Posts Tagged ‘Muhammed KUTUB’

MUHAMMED KUTUB – KUR’AN’I NASIL OKUYALIM

Mart 12, 2009

MUHAMMED KUTUB – KUR’AN’I NASIL OKUYALIM

Kitap Adı: KUR’AN’I NASIL OKUYALIM
Yazar: Muhammed KUTUB
Yayın Evi: İşaret
Tarih – Baskı: Mart 1997 – 8. Baskı

Arka Kapak Yazısı:

Müslüman için Kur’an, karşısına çıkacak her meselede kendisine başvurulacak ana müracaat kitabıdır. Bu nedenle Kur’an, sıradan bir eseri okur gibi bir defada okunup kaldırılacak bir kitap değildir. Yine alışılagelen yalnız hastalar veye ölüler için okunup üflenen bir kitapta değildir. O; ahiretin kitabı olduğu kadar, dünyanın da kitabıdır. O, hastaların ve ölülerin kitabı olmaktan çok , hayatın ve yaşayanların kitabıdır.

Muhammed Kutub, bu küçük eserde, gündelik hayatın problemleri içinde, Kur’an’ı bir hayat kitabı olarak okumanın yollarını göstermektedir.

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Bölümler ve Aldığım Notlar:

“Lafzı muhkem yalnız, anlaşılan Kur’an’ın;

Çünkü kaydına değil hiçbirimiz mananın.

Ya açar bakarız Nazm-ı Celil’in yaprağına,
Yü üfler geçeriz bir ölünün toprağına,
İnmemiştir hele Kuran, bunu hakkıyla bilin;
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!”

Mehmed Akif ERSOY (Safahat, II, 169.) Safya 7

Kur’an’ı yaşayan kişinin değersiz anı yoktur. O, her anını değerlendirmek zorundadır. Sahibi olduğu en değerli şeylerin başında zaman gelir. Bu sebeple boş ve değersiz şeylerle uğraşmaz. Ömrünün her saniyesinden hesaba çekileceğini bilir. Ve bu nedenle saniyelerini insanlığın ve dünyanın faydası için kullanır. Sonrada alnının akıyla emanetin sahibi olan Allah’a kendini teslim eder. Sayfa 10-11

Kur’an’ı yaşayan kişi; sürekli çalışır, didinir, emek sarfeder. İnsanlara iyi örnek olabilmek için gayret içindedir. Tembellik yapmaz, verimsiz çalışmaz, değersiz şeyler için emek harcamaz: Sayfa 13

Yukarıdaki notlar kitabı çeviren Dr. Bekir KARLIAĞA’nın yazdığı bölümdendir.

Kur’an bizim terbiye metodumuzu va’z eden ve aynı zamanda bizi eğitip yetiştiren kitabdır. Sayfa 35

…, bu din bir şekil ve gösteriş dini değildir. Havada kalmış hayaller dinide değildir. Zihnen kafalarda yoğrulup beslenen fikri değerler dini de değildir. Bu din, yaşanan hayatın realitesidir. İşte kur’an’da yeralan en büyük terbiye ve yönlendirme prensibi bu değere dayanır: Sayfa 35-36

Akide saf bir fikirden ibaret değildir… Vicdanlarda yer eden gizli bir duyguda değildir… Akide, bir hayat sistemidir… Bu kelimenin ifade ettiği ve taşıdığı pratik, ciddi, bilinçli ve fikri davranış gibi bütün manaları ile birlikte, akide, bir hayat sistemidir. Sayfa 43

Çağdaş dünyadaki değişimler normal bir gelişmenin sonucu olmadığı gibi evolüstyonist (evrimci)lerin sandıkları gibi bir <<evrim>>in neticesi de değildir. Bu, insanlığı bozmak için kötü eller tarafından yapılmış planlar uyarınca ortaya çıkan, uydurma ve yapay bir değişikliktir. Bu planlara gore insanlar arasında yığınlarca bozuk fikirler yayılmış ve kendilerine bunların zorunlu bir evrimin sonucu olduğu, dolayısıyla karşı koymadan ve direnmeden bu fikirleri benimsemeleri gerektiği söylenmiştir. Buna karşı gelindiği taktirde evrim çarkının kendilerini ezip geçeceği tehdidi
savrulmuştur. (*)

İşte ister kendi isteğiyle olsun, ister isteği dışında olsun; müslüman böyle bir dünya ile karşı karşıyadır. İçinde yaşadığı toplum budur. Yirminci yüzyılın cahiliyeti, zorla ve cazibesiyle toplumu bu noktaya getirmiş, onu Allah yolundan ve Allah’ın nizamından uzaklaştırmıştır. Bu gelişen ve tekamül eden dünyada müslümanın görevi; normal yollarla değişip gelişen şeylerle, yapay metodlarla değişip gelişen şeyler arasında veya İslam’la ilgisi bulnmayan cahiliyetin ortaya çıkardığı sebeplerle meydana gelenler arasında bir ayırım yapmaktır. Bu ayrımda müslümanın yegane mercii Allah’ın kitabı Rasulünün sünnetidir…

(*) Yazarın <<Yirminci Asrın Cahiliyeti>> ve <<İnsan Hayatında Durgunluk ve Değişim>> adlı eserlerine bakılabilir. Sayfa 66-67

Bu nesil; açıklamayı gerektirmeyecek temel ilkelerden ve bedihi hükümlerden sayıldığı için <<Lailahe illallah>>ın anlamının belirtilmesine ihtiyaç bulunmadığını zannedebilir. Ancak bugün, müslümanların içinde yaşadığı hayat, <<Lailahe illallah>>ın mana ve gereklerini hiç bilmediklerini ortaya koymaktadır. Bu gerçek, kendilerinden önceki müslüman nesillerde rastlanmayan bir cehalet örneğidir. Çünkü onlar dilleriyle <<Lailahe illallah>> diyorlar; sonra da hiçbir sıkıntı duymadan Allah’tan başkasının buyruklarına uymaktan çekinmiyorlar. Bu, nadir rastlanan yepyeni bir cahiliyet türüdür. Sayfa 68

Tarihin başlangıcından sonuna kadar insanlığın problemi, Allah’ın varlığını bilmemek ve herhangi bir şekilde ona ibadet etmemek olmamıştır. Aksine, insanların en büyük meselesi; Allah’ı hakkıyla bilmemek ve bu yüzden de O’na yaraşır şekilde ibadet etmemek olmuştur:

<<Onlar Allah’ı gereği gibi takdir edemediler.>>
<<Hayır, Allah’ın emrettiğini yerine getirmemiştir>> (A’bese, 23) Sayfa 88

Medeni surelerde büyük bir alanı kaplayan mesele, yani prensip ve düzenlemeler ile Allah yolunda cihad konusu, başlı başına mevcud iki ayrı bölüm gibi ele alınmamakta; aksine, akideyle yan yana ve ondan kaynaklanan bir bahis gibi değerlendirilmektedir. Konunun en önemli yönüde burasıdır. Çünkü bu dinde başlıbaşına ve bağımsız bir inanç, yargı gücü ve ayrı bir düzenleme yoktur. Bağımsız ibadet ve işlemler yoktur. Aksine hepsi bir bütündür. Ve hepside: <<Ben cinleri ve insanları sırf bana ibadet etsinler diye yarattım.>> (Zariyat, 56) ayetinin kapsamına dahildir. Sayfa 109

Biz, son zamanlarda ve özellikle Batı’dan gelen düşmanlık sebebiyle İslamın ekonomik, sosyal v.s. sistemlere sahip olduğu konusunda çok söz ettik. Şüphesiz ki İslam’da, ekonomik, sosyal, terbiyevi ve ahlaki birçok sistemler vardır. Ancak bu sistemlerden herhangi birisini akideden ayrı olarak değerlendirmek İslam’ın ruhunu yok eder. Ve onu, yönetimin karakteri kendisiyle belirlenen herhangi bir sistem haline dönüştürür. Halbuki mesele asla böyle değildir. Gerçek odur ki: İslamın ekonomik ve sosyal sistemi tamamiyle orijinaldir ve apayrı bir özelliğe sahiptir. Çünkü o, Allah’ın eseridir. Beşeri kusur ve eksikliklerden uzak, her türlü kapris ve ayıplardan beridir. Sayfa 110

Bu dinde, akide, herşeyin biricik itici gücüdür. İslam beşeri sistem ve düzenlerde bulunmayan Rabbani meziyetlerin bütününe sahiptir. Ve akide, nizamın yerleştirilmesinde birinci derecede rol oynar. Sayfa 115

Mü’minlere gelince… Onlar kesin olarak şu ilkeye inanıyorlardı: <<Lailahe illallah>> diyerek şehadet getirmek; Allah’ın indirdiğine tabi olmaktır ve Allah’ın buyruklarıyla hükmetmek için verilmiş bir sözdür. Bu yapılmadığı taktirde kişinin münafık sayılacağını ve müslümanlık diye bir şey kalmayacağını kabul ediyorlardı. Münafıklar, elbette ki, cehennemin en alt katındadırlar. Sayfa 125-126

MUHAMMED KUTUB – DÜZELTİLMESİ GEREKEN KAVRAMLAR

Mart 12, 2009

MUHAMMED KUTUB – DÜZELTİLMESİ GEREKEN KAVRAMLAR (*)

Kitap Adı: DÜZELTİLMESİ GEREKEN KAVRAMLAR
Yazar Adı: Muhammed KUTUB
Çeviren: Nureddin YILDIZ
Yayın Evi: Risale Yayınları
Tarih – Baskı – Sayfa Sayısı: 2005 – 1. Baskı – 234 Sayfa

(*) Benim Notum: Kitapta bulunan altı bölüm ve sunuş yazısı kendileri ile ilgili alıntıların öncesinde başlık olarak koyulmuştur.

Arka Kapak Yazısı:

Muhammed Kutub, bu eserinde müslümanın herşeyden önce zihnideki kavramları yanlış yorumlardan ayıklayarak tashih etmesi, doğru temeller üzerine oturtması gerektiğini dile getirmektedir. Buradan hareket eden yazar kelime-i tevhid, ibadet, kaza ve kader, dünya ve ahiret kavramlarını ele alarak incelemektedir. Ayrıca kelime-i tevhid’in pratiğe dökülmesi ve kişinin hayatına yansıması gereken bir gerçek olduğu da eserde işlenen konular arasındadır.

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Bölümler:

SUNUŞ

… Endülüs felaketi müslümanların geçmiş yüzyıllarda yaşadığı olaylardan biriyse, Filistin sorunu da bunlardan biridir. Müslümanlar Endülüs’ten el etek çekerken, genç Osmanlı Devleti de İstanbul’u zorluyor ve onu İslam dünyasına başkent yapıyordu. Ardından da ordularıyla Viyana’ya kadar giderek Avrupa’nın içlerine giriyordu. Ama Filistin düştüğünde, müslümanlar dünyanın her yerinde pek çok olumsuzlukla karşı karşıya kaldılar. Filistin, Habeşistan, Eritre, Çad, Nijerya, Hindistan, Afganistan… Güçlerini birleştirmiş devletlerin İslam’a ve müslümanlara komplolar kurduğu bir sırada İslam alemi parçalanıyor, yine parçalanıyor, tekrar parçalanıyordu. Sayfa 7

Samimi davetçilerin çoğu müslümanlara gelen felaketin, sağlıklı İslami yapıdan sapan ahlak ve gidişatları sebebiyle olduğu kanısındadırlar. Müslümanların ahlaki çöküntüye girdikleri son derece açıktır. Yaşamlarına bulaşan yalan, hile, ikiyüzlülük, zaaf, korku, eğik başlar, dine yamanan şeyler, günahlar, gençliğin yaşadığı dağılma ve çözülme, insanların günahları ve inkarcılığı olağan saymaları… evet, daha başka onlarca nitelik ve işler… Hiçbirinin İslam’da yeri yok ama “müslümanların” yaşadığı ortam da budur!

Yine de ahlaki sapma, müslümanların, yaşamlarındaki tek sapma da değildir; en tehlikeli olan sapma da değildir. Problem sadece ahlaktaki sapma olsaydı -kötülüğüne rağmen- çok daha kolay olacaktı!

Problem büyüyerek “kavramlar”daki sapmaya kadar vardı… “La ilahe illallah”tan başlamak üzere İslam’ın temel kavramları bunun içindedir. Sayfa 10

İslam aleminin bugünkü gerçek durumu şudur: Sapma ahlak noktasını aşmış ve dinin temel ilkelerine kadar inmiştir. Bu nedenle de İslam, Resulullah’ın (s.a.) dediği garipliği yaşamaktadır:

“İslam garip başladı; başladığı gibi yine garip olacaktır.” (Müslim) Sayfa 10 – 11

Birinci Bölüm
“LA İLAHE İLLALLAH” KAVRAMI

…inanç sistemi istikrar bulup, İslam toplumu ve İslam Devleti kurulduktan, toplumda başta Yüce Allah yolunda cihat olmak üzere İslami görev ve gerekler uygulandıktan sonra Medine’de nazil olan surelerde de aynı konu işlenmeye devam edildi. Bunlar açık bir üslupla konunun önemine işaret etmektedir. Tevhid konusu bir zaman konuşulup başka bir söze geçilecek konu değildir. Tersine, o konuşulur, onunla başka bir söze geçilir; hiçbir zaman o bitmez. (1)

(1) Bkz. M. Kutub, Kur’an-ı Kerim Etütleri. Sayfa 13 – 14

İtikat, anlamı ve uygulaması -prensip olarak- Yaradan’dan inene uymak olmadıkça ne tamdır ne de doğru. İnen ister az olsun ister çok, ister inançla alakalı, isterse ahlak veya hükümlerle ilgili olsun! (11)

(11) Fi Zilali’l-Kur’an’da bu konuyu geniş bir şekilde okuyabilirsiniz. (En’am suresi, 114-121. ayetlerin tefsiri) Sayfa 38

Müslüman bir toplumda bir kişinin İslam’ın hiçbir amelini yapmadan “müslüman” ismini taşıyor olabilmesi düşünülemez.

En azından bir namaz konusu var!

İslam toplumunda hiç kimse, bütün uyarılara rağmen ardarda üç gün namazı terk edemez. Bu konuda ısrar ederse cezalandırılır.

Böylece anlaşılmıştır ki, müslüman bir toplumda İslam’ın amellerinden hiçbirini yapmadığı halde, o toplumda yaşıyor olması bir kenara, bir insan “müslüman” ismini bile taşıyamaz bir insan. Bu tip iddialar ancak (Mürcie düşüncesinin desteğiyle) İslam iddiasında olan cahiliye toplumlarında bulunabilir. O da bu dinin ruhundan tamamen uzaktır. Sayfa 40

Resulullah (s.a.) buyuruyor ki:

“Helal de bellidir haram da. aralarında müteşabihat (14) vardır. Kim şüphelerden kaçınırsa dinini korur. Bir tehlikenin etrafında dolaşan, ona düşebilir.” (Buhari-Müslim)

Müminlerden dinlerini korumaları için şüphelerden sakınıp, açık helallerde kalmaları ve bunun dışında kalanlardan da uzaklaşmalarını istemiştir. Be, her yüzyılda bütün müslümanlar için bir tekliftir. Ama “Harama düşmek korkusundan helallerin onda dokuzunu terk ediyorduk.” diyenler… Bu Allah Teala’nın farz etmediği bir nafile ibadettir, bunu da o nesil yapmıştır.

(14) Müteşabihat: Anlamı açık olmayan ayet ve hadis. Muhkem’in karşıtı (Mütercim) Sayfa 46

Şimdi son noktaya gelip soruyoruz: Beşeri kişilikte insanın bir şeye inanıp da, bütün tavırlarının inandığının gereklerine muhalif veya zıt olması mümkün müdür?

Psikolojik hastalıklarla ilgilenenlerin kişilik parçalanması (şizofreni) diye tariff ettikleri bir durum vardır. Hastanın, biri diğerinden tamamen ayrı iki kişiliği olur. Adeta aralarında bir bağ yok gibidir. Örneğin, biri iyi diğeri de kötüdür. Hasta, kendi kontrolünde olmadan sinirsel krizleri anında birinden öbürüne geçer. Bu, sahibinden teklifi kaldıran bir hastalıktır. Bu hastalık kendisiyle beraber gelen tasarruflardan ve ona işaret eden şeylerden anlaşılır. Yani ruhi durumuyla beraber olan fiili tavırlar.

Varsayım olan duruma gelince o da; doğal halinde (düşünce ve iradesi sağlam) bir insanın kendi içinde herhangi bir şeye inanıp da uygulamalarının bütününde içindeki inanca işaret eden hiçbir şeyin olmamasıdır. (Gözetleyen karşıtlarının gözlerinden tamamen korunmyaı gerektiren baskı dışında) insani yapının gereğinde, gerçekleşmesi imkansız bir durumdur bu. Tarihte kimse bundan söz etmemiştir.

Fiilen var olan hernagi bir şeye imanla beraber o imana zıt bazı tasarrufların blunması mümkündür. Bu doğal bir haldir. Hatta insanın tasarruflarında çoğunluk da odur. Fakat bu da sebepsiz olmaz ve işaretlerden arınmış değildir.

Sebeplerine gelince: İnsan benliğinde mevcut olan, benlikte hareketli etkilere uyarak tekliflerden sıyrılma eğilimidir. Zira teklifler -görünüşte oldğu gibi- gerek miktarı ve gerekse doğrultusu itibarıyla isteklere konmuş bağdır. Bu nedenle nefisler, hiçbir frenleyici olmadan isteklere eğilimli olduğundan tekliflerden sıyrılmaya çalışır. Fakat psikolojik araştırmaların sonucunda “iman”ın da (o da yaratılıştır, insanın benliğinde bir şeye inanma vardır) isteklere bir bağ olduğu, miktar ve doğrultusunu belirlediği anlaşılmıştır. İsteklerin imanın varlığı halinde, onun yokluğundaki güçle çıkış yapamazlar. İnsanın tasarrufları da içbenliğinde faal olan güç ve zabıtların sonucudur. Aynı anda bu zabıt ve kuvvetlerin oranına göre, ya daha fazla imanın gereklerini yapar ya dad aha fazla terk eder. Oranların değişmesiyle de tek bir insanın hali, zamandan zaman değişir. ama hiçbir durumda imanın etkisi sıfır olmaz.

İnsan benliğinin doğası budur. Bunun için de Yaradan’ın nuruyla bakan alimler, “İman artar ve eksilir.” demişleridr: Günahlarla eksilir,ibadetlerle artar. Sayfa 49 – 50

Yaradan onların da, insandan istenen gerçek halifelik misyonunu uygulayabilmesi için, insan yapısında gerekli olduğunu bilmişti. İsteklere güvenli sınırları aşma yoluyla verilen cevaplar, insanı helak ve ifsat eder; en güzel şekilde yaratılmış bir insanı O’nun belirlediği üstünlükten uzaklaştırır. Hayvandan onu kesin bir çizgiyle ayıran da odur. Göklerin ve yerin, dağların taşımaktan kaçındığı (çünkü o statüde yaratılmamışlardı) emaneti taşıyabilmesi için insan o şekilde yaratıldı. Kayıtlar insan hayatında çift fonksiyon icra eder. İnsanın şehvet ve arzularını giderip, enerjisinden bir miktarını hapsederek hepsini his alanına dağıtma, sonra da bu enerjinin doğrultusunu belirleyip onu hisler seviyesinden, insanı varlığın en üst seviyesine -insanı hayvandan ayırt eden emanate- saf “değerler” noktasına çıkarır.

Böylece insanın yapısı etkilerle zabıtlar arasında dengede kalır. En güzel şekildeyken varlık amacını yerine getirir.

Fakat insan her durumda bu niteliği koruyamaz ve dengesini devam ettiremez.

“Andolsun biz önceden Adem’e tavsiye etmiştik, unuttu. Biz onda bir azim bulamadık.” (Taha, 115)

“Ademoğullarının hepsi hata etmektedir. Hata edenlerin en hayırlısı tevbe edenlerdir.” (Ahmed, Ebu Davud, İbni Mace, Daremi)

Burada günah meydana gelir. Bu, iki sebepten biri veya aynı anda ikisiyle olur. Ya etkilerin insana baskısını artırması veya bir an için insanda bağların zayıflaması. Ya da iki sebein birleşmesi; etkilerin artması, miktar ve doğrultuyu belirleyen iradenin zayıflaması. Etken sebeplerin katılım oranına göre de sonuç ortaya çıkar. Etki zayıf olunca, zaptı da kolay olabilir, şiddetli olması halinde iş, iradenin ne oranda güçlü olduğuna bağlıdır. Eğer kuvvetli bir iradeyse etkileri tamamen kaldırır ve günah meydana gelmez. Kur’an-ı Kerim’in “lemem” (küçük günah, günaha yaklaşma) dediği şekilde geçer. Ama zayıfsa, baskı önünde yıkılır gider. Sayfa 51 – 52

Müslüman bir toplumda Yaradan’ın hoşgörebileceği başkaldırılar olur. Ama en azından iki amel her durumda kalır, hiçbir insan o toplumda müslüman muamelesi görebilmesi için onlardan el çekmez. İç durumu hakkında hesabı O’ndadır, dünyada acıklı bir azaptan kurtarmıştır kendisini: Namaz ve Yaradan’ın emirlerinin uygulanışı. Bu iki hüküm on üç yüzyıl müslümanın doğal amellerindendi (iç yapısında kafir ve münafıklar bulunsa da). Kuşaklar boyunca müslümanların düştüğü bütün sapıklıklara rağmen… İslam’ın tekliflerinden kurtulmak için yapılan bütün kaçamaklara rağmen… İnsanlar bu iki ameli açık seçik sadece son yüzyılda terk ettiler. Sayfa 56

Şimdi diyoruz ki; Yüce Allah’ın cömertliğinde bir darlık yoktur. Dilerse “La ilahe illallah” diyen ve kalbinde zerre miktarı hayır bulunanı ateşten çıkarır. Ya da lütfuyla hiçbir hayrı olmayan bir kavmi ateşten çıkarır. Bu O’nun işidir. O’nun fazlıdır. O’nun rahmetidir.

Fakat göz atılması gereken bir konu kalıyor:

Günahları için azabı tattıktan, Yaradan kullar hakkında hüküm verip, “La ilahe illallah”ın gereklerini yapanlardan müstahak olanları sınırsız cömertliğiyle cennete koyuktan, Resulullah (s.a.) da O’nun kullarından layık olanlara şefaat ettikten sonra, insanlardan bir grubun varacağı şu son, -O’nun fazlı ve rahmetiyle- ateşte O’nun kalmalarını dilediği süreden sonra sonsuza kadar kalmaktan kurtulmuş olmalarıdır.

Şu son mu, insanın koştuğu, ilk anından beri enerjisini tükettiği hedefi olmalıydı. Daha iyi anlaşılması için bir örnek verelim. En üstün örneği ise O, verir:

Sınavlarda “kurtarma komisyonu” adlı komisyonlar kurulur. bunlar sınavlarda başarısız olanların durumuna bakıp, kurtarılması uygun olanları kalmaktan kurtarırlar. Başarısızlar listesinden çıkması için en ufak bi rip ucu buluncaya kadar listeleri karıştırırlar.

Öğrenciler işin başındayken kendi kendilerine, “Kurtarma komisyonu kolay bir çabayla bizi kurtarıp, hatta çalışmamış olanları bile kurtarıyorlar” deseler, eğitim sisteminin bütünü için başarı düşünülebilir mi? Hedeflerinden hangisi gerçeklerşir, imtihanların bir fonksiyonu olur mu?

Bir kere daha diyoruz: O’nun cömertliğinde bir sınır yoktur. Rahmeti her şeyi kapsamıştır. Günahlarımızı mağfiret edip, hatalarımızı bağışlaması, zaafımıza bakarak ayak kaymalarımızı gidermesi ve hatalarımızı örtmesi için dua ederiz.

Fakat biz zannediyoruz ki, Resulullahın (s.a.) hadisiyle kimsenin O’nun sonsuz rahmetinden umut kesmemesi kasdedilmiştir. Mürcie’nin ondan teklifleri olmayan bir İslam çıkarıp, Yaradan’ın bu dinle isteğinin bu olduğunu iddia etmeleri kasdedilmemiştir. Delilimiz şudur: Resulullah (s.a.) kendisine; “Ya Resulullah! İnsanları müjdeleyeyim mi?” diye soran Muaz’a (r.a.); “Müsjdeleme, kayıtsız kalırlar.” buyurur. (Buhari-Müslim) Sayfa 67 – 68

Resulullah (s.a.) buyuruyor ki:

“Hangi kul ki, La ilahe ilallallah der, sonra da onunla ölür, muhakkak cennete girer.” (Müslim)

“Allah’a bir şeyi şirk koşmadan ölen cennete girer.” (Müslim)

Hadisler arasında yapılan karşılaştırma ve birleştirme bize “La ilahe illallah” hakkında şu sonucu vermektedir: Şirkten arınma ahirette O’nun kabulü için şarttır. Allah Teale bunu kitabında net bir üslupla belirtmiştir:

“Allah, kendisine ortak koşulmasını (şirk) bağışlamaz, bundan başka herşeyi dilediğine “bağışlar.”(Nisa, 116).

Şirkin çeşitleri vardır. Hatip ve vaziler ise bir kısmını anlatıp gerisini aktarıyorlar!

İbadet çeşitlerinden biriyle (dua, yardım dileme, nezir, adak, hayvan boğazlama vb.) Yaradan’dan başkasına yönelmenin şirk olduğunda şüphe yoktur. Hatipler de çoğunlukla şirkin bu çeşidini anlatılar.

Allah Teala’nın yanısıra rızık veren fayda ve zararı dokunan başka şeylerin varlığına inanmak da açık bir şirktir. Hatipler buna da değinir.

Yüce Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle helal ve haram koyma, ve buna razı olma… O da şirktir şüphesiz. Ama insanlar bu son yüzyılda şu kritik meseleyi bilmiyorlar ya da bildirilmiyorlar. Şirkle günahı ayırt etmiyorlar. Şirkin bu çeşidine bağışlanmış bir günah gözüyle bakıyorlar. Tabii eğer günahı olmayan mübah bir “gereklilik” gözüyle bakmıyorlarsa!

Nasıl oluverdi bu?

Haçlı emperyalizmi ayaklarını bastığı her beldeye gelir gelmez İslam hükümetlerini kaldırdı. Sonra insanlara denildi ki: Size zararı yoktur! Namazı kılıp, orucunuzu tuttukça müslümansınız, O’nun diniyle yönetilmesenizde!

Peşinden de Haçlıemperyalizmi (ve içindeki Yahudi) insanların üzeine onları namaz ve oruçtan alıkoyacak şeyleri salıverdi. “La ilahe illallah dedikçe müslümansınız, zararı yok.”

Böylece İslam’ın insanla tek bir bağı kaldı. İnsanların hayatında asla bir gereği olmayan “La ilahe illallah”ın dille söylenmesi. Ardından yeni Mürcie zehriyle geldi ve “İnsanlar için bir sakınca yoktur! İman tasdik ve ikrardır. La ilahe illallah diyen, İslam amellerinden hiçbirini yamasa bile mümindir” dedi. Sayfa 71 – 72

Bu son yüzyılda müptela olduğumuz problemlerden biri de, insanlara abdesti bozan şeyleri anlatıyor ve bunu yüzlerce sayfada yüzlerce defa dini okullarda talebelere öğretiyoruz da “La ilahe illallah”ı bozan şeylerden söz etmiyoruz. Anlatsak da ittiba şirkine değinmeden sadece itikat ve ibadet şirkinden oluyor anlatılan. Temelden yanlış bir prensibe dayanıyor bu: İttiba şirki, milletten (dinden) çıkarmayan küfr-i amelidir! Sayfa 72

… kimileri, mevcut nesillere, kafir oldukları hükmünü vereceğimizi düşünüyorlar. Kendileri açısından bu konuyu “telikeli” bulunca prensip olarak da olsa, buna karşı çıkıyorlar. Böyle bir gerçeğin kabulünün onları bu hükme varmaya götüreceğinden endişeliler!

Diğer kitaplarda sorunumuzun insanlara hüküm çıkartmak olmadığını, başka, -ve bizim nazarımızda- insanlardan bu kuşağa hüküm çıkartmaktan daha önemli bir sorunu hedefliyor olduğumuzu yazdık.

Bugün İslam topraklarında yaşayan insanlara, İslam veya küfür hükmü vermemiz, onları cennete veya cehenneme koyacak değildir. Onlar hakkında ve bütün evren için tasarruf eden ancak Allah’tır.

“Dilediğini rahmetine dahil eder; zalimler için elim bir azap hazırladı.” (İnsan, 31)

Biz devlet değiliz ki dinden dönenlere had uygulayalım. Biz sadece davetçi durumundayız; bu dine karşı üzerimize verilen emaneti yerine getirmeye çalışıyoruz. Ona doğru yürüdüğümüz ve bir kısmını elde etmeye çabaladığımız şey, insanlara açıklama (beyan) görevidir. Onlara, İslam’ın ikinci gariplik döneminde (23) bu dinin gerçeklerinden kaçanları açıklamaya çalışıyoruz.

(23) Resulullah (s.a.) buyurdu ki: “İslam garip başladı ve başladığı gibi garip olacaktır. Gariplere müjdeler olsun.” (Müslim) Sayfa 83 – 84

Bugün İslam toprağında yaşayan insanlar karmaşık bir yapı gösteriyorlar, tek bir hükme girmezler. Şüphesiz içlerinde müslümanlar da vardır. Çünkü, “La ilahe illallah” diyorlar, ibadetleri eda edip, cahiliyeti reddederek, O’nun dinini arzuluyorlar. İçlerinde şüphesiz, kafirlerde vardır. (Dış görünüşlerine göre bunu sözylüyoruz, hesapları ahirette Allah’adır.) Çünkü, “La ilahe illallah” deseler de (25) O’nun dininin üstünlüğünü reddediyorlar. Onların çeşitli yorumları vardır. Kimi, “Dinin hayatla işi ne?” Kimi, “On dört yüzyıl önce inmiş dinin hükümleri bugünün gelişmiş insanını nasıl tatmin edebilir? Gelişmiş bir hayat için gelişmiş sistemler kaçınılmazdır, İslam’ın yerine, sosyalizmi vb. almalıyız” der. Başka birtakımı da; “Dinin amaçları kalkmıştır, bugünün hayatında yeri yoktur darken, başkaları da: “Din, gericilik ve gerilemedir; ilerici olabilmemiz için ondan sıyrılmamız ve onun atılması gerekir” derler. Bir diğeri de; “Din kulla rab arasındaki ilişkidir, yeri de kalbtir ve ondan dışarı çıkmamalıdır, hayat gerçeğinde yeri yoktur” der.

(25) “Allah’a ve peygambere inandık, itaat ettik deler; sonra da birtakımı yüz çevirirler. İşte bunlar inanmış değillerdir.” (Nur, 47) Sayfa 85 – 86

Şimdi de bu bölümün son noktasına gelelim. Kurtuluş yolu…

İnsanların kurtuluşunun yolu kavramların düzeltilmesi, öncelikle de “La ilahe illallah” kavramının düzeltimesidir, dediğimiz zaman, çoklarının hayretlerinden ağzı açılıyor, inanamıyorlar!

Kimilerine göre kurtulmanın yolu fakirlik ve cehaletle savaşmaktır. Güçlü bir iktisat kurulması, aça yiyecek, işsize iş, okuyana okuma olanağı bulmaktır…

Bazılarına göre de, çökmüş ahlakın düzeltilmesidir: Yaygın rüşvet, yalan, nifak, sahtekarlık, aksaklık, korkaklık, kişiliğin boşa verilmesi, umursamazlık…

Yine bazılarına göre de, ayrılığın giderilip, birleşmenin sağlanması, safların birleştirilip, kinlerin kaldırılması ve genel uygulamanın egemen olmasıdır.

Yığınla görüşler var…

Biz de diyoruz ki: Bunların hepsi için evet, hepsi reformdur ve istenmektedir. Ama yol nasıl olacak?

Tam bir yüzyıl bunların ıslahını denedik; okullar, enstitüler, üniversiteler açtık, yollar, fabrikalar yaptık, yolları taksilerle, evleri buzdolapları, fırınlar ve televizyonlarla doldurduk. Az da değildir bu yaptıklarımız! Sonra?

Sorunlarımız azalacağına büyüdü. Problemlerimiz biraz daha düğüm halini aldı. İnsanlar önünde zaaf, zayıflığımız ve pasifliğimiz arttı. Artık yanlız büyük uluslar, oburun çanağa üşüştüğü gibi üzerimize üşümüyor, yokluk ve zillet içindeki kutupların insanları bile çanağa ilk uzananlar, mal ve ırzlara, kana ilk koşanlar oldular.

Biz diyoruz ki: İnsanlar hayretten ağızlarını açsalar da, kızanlar inkar eseler de, kurtulmanın yolu, “La ilahe illallah”tan başlamak üzere İslami kavramların düzeltilmesidir.

“La ilahe illallah”ı dille sölenen bir kelime zannedenler, şaşkınlığa düşeceklerdir şüphesiz. Zira o sözü hergün yüzmilyonlarca defa söylenir görüyorlar, kötülüğü de hiç sarsılmıyor, tersine kuvvetlenip genişliyor, günlerin geçmesiyle hacmi de artıyor görürler…

“La ilahe illallah”ı tasdik ve ikrar zannedenler şaşma ve inkarla ağızlarını açacaklar elbette. Zira onlarda kendi görüşlerine göre, tasdik ve ikrarın mevcut olduğunu görüyorlar… ama çözülmüş tek bir sorun, rahatlatıcı bir hal almış tek bir bunalım yoktur!

Genelde inancı “peşin kabul edilmiş” hususlardan ibaret görenler de böyle. “Kabul”de fiilen vardır. O halde inancın dışında bir şey için çalışılmalı. Çünkü onlara göre bu tamadır. Ama jayat sathında değişen bir şey yoktur, yakın veya uzak gelecekte değiştirme gücünün bir belirtisi de yoktur.

Onlar veya bunlar, hepsi “La ilahe illallah”ı canlı gereklerinden soyutlayarak dille söylenen, hayat gerçeğinde değeri olmayan bir kelimeye çeviren Mürcie düşüncesinin kurbanıdırlar.

Biz Mürcie düşüncesine tepki gösterip, düzeltilmesine ve doğrultulmasına davet ederken bunu somut bir tartışma için yaomıyoruz. Ümmetin hayatına zehirli etkilerini, aynı anda da İslam’ın ruhundan ne kadar uzak olduğunu görüyoruz.

Yolu bulabilmek için sormak istiyoruz: Bugün müslümanların dert yandığı hastalıklar (ilmi, medeni, fikri, ahlaki, ekonomik, siyasi ve maddi geri kalmışlık) İslami hastalıklar mıdır? Yani, İslam’ın kabul edilmesi, ona devam edilip, korunmasından mı kaynaklanmıştır?

Sinirlerin körüklediği nefsi arzulardan çıkan bir cevap değil de, gerçekçi ve ilmi bir cevap bekleyerek şunu da soralım: İslam’ı kabul edip, yaşayan ve koruyan ilk nesilde bunlardan biri var mıydı? Yoksa, bugün gördüğümüz manzaranın tam aksi miydi?

Son olarak da şunu soralım: Hangi nesil “La ilahe illallah”ın bütün gereklerini yerine getirdi, hangi nesil “La ilahe illallah”ı içeriğinden çıkarıp dille söylenen bir cümle haline getirdi?

Cevabı doğru tesbit edersek, İslam dünyasının yeni tarihinde meydana hastalıkların sırrını kavrarız? Sayfa 92 – 93 – 94

Davet alanında çalışanlardan biri bana şöyle demişti, -sorularında da ihlas seziyordum-. Resulullah (s.a.) bize İslam’ın beş temel üzerine kurulduğunu haber vermiştir: Yüce Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına; Muhammed’in O’nun Resulü olduğuna şehadet, namaz kılma, zekat veme, Ramazan orucu ve imkan bulabilen için Beyt’i hac… Allah Teala’nın dini ile muhakemeyi nereden getirdin, “La ilahe illallah”ın gereklerinden olduğunu neye binaen söylüyorsun. Resulullah (s.a.) sadece onu söylemeyi istemişti? Hemen dedim ki: Bu, Yaradan’ın kitabında kayıtlıdır:

“Hayır, Rabbine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe inanmış olmazlar.” (Nisa, 65)

Bu konunun “La ilahe illallah”ın gerekleri arasına sokulmasına gelince, bu dinde gayet tabii bir şeydir. Madem ki imanın ancak, sorunlarımızda O’nun dinine gitmekle yerine geleceğini kabul ediyoruz, bu konu İslam2a hangi esasından girecek: Namazda mı? Zekatta mı? Oruçta mı? Hacda mı? Bunlardan birinden girmemesi halinde birinci rükünden, O’ndan gelen herşeye bağlanmayı ifade den “La ilahe illallah”tan başkası kalmıyor. Yüce Allah’ın emrettiği bütün teklifler gibi sorunlarımızda dinine gitme O’nun şartı da ona dahil olur… Sayfa 95 – 96

Biz kimseye, okullar açmayın, fabrikalar kurmayın, ekmeği bollaştırmayın, orduları güçlendirmeyin demiyoruz. Bütün gücümüzle şunu diyoruz: Eğer bunları sahih bir inanca dayanmadan yaparsanız sonuç, yüz yılı aşan zaman diliminde uluslarınızın çabasından alınan gördüğünüz sonuçtur. Sayfa 99 – 100

İnsanlardan çoğunu ümitsizliğe götüren öenmli siyasi, ekonomik, sosyal, fikri ve ahlaki sorunlarımızın bulunduğunu iyi biliyoruz. ama şunu da iyi biliyoruz ki, insanların İslam’ın hakikatına dönmesi hesaba alınmadan, ıslah için yapılacak her çalışma, yolun başında boşa çıkacaktır. bunun ispatı için bir yüzyıllık tecrübe yetmez mi? Sayfa 103

İnsanın zehrini arttırması ve her defasında şifa bulacağına inanması ahmaklıktır. Sayfa 106

İkinci Bölüm
İBADET KAVRAMI

İlk nesillerin hissinde ibadetin doğru olan anlamı, Allah Teala’nın

“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım…” (Zariyat, 56)

sözünden anlaşıldığı gibi, O’na ibadet insanın varlık amacının tamamıdır. Bu ayet-i kerime onların hissinde büyük ve köklü, insanın hayatını kapsayan bir manayı temsil ediyordu. Kur’an-ı Kerim, onların diliyle inmişti. O dilin inceliklerini anlıyor ve belagatındaki sırları idrakediyorlardı. Ayetin manasından insanın varlığının tamamen ibadete hasredildiğini, başka bir şeye asla hamdeilemez olduğunu çıkarıyorlardı. Ayetin üslubu, arap dilinde ancak bu manada kullanılır: İnsanlığın varlığında O’na ibadetin dışında bir olguyu kaldırıyor ve varlığın amacını O’na ibadete bağlıyor. (29)

(29) Bazı insanlar yarasız yere zihni bir tartışmayı körüklüyorlar. “İnsan ibadet için değil ibtila (imtihan) için yaratılmıştır!” diorlar ve O’nun şu ayetlerine dayanıyorlar: “Biz insanı katışık bir nutfeden yaratmışızdır; onu deneriz.” (İnsan, 2) “O, hanginizin daha güzel iş yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı.” (Mülk, 2) “Biz yeryüzündeki şeyleri kendisine süs olsun diye yarattık ki onların hagisinin daha güzel iş yaptığını deneyelim.” (Kehf, 7)
Kur’an-ı Kerim, bir bölümü diğerini yalanlamaz, bütün ayetler birbirini tefsir edip açıklar. Bu ayetlerde de çelişki yoktur, insanın dünya hayatında karşılaştığı ibtila (sınav), yeryüzündekilerin ona ziynet yapılıp, insanın bu ziynetlere karşı tutumu sınanır: Allah Teala’ya ibadet edecek mi yani, onlardan yararlanmada O’nun helal ettiği snırda duracak mı, yoksa, şeytana kulluk edip, O’nun sınırını aşacak mı? Yine O’na ibadet (kulluk) istenendir, insanın varlığındaki amaçtır. Sayfa 109 – 110

Yönetim işinin ibadet dairesinden çıkarılmasıyla İslam’ın halkalarından biri çözülüverdi: Hüküm halkası. Gerçi ilk başta tamamen çözülmemişti. İnsanlar O’nun helal ve haramlarını tanıyor, ondan başkasınada itaati zorunlu görmüyorlardı. Fakat, bu uygulamaya bazı zalim yöneticilerin zulmü ve baskıları karıştı. Bu karışma, uygulamayı O’un emrettiği ve ilk dönem müslümanlarının uyguladığı olgunluktan uzak tutuyordu. Zulüm ve baskı karışan bu uygulama uzun yüzyıllar sürdü. Nihayet, bu yüzyılda -Arap ülkelerinde olduğu gibi- O’nun dinine tamamen sırt çevrilip, yerine başka sistemler getirilince halka da sonuna kadar açılıverdi. En doğruyu söyleyen Allah Resulü’nün (s.a.) buyurduğu gibi çözülen ilk halkaydı bu:

“Bu dinin halkaları tek tek çözülecektir, ilk çözülen hüküm, son çözülen de namaz olacaktır.” (Ahmed’in rivayeti)

Sözünü ettiğimiz yönetim işini ibadet dairesinden çıkaran sebeplerle beraber, yıkımın inanç ve ibadet kavramlarında kalması da dşünülemezdi. Normal olarak diğer amellere de sıçrayacaktı. İman ve ibadet dairesinden de derece derece çıkarıldı. Sayfa 127 – 128

İşte, ibadetin doğru olan anlamı budur. Yüce Allah’ın indirdiği şekliyle, kapsamlı ve geniş bir kavram:

“De ki: ‘Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep alemlerin Rabbi olan Allah içindir… O’nun ortağı yoktur.” (En’am 162 – 163) Sayfa 130

Bir de şu kadına bak: Sarasından dolayı açılıp savruluyordu. Resulullah’tan (s.a.) şifa bulması için dua etmesini isteyince ona:

“İstersen sabret, cennet senin olsun; istersen de Allah’a dua edeyim sana afiyet versin!” buyurunca; “Sabredeceğim, (yalnız) açılıyorum, Allah’a dua et de, açılmayayım.” dedi. Ve ona dua etti.

O bu szöleri söylerken ibadetin doruğunda değil miydi? Ama günlük ibadetlerden birini de yapmıyordu o anda. Sadece bulunduğu anın agerektirdiği ibadeti eda ediyordu. Hem de zirvede bir eda ile! Sayfa 131

Çalışma ibadet olursa, ona aldatma, hıyanet, yalan, sahtekarlık, insanların zulüm ve baskıyla haklarına tecavüz ve de kazanç, tasallut ve mail için yasakları çiğneme karışmaz.

İstirahat da, ibadet olursa, alçaklık, basitlik bulaşmayacağı gibi, çağdaş cahiliyenin her yerde yaygın olan “eğlence” -ki, normal anormal her türlü fuhuşu insanlara süslü göstermektedir- çeşitlerinde olduğu gibi, insanın insanlığını da ona kaybettirmez. Sayfa 133

Bunların tamamından anlaşılıyor ki, ahlak bu dinin asl bölümlerinden biridir; direkt Allah’a imandan kaynaklanır ve mümin onu O’na ibadet olarak yaşar. Mü’minin hayatında kenarda kalmış bir mesele olmadığı gibi onun hissinde, O’na yaklaştığı ibadetin dışında da değildir.

Ne var ki, ibadet kavramının sarsılması ve günlük ibadetlere özgü kılınması, ahlakı, ibadet dairesinden çıkarmıştır. Ya sonuç ne oldu?

Sonuç şudur:

İslam dünyasında, mescide devam edip, orada namaz kılan birinin yalan söylediğini görebilirsiniz. Halbuki Resulullaha’a (s.a.) mümin korkak olabilir mi diye sorulmuş O’da, “Evet.” demişti. Sonra “Mümin yalancı olabilir mi?” denmiş, “Hayır.” cevabını vermişti. (Malik’in Muvatta’da rivayeti.)

Adamın mescidde kıldığı namazdan çıktıktan sonra müslümanları aldatması olağan duruma gelmiştir. Halbuki Resulullah (s.a.); “Bizi aldatan bizden değildir.” buyurmuştur. (Müslim’in rivayeti).

Namazdan çıkan birinin verilen emanate hıyaneti ya da verdiği sözden cayması olağan duruma gelmiştir. Halbuki Resulullah (s.a.) bunu münafıklık belirtilerinden saymıştır. Sayfa 139 – 140

Ve önümüzde -O’nun rahmet ettiği dışında- ebedi kalmadıkça ateşe girmeye aldırış etmeyen, orada sonsuza kadar kalmaktan kurtuluşu yeterli gören bir ümmet var! Kimse, ateşte ellibin yıl kalıp sonra O’nun rahmetiyle kurtulmak, sürekli orada kalmak gibidir demiyor!… Böyle bir ümmetin sel üstündeki çer çöp olması, ulusların üzerine üşüşmesi de gayet normaldir, ne bir değeri ne de bir kıymeti olur. Sayfa 153

Üçüncü Bölüm
KAZA VE KADER KAVRAMI

Bu, İslam ümmetinin öğrendiği ve belirginleştiği en önemli husulardandır: İnsanın yaptığından sorumlu olduğuna inanması ve O’nun kaza ve kaderine inanması arasındaki çelişkinin olmayışı. İkisini de insanın kalbinde aynı anda dile getirip dengede ttuyor ve yeryüzündeki hayatını da onlarla dengeliyor. Büyük ve küçükte daima O’nun kaderini algılayıp ona yönelme ve kendi tavırlarını doğru yanlış kefelerine koyarak control etme… Sayfa 161

Anvas vebasında, Halife veba haberini öğrenince askere geri çekilme emrini verdi. Ebu Ubeyde b. Cerrah (r.a.) ona; “Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” deyince; “Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyorum” demişti. Halife Ömer’in (r.a.) kaza ve kader konusunu anlayışındaki üstünlüğe işaret eden veciz bir sözdür bu.Veba, insanlara bilfiil isabet etmiş bir kaderdir. ama henüz, Hz. Ömer ve ordusuna bulaşmamıştır da. Kaçınmaya çalışması zorunludur. Bu da O’nun kaderiyle olacaktır. Allah Teala’nın veba takdiri, vebadan kaçma takdirine engel değildir. Ha. Ömer kurtarıcı zannettiği sebepleri denemiş ve O’nun takdiri ile de kurtulmuştur. Sayfa 166

Avrupa “kalkınma”sına kilise ve dine karşı bir düşmanlıkla başladı. Yani, gerşekte o, soğuk Hristiyan kilisesinin cahiliyetinden çıkıp, son yüzylda zirvesine vardığı çağdaş cahiliyeye girdi. Sayfa 168

Modern cahiliye, İslami düşünceye yüzeysel bir gözle bakıp. o gaybi, sebebiyet kanununa inanmayan bir düşüncedir, diyor. O bu sözüyle, dar ufkunun kavrayamayacağı bir konudaki cahilliğini ortaya koyamaktadır. Evet doğru, İslami düşünce gaybidir. Çünkü gayba inanır, Yüce Allah’ın kaderine inanır. Ama ynı anda da akli ve ilmidir. İlmi araştırmalardaki deneysel yöntemi bulup, Avrupa’ya sunan odur. Bu yöntem baştan sona, tecrübe, sebep-sonuç ilişkilerine dayanmaktadır. Fakat Müslüman Allah Teala’nın kanunları ile yürüken O’nun asla sınır tanımayan uçsuz bucaksız iradesine de kalbini kapamaz. (46)

(46) Müslümanlardaki gerçek kaza-kader inanacını kavramaktan aciz olduğunu iddia eden veya gerçekten aciz olan çağdaş cahiliyenin tuhaflıklarından biri de, insanın faaliyetine inanmasıyla, insana hakiki bir varlık ve irade tanımayan tabulara inanması arasındaki çelişkisidir. O, ya bu çelişkiyi fark edemedi ya da varlığında bir sakınca görmüyor. Bir yandan da müslümanın inancında bir çelişkinin varlığına işaret ediyorlar. Ama gerçekte müslüman, bir dengededir, rahattır. Yeryüzünde O’nun kaderinden mutmain olarak yapacağını yapar. Sayfa 172

Dördüncü Bölüm
DÜNYA-AHİRET KAVRAMI

İlk müslüman nesillerin zihinlerinde sonraki nesillerde görülen dünya ve ahiret arasındaki kesin ayrım yoktu. Onların duygularında ahiretten tamamen kopmuş yalnız dünya için olan ve dünyadan kopmuş yalnız ahiret için olan ameller yoktu.

Evet, bazı ameller vardır ki, onlarda doğası gereği ruhi yön ağırdır: Namaz, dua, zikir ve genelde ibadetler. Bir de fikri yönün ağır bastığı ameller vardır: İlim tahsili ve ilimde ilerleme, siyasi, ekonomik vesavaş-barş gibi hayata ait işlerin yönetimi… Ve his yönünün ağır olduğu ameller de vardır: Yeme-içme, giyme, mesken edilme ve cinsel tatmin gibi. Fakat bu, birtakımıyla öbürünün arasını ayırmaz. Çünkü, bağlantılı ve tekleşmiş bir insani yapıdan çıkmaktadır hepsi… Başka bir açıdan da bağzısı sadece dünya için ahiretle ilgisiz bazısı da sadece ahiret için dünya ile ilgisiz duruma getirilemez. Sayfa 175

Gerçek durum burada, dünya ve insanın hissinde ahiretten kopuktur. Ya hiç inanmadığı için ya da inancı zayıf, karmakarışık ve hissinde açık bir tablo sergileyemediği böylece de düşünce, duygu ve tavırlarına etki edemediği için…

Onun hissinde problem şudur: İnanmadığı (ya da varlığıyla yokluğu eşit olan bir iman) bir cennet, can ve maldan fedakarlıklarla vaat edilmiş, o halde bu, varlıktan mahrum olmaktır. Çünkü, Allah Teala’nın mubah kıldığıyla yetinmek istemiyor, tersine, şehvetlerinin paraleleinde yürümek arzusundadır. Sayfa 182 – 183

Arzularının sınırsız tatminini yeğlemiştir; çünkü ondan mahrum olmak onun yanında Yaradan’ın onu uyardığı zapatan daha şiddetlidir. Ya, ahirete aslında inanmadığı için ki, onun hissinde korkutulduğu azap bir kuruntudur, gerçekliği yoktur: Ya da ahirete imanı zayıftır, o azap hayalinde, elindeki nimetten mahrum olma acısından daha hafif gelmektedir.

İki durum da anormaldir, sahibinde denge bozukluğu getirir. Çünkü ancak duyuların algılandığına inanmaktadır. (48) Duyularının algıladığına işaret edecek olan manevi işaretten de giderek uzaklaşmaktadır.

(48) Her ne kadar yaratılıştaki parçalanma “bilim” ve gereklerine bağlanıyorsa da çağdaş cahiliyenin özellikle belirgin niteliğidir. Sanki bilimden insanın özünü silmesi istenmiştir. Sayfa 183

… Allah Teala sınırlar belirlemiştir:

“Bunlar Allah’ın sınırlarıdır, onlara yaklaşmayın.” (Bakara, 187)

“Bunlar Allah’ın sınırlarıdır, onları aşmayın.” (Bakara, 229)

Rahmeti gereği, insanın yapısını bozmadan yaşamda makul dengenin gerçekleşmesi için o sınırları belirlemiştir. Fakat sınav noktası; artmasını isteyeceği şehvetlerin ona güzel görünmesi, öbür taraftanda da, mubah sınırının getirilip, nefsi daha fazla istese de onu aşmaya izin verilmemesidir.

Fakat Allah Teala’nın insan için böyle bir sınır koyması onun kendi yararı içindir. Yüca Allah’ın zenginliği sonsuzdur, insanı önünde süslenmiş yasak şehvetlerle kendi yararına da olsa üzerine konmuş kayıtlar arasında yasağın acısını çekmesi için terk etmemiştir. Ona, yararı ve etkisi büyük, yasak baskısı hissetmeden şehvet duygusunu control edebileceği, hatta onunla bir üstünlük ve iktidar hissedeceği (şehvet çöplüğünden yükselme ve kontrole gücü yetme) bir araç lütfetmiştir. Bu büyük bilinç onun, ilk anda hissedebileceği yokluğu doldurur ve nihayet ona ulaşır. Sayfa 185

Beşinci Bölüm
UYGARLIK VE DÜNYANIN İMARI KAVRAMLARI

Biz “daha önemli” dediğimizde bazı insanlar “alternative” dediğimizi zannediyorlar. Yabi biz, manevi değerleri maddi değerlere bedel olarak getiriyoruz! Akıllı biri bunu söylemez. Manevi değerler tek başına, ekmek olmadan boş mideleri doyurmaz. Arabaları, trenleri,uçakları kayıt olmadan hareket ettirmez. Fabrika ve aletler olmadan top, tank ve füze yapamaz.

İnsanın hatırlatmaya gerek duymadığı doğal bir şeydir bu. Ama bunun karşısında en az onun kadar doğal olan, önem bakımından ondan aşağı kalmayan bir gerçek daha vardır. Tek başına ekmek, yakıt, fabrikalar, aletler, arabalar, trenler, füzeler, tanklar ve toplar uygarlık oluşturmazlar, uygar bir inasan da meydana getirmezler, dünyanın gerçek bir imarını da… Çünkü “değerler” olmadan maddi gelişmeler tek başına yıkıma götürürler.

İşte çağdaş cahiliyenin kabul etmediği ya da kabul etmek istemediği bir şeydir bu. Bütün tarihi gerçeklere rağmen. Hatta onu her taraftan kuşatan korkulara ve safları arasında yayılan yok oluşa rağmen.

İnsan, ürettiği bütün maddi ürünlerle, insanı insan yapıp, hayvan seviyesinden yükselten değerlerden uzak kalması durumundan alçaklar alçağı seviyesine düşebilir.

Çağdaş cahiliye bunun adresi ve örneğidir.

Elinde insanlığın görebildiği en büyük ilmi imkanlar ve tarihte görülmüş en büyük maddi ürünler var… Hiçbir insan neslinin kavuşamadığı buluşlar, maddi kolaylıklar da onun elindedir. Bir anahtara basma, harika eşyalar yapabiliyor, büyük aletleri çalıştırıyor… Sesli veya görüntülü yayınla dünyadaki haberleri veriyor… Ya da seni fezaya, ay ve Merih’e naklediyor…

Evet. Ama, “insan” nerede? Sayfa 214

İlahi kanun, lükse kayıp dünyaya bağlandığı zaman İslam ümmetine de uygulandı. Zira Allah Teala’nın kanunları değişmez:

“Sen Allah’ın yasasında bir değişiklik bulmazsın. Sen Allah’ın yasasında bir başkalaşma da bulamazsın.” (Fatır, 43)

Lüks bir yandan yıkıcı iken, ona tepki olarak da başka bir tehlikeyi getiriyordu. İnziva ve dünyanın maddi imarından çekilme, dünya lanetlidir, insanları ahiretten alıkoyuyor gerekçesiyle maddi kuvvetin sebeplerini terk etme…

Böylece uygarlık aynı anda iki taraftan da çöküyordu: Aşırı lüks ve israf ruhi ve manevi yönü (değerler, ahlak ve ilkeler), dünyanın imarından el çeken mistik hareketler de maddi ve his yönünü… Sayfa 218

İslam dünyası her şeyin içten çökmeye başlaması ve düşmanların avucuna düşmesiyle bunalımla yüzyüze geldi. Yıkım, yüzyıllar süren sapmaların doğal bir sonucuydu.

Kelime-i Tevhid kavramına isabet eden boşluk, ibadet kavramına isabet eden boşluk, Allah Teala’nın düşmanları için hazırlanmasını emrettiği güç kuvvet araçlarının bir kenara atılmasının isteyen tevekkül düşüncesi…

Ama asıl şiddetli darbe iç çöküntüyle geldi. Dinin hakikatına dönüp, o gerçeği uygulama alanına koyanlar dışında “modern müslümanlar” henüz uyanamadılar bu darbeden: Benliklerinde fikir emperyalizminin kabulünü tartışmadan, düşünüp taşınmadan kabulünü hazırlayan ruhi bozgun.

Fikir emperyalizminin, kalplere ve kafalara soktuğu sapık fikirler arasında uygarlık ve dünyanın imarı kavramı da vardır. O etkiyle, geri kalışlarının, Müslüman olmalarına dayandığına inandılar.

bu kuruntu, hakikattan ne de uzak! Geri kalışları İslam’dan değildi. İslam’ın gerçeğinden uzak kalmaları onları bu ayıplı geri kalışa götürdü.

Ne var ki bu kuruntu onları, kurtuluşu, koptukları İslam’da değil de çağdaş cahiliyede aradılar… Çağdaş cahiliye onlara dedi ki: Uygarlık, maddi, ilmi ve teknolojik ilerleme, insandan yükünü ve çabasını alıp alete vermektir. Çektiği acıyı da haplarla unutturmak!

Çağdaş cahiliye onlara -sözüyle inkar etse de (hal diliyle) dedi ki: Değerler, ahlak, ilkeler boştur, hesaptan düşmüştür!

“Modern müslümanlar”da medenileşmeye koyuldular! Geri kalmışlığın tozlarını üzerlerinden atmaya birkaç yılda yüzyıllar boyu kaybettiklerini kazanmaya çalıştılar! Sayfa 219

Altıncı Bölüm
GELECEĞE MESAJLAR

“Allah, işinde egemendir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yusuf, 21) Sayfa 223

Uyanışın öncelikle şunu iyi kavraması gerekiyor. Savaş o veya şu cemaatin savaşı değildir. Ya da şu veya bu düşmala da değildir. İslam ümmetinin tamamının bütün düşmanları ile olan bir savaştır. Asıl düşmanlık Allah Teala’nın düşmanları ile İslam arasındadır. Düşman nerede olursa olsun, İslam’da nerede olursa olsun… Sayfa 225

Uygarlık, “ruhi nefesten” kopuk “bir avuç toprak” uygarlığı olunca o, asaleti olmayan bir uygarlıktır. Çünkü ruhi nefesten kopuk bir avuç toprağın gerçekte varlığı oktur… Üzerine kurulan her yapının da. Sayfa 229