düzenidir. Bu nedenle, ülkemize modernleşme süreciyle birlikte girmiştir. Osmanlı aydınları, modernliği politik, askeri ve teknolojik sorunların üstesinden gelmenin önemli bir yolu olarak algıladıkları bir tarihsel dönemde, modern bilgi tarzı olarak pozitivizm de önemli bir ilgi konusu olmaya başlamıştır. Nitekim Türk enteletüelleri, Batıdaki pozitivistlerle hem kişisel dostluk ilişkilerini geliştirmişler hem de entelektüel bir bağ kurmaya çalışmışlardır. Örneğin Mustafa Reşit Paşa, Şinasi ve Mithat Paşa pozitivizmin Fransa’daki temsilcileriyle ilişki kurmuşlardır.1853 yılında A. Comte, Sadrazam M. Reşit Paşa’ya bir mektup göndererek, Paşa’yı “pozitif din”e davet etmiştir. Comte, Mustafa Reşit Paşa’ya Osmanlı devletinin bütünlüğünü sağlamak için “Allah yerine insanlığı geçirerek, daha iyiye ulaşılacağını” söylemektedir. Ayrıca, pozitivistler Osmanlının parçalanmasına karşı çıkarak, Mithat Paşa’nın temsil ettiği iç politikayı desteklemişler ve Osmanlıyı Rusya’nın iddialarına karşı korunması gereken bir ülke olarak düşünmüşlerdir. (24) Böylece pozitivizm, bir bilgi söylemi kadar bir siyasal söylem olarak da işlevselleşmiştir.

Yine türk modernliğinin Meşrutiyet yıllarında Beşir Fuat, Ahmet Şuayb, Rıza Tevfik, H. Cahit Yalçın, Ahmet Rıza gibi aydınlar pozitivmin derin etkisinde bulunmaktadırlar. (25) Örneğin, Beşir Fuat materyalist /pozitivist bilim yaklaşımını savunan Büchler’in “Madde ve Kuvvet”ini tercüme edip yayınlamış; Ahmet Şuayb “Ulum-u İktisadiye ve İçtimaiye”yi çıkarmış ve Ahmet Rıza da Comte’un sosyal statik ve sosyal dinamik kavramlarından ilham alarak siyasal pozitivizmin “düzen içinde ilerleme” ilkesini, Osmanlının ünlü ittihat ve Terakki partisine aktarmıştır. (26) Beşir Fuat XIX. Yüzyıl pozitivizminin etkisinde olan bir diğer önemli aydındır. Madde ve kuvvetin, doğayı oluşturan iki ana unsur olduğuna inanıyordu. Beşir Fuat ile beraber pozitivist etki (biyolojik metaryalizm olarak) Abdullah Cevdet başta olmak üzere, çoğu İttihatçı arasında yaygın bir düşünceydi. Artık insan hayatı, dinsel bakışlardan arınık bir biçimde salt biyolojik süreçlerle anlatılıyordu. Toplumun gelenkesel evren yaklaşımı terk edilerek, biyoloji kuramlarına dayalıpozitivist evren anlayışı benimseniyordu. (27)

(24) Korlaelçi, M. Bazı Tanzimatçıların Pozitivistlerle İlişkisi, Tanzimat’ın 150. Yıldönümü Uluslar arası Sempozyumu içinde, (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları,1994), ss. 25-43

(25) Ülken, H. Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, (İstanbul: Ülken Yayınları,1992), s. 148

(26) Çelebi, N. Sosyoloji ve Metodoloji Yazıları, (Ankara: Anı Yayıncılık, 2001), s. 3

(27) Mardin, Ş. Jön Türklerin Siyasi Fikirleri, (İstanbul: İletişim Yayınları,1989), ss. 45-50 Sayfa 128 – 129

Erken Türk modernliğinin sosyolojisinde, toplum imgesi hakikat olarak geliştirilirken, toplum ile ilgili bilgiler de seküler bir tutum benimsenerek üretilmelidir. Hakikat olarak dinsel kategori yerine toplum kategorisi yerleştirilmeye çalışılmakta, bilim olgusuda sosyoloji aracılığıyla seküler bir bakış açısıyla yorumlanmaktadır. Sosyologlar, benimsedikler pozitif yaklaşım aracılığıyla bilgiyi bütün dinsel özelliklerinden arındırarak yorumlamaktadırlar. Toplum, nesnel dünyanın gözlemsel olgu alanlarından biri olarak algılanmakta ve her çeşit metafiziksel kaynaklardan arındırılarak tanımlanmaktadır. Toplum imgesi, kutsallıktan uzaklaşarak yeniden üretilmektedir. Bu sosyolojik tutum, sosyolojik pozitivizmin toplum algısıyla birebir örtüşen bir tasarımdır. Sosyolojinin Cumhuriyetin oluşum yıllarında ürettiği bilim paradigmasında, dinsel olguya yönelen bu yaklaşım büyük ölçüde Cumhuriyet ideolojisinin benimsediği laiklik ilkesiyle uyumluluk taşımaktadır. Sayfa 137 – 138

Sosyolojik bilgi, Türkiye’de sosyologlar tarafından toplumunun yaşadığı modernleşme sürecine uygun bir anlam çerçevesine yerleştirilen bir düzenleme ve bütünleştirme epistemolojisidir. Biginin belli egemenlik ilişkilerinin ürünü olarak ortaya çıkmasına (65) paralel olarak, sosyolojik bilgi deTürk modernleşmesinin yeni egemenlik ilişkilerine katkıda bulunmak üzere işlevselleşir. Yeni devletin seçkinleri, modern toplum modelinin ülkemiz için en önemli çıkış yolu olarak görmektedirler. Sosyolojide bunun bilimsel gerekçelerini, nedenlerini ve anlamlarını sağlayan önemli bir bilimdir. Bir bilim kadar, bir perspektif ve bir bakış tarzıdır.

Türk sosyolojisi daha ilk ortaya çıkış yıllarından itibaren toplumsal değişmeyi yönlendirmek üzere çeşitli bilgileri üreten bir bilim olarak düşünülmüştür. “Düzen içinde değişme” perspektifine uyumlu olarak sosyoloji bilimi hem inkılapçı hem de muhafazakar bir bilgi sistemi olarak tanımlanmıştır. Örneğin Ahmet Şuayb’a göre sosyolojinin gelecekte daha mükemmel bir tolpum biçimini kurabilmesi için, öncelikle inkılapçı bir boyut taşıması gerekmektedir. Öte yandan, toplumsal düzenin istikrarını koruyabilmesi amacıyla da sosyolojinin muhafazakar olması önemlidir. Bu çerçevede toplumsal gelenekler aşamalı olarak değişmeli ve yenilenmelidir. Ulusun vahşetten kurtulup uygarlaşarak ilerleyebilmesi için, bu değişim zorunludur. Ancak bu ilerlemeci toplumsal değişimin belli bir kararlılık ve süreklilik içinde yürümesi şakttır. (66)

(65) Tuna, K. Batılı Bilginin Eleştirisi, (İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1993), s. 108

(66) Şuayb, Devlet ve Cemiyet, ss. 54-71 Sayfa 145

Osmanlı toplum düzeninin parçalanması sonucunda ortaya çıkan yeni politik ve toplumsal düzen, en temel mesele olarak yeni kimliğin inşasıyla karşılaşmıştır. Sosyologlar, bu yeni kimliği ulus devlet politik paradigması bağlamında üretmek üzere çeşitli sosyolojik yaklaşımlar geliştirler. Sosyal bilimciler, hayali modernlik perfpektifine dayalı olarak yeni bir politik yaklaşım ileri sürerler. Siyasi alan, sosyoloji aracılığıyla öodern olarak tasarımlanır.

Batı sosyolojisi Fransız ihtilali ve sınıf çatışmalarının doğurduğu karmaşaya son vermek amacıyla, yeni bir toplumsal düzen önermişti. Nitekim ilk sosyologlardan Saint Simon, yazdığı kitaba “Avrupa Toplumunun Yeniden Düzenlenmesi” adını verirken, A. Comte da “düzen içinde ilerleme” diyordu. Durkheim ise solidarizm teziyle bireysel ve sınıfsal çıkarlara yer vermeyen dayanışmacı bir toplumsal proje geliştiriyordu. Sosyolojinin başlıca hedefi, 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren giderek çoğalan ve çeşitli hoşnutsuzluklara yol açan kentli işçi sınıfnın düzensizliğini gidermeye çalışmaktı. (1) Yine sosyoloji, devlet merkezli bir bilim olarak biçimlenerek modern toplumsal dönemin politik bir yapısı olarak ulus devleti inşa ediyordu.

(1) Sosyal Bilimleri Açın, (İstanbul Metis Yayınları,1996) s. 25 Sayfa 149 – 150

Toplumsal değişmelerin ilkelerini öğreterek toplumsal bir düzen tasarlamaya yardımcı olan sosyoloji, ikili bir işlev görmektedir. Hem bir bilim olarak aydınlara yol göstermekte, hem de bir özne olrak olaylara karşı belli bir tutum almalarını sağlamaktadır. Kısaca sosyoloji, çözülen Osmanlı toplumundan modern bir toplumu inşa etmenin kanunlarını vazeden bir araç-bilimdir. Türkiye’nin siyasal hayatına yön veren aktörler, Cumhuriyetin ilanıyla belli bir siyasal tercihte bulunmuşlardır. Artık çeşitli siyasal arayışlara son verilmiştir. Türkiye, Batı siyasal egemenliği paralelinde yeni dengelere göre konumlanmıştır. Bu gelişmeler sosyoloji çalışmalarını da etkiler. Sosyoloji, genel bir siyasal arayışın peşinden koşmaktan vazgeçerek, yeni kurulan devletin ideolojisine göre biçimlenmeye başlar. Milli devlet ideolojisini savunma misyonunu üstlenir. Ulus devlet projesine uygun bir biçimde politik bir kimlik bilinci geliştirir. Bu bilinci bireylere ve topluma tanıtarak toplumsallaştırır. Nitekim ders kitapları aracılığıyla vatandaşlık bilgisine dönüşerek etkiniliğni sürdürür. Be çerçevede lise ve öğretmen eğitim programına alınan sosyoloji dersleri, Cumhuriyet halk partisinin ilkelerine göre düzenlenerek beklenen fnksiyonu yerine getirir. (4)

(4) Ergin, O. Türk Maarif Tarihi, Cilt:5, (İstanbul:1977), s.1786 Sayfa 150 – 151

Halkçılık toplumsal-politik kimliği pekiştiren bir söylemdir. Bir aydın hareketi olarak toplumu vurgular. Siyasal egemenliğin toplumsal kesimlerle paylaşımını dile getirir. Halk, ekonomik farklılıkları reddeden ve öznel bir bütünlükle benzerlikler taşıyan uyumlu bir topluluktur: “Türkiye’de ‘Halk’ ünvanını yalnız bir sınıf, inhisarı altına alamaz. Zengin olsun fakir olsun herkes halktandır. Halkın içinde sınıf imtiyazları yoktur.” (18)

(18) Gökalp, Z. Hükümet ve Tahakküm, Küçük Mecmua, Aralık 4, (1992) Sayfa 157

Türkiye’de devlet, cemaatçi bir yorumlamayla “fertlerin teşkil ettiği milli cemaatin göze görünen şeklidir”. İnsan da “içtimai insan” olarak, devletin çıkarları karşısında şahsiyetini feda eden (21) varlıktır: Hakikat olan “içtimai insan”, yani cemiyet içinde yaşayan fertlerdir. Bu “içtimai insan”, şahsi ve müşterek olmak üzere iki menfaate sahiptir. Cemiyetin hayatını muhafaza eden, müşterek menfaatlerdir. Bunu içtimai insan karşılar. (22) Cumhuriyetin cemaat devleti, her şeyi kazanmak için önerdiği insan, çalışmayı “içtimai bir vazife” olarak telakki eder. Çalışmak, ancak toplum içinde ve toplumun milli servetini arttırmak amacıyla yapılır. (23)

Devlet, millete dayandırılarak, toplumsal bir temelle meşrulaştırılır. Böylece, siyasal alan dini değerlerin dışına (sosyolojik bilgi aracılığıyla) çıkarılarak, sekülerize edilmesi sağlanır:

“Hakimiyet milletindir, devletin istimal eylediği nüfuz ve velayet ancak milletten sadır olup milletin iradesiyle kendisine intikal ederse meşru’ olur… Hizmet-i umumiyeden hçbiri yoktur ki ondan devletin nüfuz ve sultası tamamen mefkud oldun. Zira bir taraftan an’ane kuvveti, bu kadar cezri bir inkılaba mani olur. Diğer taraftan devlet, hatta yalnız millet namına emir eylemeğe bir bir, yine emir etmekte bir devamıdır. Devlet ise bütün efradıyla ve bütün uzuvlarıyla milletin tamammiyetinin bir tezahürü ve ifadesi demek olduğundan bütün faaliyetleri himaye ve teşvik eylemek için lazım gelen esvafa tamamen haizdir.” (24)

(21) İnan, A. Medeni Bilgiler, (Anklara: TTKY, 1930), s. 48

(22) A.g.e. ss. 75-76

(23) İzzet, M. Yeni İçtimaiyat Dersleri, (İstanbul: Maarif Bakanlığı, 1928), ss.177-178

(24) A.g.e. ss.14-15 Sayfa 158 – 159

Aydınlarımız bilgisel modernleşmeyle beraber paradigmal bir bunalım içindedirler. Bu sebeple bir yönüyle geleneksel Müslüman toplumun özelliklerini yansıtırken, öbür yönüyle de modernleşmenin özelliklerini yansıtmaktadırlar. Cumhuriyetin kuruluşuna önderlik eden bu bilgi aktörlerinin çoğu, yaşamlarının yarısını Osmanlı döneminde geçirmişlerdir. Bir ayaklarıyla geleneğin, bir ayaklarıyla modernliğin içindedirler. Bu nedenle kişisel yaşamlarında olduğu kadar, fikirlerinde de derin çelişkiler bulunmaktadır. Örneğin, Gökalp solidarizm kelimesini kullanmasına rağmen, tenasütçülüğün içini İslam’daki cemaat formunun dayanışmacı ilkeleriyle doldurur. Nitekim, Şerif Mardin’in de belirttiği gibi, Gökalp, Durkheim’e kendi toplumunun kalıplarıyla yaklaşmış ve İslam’ın ümmet fikrini tenasütçülükle sürdürmüştür. Ümmetin birleştiricilik rolü, tenasütçülük yaklaşımıyla milliyetçilik içinde sürdürülmüştür. (28)

Sosyoloji, başlangıçtan itibaren toplumsal birliği sağlama görevini üstlenmiştir. Bunu, toplumdaki sınıf çatışmaları, devlet, vatan ve asker düşmanlığı gibi doğal olmayan çatışmaları engelleyerek sağladığını iddia etmektedir. Örneğin bu amaçlar gerektiğinde ailenin mesleğe, mesleğinde devlete kendisini feda edebileceğini söylemiştir. (29) Millet, vatan ve halk söylemlerini cemaat bakışıyla işleyerek, devlete bütüncül bir kimlik kazandırmaya çalışmaktadır. Cemaat bakışının baskınlığı nedeniyle, bu kavramlar çoğu kez aynı anlamlarda kullanılarak birbirinin yerine geçebilmektedir. Ayrılık, farklılık, çeşitlilik, bilimsellik… hep reddedilerek buna karşı her şeyde birlik aranmakta ve bu da modernliğin tekil toplum projesine denk düşmektedir. Savaş, çözülüş, bozgun ve mağlubiyet anaforundan çıkan bir toplumun aktörlerinin böyle bir sosyolojik yorumlamaya yönelmelerinden daha doğal bir şey olamazdı.

(28) Mardin, Din ve İdeoloji, İstanbul, İletişim Yayınları, 2. Bas. (1983, ss. 109-110

(29) Gökalp, Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak, s. 32 Sayfa 161

“Dinimiz içtimai hayatımızın en mefkurevi bir tecellisi gibi var olagelmekte idi. Dini hayat ile dünyevi hayat arasında hiçbir ahenksizlik yoktu… Nüfusumuzun değişmesi, harpler, felaketler, zaruretler… gibi hadiseler hayat kavgasını hem sıklaştırdı hem de güçleştirdi. Bunun neticesi olarak mutlak ve müsbet ilimlerin, fikirlerin istilasına uğradık… Eski müesselere karşı tenkit başladı. Kudsi akidelerimiz sarsılırken, bunların ilahi bir tecellisi olan dini megkurelerimiz de bozuldu. Zannediliyoduki din yıkılıyor. Halbuki ahlak, edebiyat, her şey, bütün cemiyet yıkılıyordu. Hakikatte ise cemiyet değişiyordu.” (1)

(1) Baltacıoğlu, İ:H. Dini Hayat, (İstanbul:1334), s33 Sayfa 164

Modern düşüncede hakikat, dini alanın dışında aranmaktadır. Bu alanlar bazen insan zihni, bazen tarih, bazen madde, bazen de toplum kabul edilmiştir. Modern sosyoloji, hakikatin temelini toplumda arar. Zihni kategorilerimizin toplumsal alanın kolektif bilinciyle biçimlendiğini söyler. Doğru ve mutlak bilgiyi de burayla temellendirir. Bu bağlamda dini düşünceyi sadece açıklamakla kalmaz, aynı zamanda yerini topluma terk etmesini ister (postmodern sosyoloji artık bu tutumu terk etmeye yöneldiğini de hatırlamamız gerekiyor). Ona göre toplum her şeyin ölçüsüdür. Hakikatin dayandığı özdür. Sayfa 167

Toplumsallık temelinde yorumlanan din, izafi bir olgu olarak ele alınır. Din toplum tarafından belirlendiğine göre, toplumdan topluma değiştiği söylenir. Bu nedenle bütün insanlar için müşterek bir din olmadığı belirtilir. (17) Ancak ne kadar ilginçtir ki bu söyleme rağmen sosyologlarımız; Batılı modern sosyolojinin kalıplarıyla İslam’ı okumakta ve kendi toplmlarının farklılığını düşünerek Hristiyan sosyoloji kalıplarıyla hareket etmekten kaçınmamaktadırlar.

(17) A.g.e. s. 109 Sayfa 170 – 171

Topçu’ya göre modernleşme ile beraber taklitçilik başlıyor. Ülkemizde insanlara sunulan kitap, yöntem, program vb. bütün etkinlikler modern Batıdan aktarmadır. Hatta okul binalarımız bile taklittir. Politik rejimimiz de öyle… Oysa hükümdarlık kurumu divanı, kanunnamesi vs. ile bize aitti. Bizim tarafımızdan yaratılmıştı ve bize ait özelliklerimizin ürünüydü. (1) Halbuki bütün bunların temelinde yatan kültür, geçmişten mayalanarak ,nşa olur. Bunun bilincinde olmayan aydınlar, inkılap diyerek “soysuz ve şuursuz bir anarşizme” neden oldular. Bu aydınların inkılap üzerine felsefeye, sosyolojiye ve tarihe dayalı bir bakış açıları olmadığı için modernliği (Batıyı) taklide yöneldiler. (2) Modernleşme çabasında olan aydınlar, bilimi de almaya çalışırken bir müze malı gibi “bohçalar ve mahfazalar” içinde aldılar. Bilim özelinde modernlik “cemiyetin hayatiyetiyle alakasız b,r antika eşyası gibi” alındı .(3)

Ona göre Türkiye’nin milli varlığını çürüten faktörlerin başında, üç asırdan beridir süren modernleşme taklitçiliğidir. Bu taklitçilik benliğimizi ve kişiliğimizi yok etti. İnsanlarımızın bilinç dünyasında aşağılık duygusunu yarattı. Artık içimizde bizden olmayan unsurlar daha fazla bulunmaktadır. Bunlar hayatımızı ve bedenimizi denetimleri altına alıyorlar. Bu yabancı unsurların esirleri haline geliyoruz. Modern Batı ile artan etkileşimimize paralel olarak Batının “örfleri, zevkleri ve müesseseleri” hızla topraklarımıza akmaktadır. Avrupa ve ABD’den gelen her şey adeta ilahi alemden geliyor gibi hemen benimsiyoruz. (4) Böylece modernlik, “yabancı” bir unsur olarak Batdan bize gelerek bizleri kendisine köleleştiren bir olguya dönüşmektedir.

(1) Topçu, N. Yarınki Türkiye, 3. Baskı,(İstanbul: Dergah Yayınları,1978), s. 30

(2) A.g.e. ss. 66-67

(3) Topçu, N. Büyük Sanayi, Kültür ve Medeniyet İçinde,(İstanbul: Dergah Yayınları,1998), ss. 174-178

(4) Topçu, N. Ahlak Nizamı, 3. Baskı(İstanbul: Dergah Yayınları,1997), ss. 122-123 Sayfa 198 – 199

Topçu’ya göre sanaileşme süreci ile beraber insanlar köyleri ve tabiatı terkederek kentlere dolmakla bir çok şeyi kaybetmektedirler. Bizde de köyden kente göç, kentleri üretim yeri değil Pazar yerlerine çevirmektedir. Avrupa fabrikalarından üretilen malların tüketimini getiren sömürge pazarlarıdır bunlar. Kente gelen anadolu çocuğu her şeyi satmaya çalışıyor. Aslında bir “parya”ya dönüşüyor. Bu kentlerde anadoluya yabancı vatanlara, dinlere, dillere bağlı toplumların “medeni hizmetkarlarına” dönüşüyor. (9)

(9) Topçu, Yarınki Türkiye, ss.47-48 Sayfa 201

Topçu, Batının bilimde ilerlemesine rağmen ahlakta geri kaldığı ve bu nedenle Batının iyi şeylerini alıp ahlakından uzak durmamız gerektiği biçimdeki söylemi reddeder. Ona göre bu söylem “adi ve amiyane müşahade” ürünü olan düşüncelerdir. (17) Çünkü bir asırdan fazladır yavaş yavaş içimize sızan Batı tekniği, bize yabancıdır. Bu tekniği biz yaratmadığımız gibi, onu “emanet bohçalar” içinde aldık. Yaratmanın zevkini yaşamadan, tekniği çocukların heveslerini tatmine yarayan oyuncaklar olarak gördük. Medeniyetin satın alınabileceğini sandık. Bu nedenle hazır aldığımız teknik, onu aldığımız sahibinin çıkarlarını temsil ederek benliğimize bir bıçak gibi saplandı. (18)

(17) A.g.e. s. 30

(18) Topçu, “Teknik ve Kültür”, ss. 1-11 Sayfa 203

Eskinin yanlışlarından kurtulmak için bütün geçmişi yıkmak, pireden kurtuluş için bütün yorganı hatta bütün evi yakan hizmetçinin durumuna benzer. Maziyi inkar edenler, yaşadıkları ülkenin coğrafya ve tarihinde yeri olmayanlardır. Değişim adına bunlar yapılmaktadır. (25) Oysa gelenek milletin ruhuna uzun geçmişi nedeniyle sinen, kutsalı temsil eden ve bin yıllık tarihe dayanan bir kuvvettir. Toplumumuzun temel unsurunu oluşturan ve büyük kitlelerin bağlandığı bu kuvvettir. Bu yapının derin köklerinde medeniyet ve kültürün kaynağı olan ruh bulunmaktadır. (26)

(25) Topçu, N. Mazimizi Unutmayacağız, Hareket Detrgsi, sayı:59, Büyük Fetik içinde, (İstanbul: Degah Yayınları, 1968 ve 1998), ss. 91-93

(26) Topçu, Yarınki Türkiye, ss. 66-67 Sayfa 206

ALİ ŞERİATİ – MEDENİYET VE MODERNİZM

Aralık 31, 2008

ALİ ŞERİATİ – MEDENİYET VE MODERNİZM (*)

Kitap Adı: MEDENİYET VE MODERNİZM
Yazar Adı: Ali ŞERİATİ
Çeviren: İsa ÇAKAN
Yayın Evi: Yeni Zamanlar Yayınları
Tarih – Baskı – Sayfa Sayısı: Kasım 2005 İstanbul – 2. Baskı – 208 Sayfa

(*) Benim Notum-2: Kitapta iki bölüm ve altı başlık var. Alıntılardan önce bu bölüm ve başlıklar belirtildi.

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Yerler:

Birinci Bölüm
Kültür, Medeniyet, Sanat ve Modernizm

Medeniyet ve Modernizm

1-Aydın: Bu her gün kullanılan bir terim olup, gerek toplumumuzda, gerek bütün dünyada sık sık duyarsınız. Aydının gerçek anlamı nedir? Kimlere aydın deriz? Aydınlar kimlerdir ve yaşadıkları toplum içindeki rolleri ve sorumlulukları nelerdir? Aydın, belli bir tarihi yer ve zaman diliminde kendi insani mevkiinin bilincinde olan kimsedir. Bu bilinç ona, sorumlu bir insan oluşun yükünü yükler. Halkına, zihni, içtimai ve devrimci faaliyetlerde önderlik yapması gereken kendi kendinin bilincinde sorumlu bir kimsedir o.

2- Asimilasyon: Bu müslüman ve batılı olmayan bütün ülkelerin karşılaştıkları zorluk ve gerilimlerin kökünde yatan bir kelimedir. Bu terim, bilinçli veya bilinçsiz olarak bir başkasının yaşayış tarzını taklit etmeğe başlayan bir kişinin davranışları için kullanılır. Bu hastalığa yakalanan hernagi bir insan, kendi kökenini, milli, kültürel ve karakterini çizen özelliklerini unutur; hatırlarsa bile onlara karşı korkunç bir nefret duyar. Bütün sosyal bağlarından koparak düşünüp taşınmadan, kayıtsız-şartsız kendini bir başkasını taklit etmeğe koyuverir. Kendinde keşvettiği ayrıcalık ve büyüklüğü elde edeceği görüşüyle, nefretini çeken belli bir kültür ve topluma olan bağlılığından dolayı, içinde görmeğe başladığı şu iğrenç unsurlardan kurtulmaya çabalar.

3- Alinasyon (Yabancılaşma): Basitçe, kendi benliğini unutma,i farkında olmama veya benimsememe demektir. Yani, kişi benliğini kaybeder ve içinde bir başka veya kişinin olduğunu sezer. Bu, ciddi bir sosyal manevi hastalıktır. “Alinasyon”un varlığı çeşitli durum ve şekillerde ortaya çıkar ve birçok faktöre bağlıdır. Sayfa 10 – 11

Biz müslümanlar, Asya ve Afrikalıları etkileyen korkunç ve daima var olan bir alinasyondur. Bu, teknolojinin neden olduğu alinasyon değildir. Biz, makinenin kötü ruhuna kapılmadık. Burada makine yok. Bürokrasi zaten yok. Sınırlı bir kadrosu olan birkaç yönetim kurumu kimseyi aline edecek durumda değeildir. Ne de, burjuvazi bizi aline edebilecek aşamaya çıkabilmiştir. Fakat, pençelerinde kıvrandığımız, tamamen farklı, çirkin ve tehlikeli bir şeydir: “Kültür alinasyonu”. Sayfa 17

Proje şudur: Dünya üzerinde yaşayan herkes homojen olmalıdır. Aynı hayatı yaşamalı, aynı düşünmelidir. Fakat, uygulamada bütün milletleri aynı düşündürmem mümkün değildir. Bir millet ve bir adamın ahlak ve yaşayışını hangi unsurlar belirler? Yukarıda defalarca sıraladığımız, tarihi, dini, kültürü, geçmiş medeniyeti, eğitimi ve gelenkeleri bir insanın, umumşyetle bir milletin ahlakını ve kişiliğini oluşturan yapısal unsurlardır. Bu unsurlar, bir toplumdan diğer topluma değişir. Avrupa’da bir başka, Asya ve Afrika’da bir başka şekilde ortaya çıkarlar. İşte bütün bunların aynı olması gerekir. İnsanları tek bir düzeye getirmek için, dünya milletlerin farklı ahlak ve düşünceleri bulundukları yerde yok edilmeli ve belli bir modele göre yeniden şekillendirilmelidir. Hangi modele göre? Model Avrupa’dan gelir ve bütün Doğu’lu, Asya ve Afrika’lılara nasıl düşüneceklerini, nasıl giyineceklerini, nasıl arzulayacaklarını, nasıl üzüleceklerini, evlerini nasıl kurup, sosyal ilişkilerini nasıl düzenleyeceklerini, nasıl tüketeceklerini, görüşlerini nasıl ortaya koyacaklarını ve son olarak nasıl ve neyi seveceklerini gösterir. Çok geçmeden, modernleşme adıyla bütün dünyay yeni bir kültürün sunulduğunu farkettik. Sayfa 26 – 27

Öyle bir halk meydana getirdiler ki, kültürünü bilmez fakat onu hemen aşağılamaya kalkar; dininden zerre kadar haberi yoktur, fakat, kötüler durur. Basit bir şiiri anlayamaz, ama onu eleştirmek için dil uzatır. Tarihini anlamaz, lanetlemye hazırdır. Öte yandan, Avrupa’dan ithal edilen her şeye karşı hayranlığını belirtecek kelimeler bulamaz. Evet, işte önce dininden, kültüründen, kökeninden koparılmış, sonra da bunların hepsini horlayan bir insan meydana geldi. Avrupalı’dan daha aşağı oluduğuna inanmıştı. Böyle bir inanç aklında kökleşince, bütün gayreti ve arzusu kendisini yalanlamak, kendinden gördüğü bütün bağları koparıp atmak, nasıl olursa olsun horlanmayan ve tepeden bakılmayan bir Avrupa’lı gibi olmak ve sonunda “Allah’a şükür! Artık bir Doğu’lu değilim. Bir Avrupalı’nın düzeyine erişebilmek için yeteri kadar modernleşebildim” diebilmek için olacaktı.

Ve, avrupa’lı olmayanlar modernleştikleri düşüncesiyle mutluyken, Avrupa’lı kapitalist ve burjuva, artık ürününün tüketicisi yapabildiğinden dolayı, kölelerine gülümsemektedir. Sayfa 36 – 37

Medeniyet ve Kültür

Medeni refah araçlarına sahip olan insan medeni değildir. Medeniyet insanın yücelme merhalelerinden ibaret bir merhaledir. Medeniyet, her kabiliyetin onda açılıp gelişebileceği elverişli bir ortamdır. Medeni insan da böyledir. Yani bu ortam onda bulunduğu zaman medenidir. Elbette mutlak medeniyetten söz edilemez. İnsan, kabiliyetlerinin geliştiği oranda medenidir. Öyleyse medeniyet gözle görülen bir şey değil, zihni bir hal’dir. Medeniyeti gözle görülebilir nesnel bir şey telakki edenler için fertlerin servetleri, üretim-tüketim hayatı, apartman ve bunun gibi dış görünüşler önemlidir. Oysa medenileşme, ruhi bir hal, manevi ve fikri bir yükselme derecisidir. Dolayısıyla medeniyeti, fertlerin düşünce, görüş arzı, duyuş ve bilgi düzeylerinden anlamak mümkündür; buna göre Hint medeniyeti, amerikan medeniyetinden aşağı olmayan bir medeniyettir.

Eğer medeniyet düşüncesinde bu yaklaşımı uygularsak ve bizim aydınlarımız da medeniyeti insanın tekamül sürecindeki bir gelişmesi olarak ele alırsa insanları medenileştirmek için -şu andakinden- ayrı bir yöntem seçerlerdi. Sayfa 39 – 40

Konfüçyüs’e, “Tolumun kaderi senin eline verilirse onu düzeltmek ve iyileştirmek için ne yapardın?” siye sormuşlar. Konfüçyüsün verdiği cevap şu olmuştur: “İlk işim isim ve kavramları değiştirmek olacaktı. Çünkü toplum, isim ve kavramları yanlış tabir etmek ve kullanmakla bozulur.” Sayfa 40

Max Müller şöyle der: “Kelimelerin yanlış ve bozuk kullanılması önce edebiyatta, sonra da ahlakta hastalık doğurur; çünkü bozuk bir kelime ve yanlış bir deyim giderek yaşamanın bir parçası halini alır.” Mesela bizde yarı arapça bilenler önce lügatın, sonra da ahlakın bozulmasına neden oldular. Bunun çin, “cehl-i mutlak, ani mutlak cahillik, yüksek düzeyde fakat yarı bilgin olmaktan iyidir, ama yarı alim olmak kötüdür, çünkü böyle bir kişi ne bilginlerin, ne de cahillerin safında yer alır.” demişlerdir. Sayfa 41

hegel, halkın kendi kaderini kendisinin tayin etme hakkını elinden alan siyasi ve içtimai düzen, aynı zamanda o halkın yaratıcı gücünü de öldürür der. Bir başka deyişle, sömürgeciler, nereye ayak basarlarsa, halkı kendi kültürel muhtevasından yoksun bırakır ve kültürün meydana gelmesini sağlayan bütün unsurları yok eder ki, bu yapıcı unsurlardan biri de hükümet ve siyasi kurumlardır. Sayfa 45

… kendine, kendi özüne dönüş ve kendi halkına saygıyı içeren akımlar, sömürgeciler tarafından hurafelere dönüş, eski vahşi dönemlere özenme ve gericilik olarak tanımlanmaktadır. Sayfa 45

Demek ki iki ırkımız var. Biri kültür ve medeniyete sahip olan ırk diğeride kültürsüz ırk. Kültür yaratamayan ırk, taklit aşamasında olsa bile medeniyete ulaşmasına imkan yoktur. Bu tezi savunanlar, kızılderilileri ve zencileri göstererek bunların hiçbir zaman bir kültüre sahip olmadıklarını öne sürmektedirler. Sami ırkından gelenler ise geri ve kötü bir kültüre sahip olmuşlardır. Tabii Arya ırkının doğu kanadı ile batı kanadı arasında da önemli bir fark vardır. Doğu kanadından olan kavimler, batı kanadından olan kavimlere göre daha aşağıdadır.

Şüphesiz ki, gerçek bilimsel olgular karşısında bu ırkçı nazariyelerin hiçbr değeri yoktur. Bilginler tarafından yalnızca Alexis Carrel’in ırkların ıslahı teorisi bugün üzerinde durulmaya değer görülmemektedir. Bunun hangi oranda gerçek payı taşıdığı benim araştırma alanım dışındadır. Ama benim işim, size bunları bütün çıplaklığıyla tanıtmaktır. Bu nazariyeler ve düşünceler, çağdaş Avrupa medeniyetini yansıtır. Bir başka yararı da vardır, size bu düşünürlerin ve sözde bilim adamlarının hangi derecelere düştüklerini daha yakından göstermektedir. Sayfa 63

Biz hem sosyolojide, hem de psikolojide kendimiz yeni ve toplumumuza uygun nazariyeler geliştirmeliyiz. Bu alanda Avrupalıların mütercimleri olduğumuz sürece iyi bir sosyolog ya da iyi psikolog olmamız mümkün değildir. Sayfa 83

Kurtarıcı Bekleyen Sanat

“Kendine dönme fikri” bugün öyle bir şeydir ki, bunu büyük zorluklarla bazı ülkelerde şimdi suçlamalardan kurtulmak için bir fiyat ödemeye hazırlanmaktadırlar. Kendine dönme, artık batıl inançların, donmuş geleneklerin ve fanatikliğin yeniden ortaya çıkması ve kaba, mahalli gelenkelere dönüşle aynı anlama gelir olmuştur. Sayfa 97

Herkes, zayıflığından, ahlaksızlık ve saçmalıklarından dolayı zavallı Batı’yı suçluyor. Kendisi gibi olmayı öğrendiğimiz yabancı kimdir? Bugün gördüğümüz manzara, Batı’yı taklit etmemekten kaynaklanmaktadır. Buna Batı’yı bilmemek sebep oldu. Batı’nın bilinçli taklitçileri olmuş olsaydık, belki artık Doğu’lu olmayabilir, ama hiç olmazsa “bir tür Batılı” olabilirdik; gel gör ki şimdi bir hiçiz. Sayfa 100

Görevlerin en kötüsünün ve rollerin en şerlisinin bugünkü dünya insanının ellerine terkedildiği şu ortamda, sanat başka bir durumda olacak değildir. Ama sanatın rolü bu durumun tam tersi olmalıdır. Öte yandan, mutlak gerçek ve güzellik daima yanlış ve tersinden anlaşılmıştır. Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin dediği gibi, “eğer piyasada, tedavülde kalp bir para görürsen, bil ki, alışveriş aracı olarak kullanılmış olan bir altın para da olagelmiştir.” Kimse bayağı bir kalp para yapmaz, fakat altından bir kalp para yapar.

Bu misal açıkça gösteriyor ki, insanı din, sanat ve felsefeyle aldatırlar; demek yine bu yollarla uyanıp bir insan olacağız. Benimle dostlarım arasındaki ilişki, bizden farklı düşünen düşmanın kullandığı bir bahanedir. Bir gerçek kötüye kullanıldığı zaman, ondan elimizi eteğimizi çekmemiz mi gerekir? Yoksa, tam tersi, bu kötüye kullanıma karşı savaşmak mı? Düşman bu silahla silahlanmış. bundan dolayı, gerçeğe bağlı kalıp, onu korumamız gerek. Eğer, “boş ver, sen de” dersek, düşman kazanacak, bizse kaybedeceğiz.

Tarik gösteriyor ki, bir şeyin kötüye kullanılması umumiyetle din adına yapılmıştır; şimdi ise sanat adına yapılıyor. Bunun için, sanatın gerçek yönünü öğrenmemiz gerekiyor. Bu hemen halledilmesi icab eden bir mesele, çünkü sanat bu asırda zamanımızın tamamını kapsıyor. Bu durum, benim düşünce tarzımla bağdaşmıyor. Ama, sanatın yüksek bir seviyeye varması için geçmesi gereken aşamalardan biri. Sayfa 102 – 103

Sanat “o”nu arıyor, endüstri ise “bu”nu. Endüstri, tabiatta var olup, insanın erişebileceği şeyi bulmaya çalışıyor ve buluyor. Sanatın aradığı ise bunun tam zıddı. Yukarıda söylediğim gibi, insan olmayanın peşinde. Sayfa 115

İkinci Bölüm
Aydın, Entelektüel ve Peygamber

Nereden Başlayalım?

Eğer bir kimsenin yolu hak, sözü gerçekse onu aydın saymıyorlar. Sorumluluğunu müdrik olacak, aleyhinde gelişen kötüleme ortamına ve çeşitli kesimlerden gelen karşıt hücumlara göğüs germesi gerekecektir. Toplumsal mevzularda ve hatta ferdi meselelerde iki kimse arasında çıkan görüş ayrılığını gidermek ve müşkilleri halletmek için ortaya atılan kişiler, ihtilaf sahibi taraflara ayrı ayrı bazan da tam tersi şeyler konuşuyorlar. Oysa iyi niyetli insanlar ateşe körükle gitmezler, yakınlaşmayı temin etmek ve anlaşmazlığı gidermek için çalışırlar. Bunların usulü ise diğerlerinin tam tersinedir. İyi insanlar iki güç, iki kutup arasında binbir aldatma, plan ve komplo ile meydana getirilmiş kopukluğu giderir, yeribe hoşgörü, yakınlık ve anlayış tesis ederler. Sayfa 129 – 130

… esefle görmekteyiz ki, günümüz eğitim düzeninde gençlerimiz, duvarları göklere yükselen ve adı “üniversite” olan istihkamlarda eğitim görürler, ama kendilerini halktan ayırırlar, asiller gibi özel arabalarıyla dolaşırlar ki halk onları tanımasın, kendi parasıyla yetiştirdiği düşünürlerle temas kurmasın ve aydınlanmasın. Oysa birbirinden kopmuş iki kutup arasını bulmak, birbirinden nefret edercesine uzaklaşan düşünce ve eylem arasını kapatmak entelektüel aydının sorumluluğu idi. O, köprü kuracaktı. Toplumun çatısını yeniden kurmak isteyen aydın, düşünce ile uygulama arasındaki uçurumu doldurmak zorundadır. Sayfa 131

Tarihi yanlış tesbit etmek, tarihin facialar hikayesidir. İslam toplumlarında nice zamandan beri Avrupa’ya gönderilen bir aydının, bir doktorun tıp tahsil edip ülkesine dönmesi ve ülkesinde doktorluk yapması gibi kendisindende toplumu aydınlatması beklenmiştir. Bu yalnız İslam toplumlarında değil, diğer Üçüncü Dünya ülkelerinde de böyle olmuştur. İşte, doğuda ve İslam toplumlarında bu çarpık görüş ve tesbit, kendi ülkesinin tarihini değiştirecek güçte ve yetenekte olan sayısız dahiyi, ülkesini batı seviyesine ulaştıracak kişiyi böyle bir fırsattan mahrum bırakmış, onu kurban etmiştir. Uzun yıllar boyu nice duygular, vicdanlar ve nice düşünceler bu yanlışca tarif edilen aydınların ortaya ttığı görüşlerle, getirdikleri mesajlarla yok olup gitmiştir. Sanılıyordu ki, toplumun kurtuluşu bu aydınların peşine takılmakla mümkün olacaktı. Bu alanda nice savaşlar verildi. kavgalar yapıldı ve her hengamenin sonunda tutturulan bu yolun yanlış olduğu bir kere daha görüldü. Netice, yine umutsuzluk, nefret, sorumlulktan kaçma, kendi köşesine çekilme, mistik hayat, varoluşçu oyunlar vd.. Ve yeniden aynı hikaye, yeni bir mesaj. Yine saptırılmış bir amaç, yine gerçek sebepleri gösterilmemiş bir kavga başlar, güçler toplanır. Dehalar ve kuvvetler bunun savunması için harcanır. Yine sonuçta ortaya çıkan koskocaman bir hiç… Sayfa 142 – 143

Bugün gibi hatırlıyorum. Doğduğum şehir Meşhad’de ilkokulumuzda henüz yeni aydınlanmış bir resim öğretmenimiz vardı. Gece gündüz bütün uğraşısı gördüğü boşlukları resimlerle doldurmaktı. Resim öğretmeni olduğu için de herşeye resim açısından bakardı ve ona göre İran halkının kurtuluşu, resim sanatının İran çapında yaygınlaşmasıyla mümkün olacaktı. Şöyle diyordu bize: “-Ressam fırçasının boyasıyla halkının sefaletini çizer.” Bu tezden hareket ederek bize verdiği bütün resim ödevlerini bu konulardan seçerdi. Onun ilk aşamada verdiği modelde sokakta birlikte oynayan ve karşılıklı özgür ilişkiler içinde olan bir kız ve bir erkekti. İkinci ve üçüncü aşamalardaki modelleri de ortaokul ve üniversitede birlikte ve özgürce davranan kız erkek karışımı hayatın tesviriydi. Onun geliştirdiği nazariyeye göre, eğer kadın ve erkek bir arada eğitim görürse, eğitim seviyeleri eşit olacağından uzun süre birbirlerini tanıyacak ve mutlu bir aile kuracaklardı. Esasında bizim resim öğretmenimize göre, batının yegane kalkınma sebebi, toplumda kadın-erkek ilişkilerini yoğunlaştıran, pekiştiren eğitim kurumlarının ve sosyal hayatın olmasıdır.

Şimdi de toplumumuzda birçok yazar ve entelektüel, aynı teraneyi tekrarlamaktadır. Onlara göre doğunun ve özellikle İslam toplumunun geri kalmışlığının yegane sebebi cinsi hayata kıyulan kısıtlamalardır. Bu görüşün yaygınlık kazanması sonucunda kız çocuklarıyla babaları, erkek çocularla annelerinin arası açıldı. Bu çatışma özellikle körüklenmektedir. Aslında cinsi alanda özgürlük ve serbest yaşama kavgası ve düşünceleri çok daha başka kavgaları ve amaçları gizlemektedir. Cinsi hayat üzerindeki kısıtların kalkması ve özgürlüklerin elde edilmesiyle 1955 – 1965 yılları arasında yani tam 10 sene gibi kısa bir zaman zarfında kozmetik tüketimi de 500 misli arttı. Tabii batılı kozmetik imalatçılarının karı da 10 sene içinde 500 misli arttı.

Bu savaşın, kadın haklarının, cinsi özgürlüklerin ne için savunulduğunu görüyor musunuz? Sayfa 144 – 145

Kültürümüzü bulup çıkarmaya çalışırsak şunu söyleyebiliriz: Yunan kültürünün esasında felsefe, Roma kültüründe askerlik ve sanat, Çin ve Hint kültüründe tasavvuf ve mistizm varken bizim kültürümüzün temelinde ve kaynağında İslam vardır. Yani bilginlerimizin, özelliklerimizin hislerimiz, örf ve adet ve ideallerimiz ile dünya görüşümüz ve toplum olarak benimsediğimiz ideallerin toplamına kültür diyorsak, bütün bunların temelinde İslam yatmaktadır. Bu, her ferdin kültür adı altında menevi nefes almasını ve sürekli olarak belenmesini sağlar. Gerçek bir aydın, toplumun, yığınların vicdanına inmeli ve bu kültürü hissetmelidir. Gandi bunu hissetmeseydi Hint toplumunu böyle güçlü bir dinamizme sürükleyemezdi. Sayfa 154

Hıristiyanlığı İslamla karıştırmak aydınlığa sığmaz. Bir filozof bütün dinlere aynı gözle bakabilir, ama bir aydının buna hiçbir zaman hakkı yoktur. Sayfa 155

Bir İslam aydını kesinlikle tam bir İslami bilgiye sahip olmalıdır. ancak bu bilgiye sahip olduktan sonra çağında bilginlerin ne gibi bir faciaya düştüklerini sezer ve onların dehalarının ve yeteneklerinin, işe yanlış başladığından dolayı heba olduğunu anlar. Sayfa 155

Batılı aydınlar, hatta birçok doğulu aydın, hırisityanlık, budizm ve buna benzer dinlerin ruhları gerçeklerden kopardıklarına, insanları hayattan uzaklaştırıp metafizik ideallere bağladığından dolayı eleştirmektedirler. Oysa İslam kültrü, tamamiyle bu dinlerden ayrıdır ve büyük bir dinamizm yüklüdür. Eğer bir aydın İslam ile diğer dinler arasındaki bu çelişkileri göremezse hepsini bir kefeye koyar ve büyük bir yanlışa düşer. Bazı aydınlar da, hristiyanlıkta protestanlığın yaptığı gibi İslam içinde birtakım reformların gerektiğini düşünürler ve bunu savunurlar. Oysa İslam’ın hiçbir reforma ihtiyacı yoktur; bizim esas çaresizliğimiz, derdimiz de bunun bir türlü aydınlar tarafından böyle kabul edilmemesidir. Nitekim İslam’ın yalnızca adalet ve önderlik ilkeleri toplumu dinamizme götürmek için yeter ilkelerdir. Sayfa 156

Mazlum İnsanların Derdiyle İlgilenen Bir Müslümanın İzlenimleri

Bu bölümden alıntı yapmamışım :D

Muhammed (s.a.v.)’in Yüzü

Din koyuculuk görevine atandıktan (Allah tarafından değil tabii olarak) hemen sonra ve gecikmeksizin; bu yol göstericilerin kralların saraylarına doğru yönelmeleri ve toplum içindeki görevlerine kralların koruyuculuğu altında başlamaları, tesadüfi değildir. bunların gözlerinde, örnek ve yol gösterici olabilecek en değerli adam kral’dır. Zerdüşt, dinini tebliğe Azerbaycan’da atanır fakat Balkh’a (İran’ın güney kısmı) gelir ve Gustasp’ın sarayında onu dinini kabule davet eder, sonra da vaktini ölünceye kadar krallığın bahçelerinde geçirir.

Çin’in geleneksel krallarına hürmet gösteren Konfüçyüs, bir kralla arkadaşlık kurmak için her zaman değişik kentlerin ve yörelerin çevresinde bulundu. Amacı, kralların yardımıyla bir idarecilik kapmak ve kendi dininin ilkelerini toplum içinde duyulur hale getirmekti. Sonuçta bunda başarılı olur.

Fakat diğer tarafta, akidesi açık (yol gösterici değil, gerçek) peygamberlerin hikayesi çok değişiktir. Onların tümü, toplumların en çok haksızlığa uğramış ve en düşük sınıfına dahildirler. Bunların çoğunluğu, tarih içindeki toplumlarda herhangi bir sosyal mevkiden arınmış; çoban(*), zanaatkar, sanatçı ya da sanattan anlayan kimselerdir. Onları besleyen; yokluk, acı çekme ve çöl olmuştur.

Peygamberlik görevine atanır atanmaz bu peygamberlerin çevresine zulme uğramışların ve kölelerin toplanması ve hemen -Kur’an’da Meleu(**) ve Mutrifin(***) olarak bilinen- aristokratlara, köle tüccarlarına, rahiplere ve güçlü zenginlere karşı kıyama başlamaları tesadüfi değildir.

(*) Nuh bir marangoz, Davud ise demirdiydi. İbrahim zenaatçi bir ailedendir. Ali bin Ebi Talip şöyle anlatuyor: “Davud hasırdan eşyelar yapar ve şöyle derdi: Benden bunları kim satın alacak bu eşyaların satışından bir parça ekmek alır ve yerdi.” İslam Peygamberinin söylediği de: “Bir peygamber yoktur ki çobanlık yapmış olmasın; ben de koyunları almış otlatmak için Medine’nin dışına götürmüştüm.” (Sina İbn Hişam, kısım 1, s.324.)

(**) Meleu: Aristokratlar, güçlüler ve her toplumun seçkinleri.
(***) Mütrif: İstediğini yapmakta hiçkimsenin alıkoyamadığı varlıklı insan Sayfa 183 – 184

Herhangi bir din hakkında kesin ve umumiyetle doğru bilgi edinmek için; O dinin Tanrısı, kutsal kitabı, peygamberi ve o dinin ilk inanmışları hakkında bilgi sahibi olma zorunluluğu vardır. Bu metod, mümkün ve en kolay, aynı zamanda -gerekli konu hakkında bilgi toplamak için- en bilimsel ve kesin bir yoldur. Sayfa 187