FAZLUR RAHMAN – İSLAM VE ÇAĞDAŞLIK ( FİKRİ BİR GELENEĞİN DEĞİŞİMİ )
Kitap Adı: İSLAM VE ÇAĞDAŞLIK ( FİKRİ BİR GELENEĞİN DEĞİŞİMİ )
Yazar Adı: Prof. Dr. Fazlur RAHMAN
Çeviren: Alparslan AÇIKGENÇ ve M. Hayri KIRBAŞOĞLU
Yayın Evi: Ankara Okulu Yayınları
Tarih – Baskı – Sayfa Sayısı: Eylül 2002 – 5. Baskı – 239 Sayfa
Arka Kapak Yazısı:
Kur’an’ın kendisinin Allah merkezli olduğu açıkça görülmektedir. Fakat bu derin Allah bilinci yerüzünde ahlaka dayalı sosyo-politik bir düzen kurmakla da çok yakından ve dinamik bir şekilde ilgilidir. Çünkü Kur’an’a göre Allah’ı unutanlar netice olarak kendilerini de unuturlar (59 Haşr, 19) ve bölece her biri kendine ait olan ve bütünlük arzeden şahsiyetleri parçalanır. Muhammed’i, tefekkür etmek için düzenli inzivaya çekildiği Hira mağrasından bird aha oraya dönmemek üzere, toplum içine çıkaran işte bu şuurlu Allah inancıdır. Bu mağaradaki yaşantısından doğan, sadece şirk inancını yok etmek değil aynı zamanda sosyo-ekonomik adaleti gerçekleştirmek kararı ve azimli bir gayret idi. Yer yüzünde iyilik ve adaletin temini için bir toplum kurmayı hedef edinmişti. Yani, benim Allah inancının hakim olduğu “Ahlaka Dayalı Sosyo-Politik Bir Düzen” diye adlandıdığım toplum.
Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Bölümler:
Kur’an’a göre, düzenleyici Allah fikri ve ahiret inancı olmadan, hiçbir gerçekçi ahlak sistemi mümkün olamaz. Ayrıca bu inançların ahlaki işlevi, bizzat dini-ahlaki (religiomoral) yaşantı için [bu ilkelerin] varolmalarını gerektirir ve bu he iki inançta “iman edilmesi” gereken sırf fikri ilkeler (intellectual postulates) değildirler. Sayfa 66
Kur’an’ın temel gayreti -sosyo-ekonomik adaleti ve temel insan hakları eşitliğini vurgulaması- daha henüz ilk nazil olan ayetlerinde bile gayet açık bir şekilde görülmektedir. İşte bütün bunlar, Kur’an’ın insan hayatının şahsi ve toplumsal alanında koyduğu kanunlarla gerçekleşir. Hatta tamamen dini ilkeler olan İslam’ın beş esası bile sosyal adalete ve insan eşitliğine dayalı bir toplum kurmayı hedeflemektedir. Gayet belirli bir şekilde cereyan eden ve etmekte olan toplumsal değişmeyi, gözlerini kapayarak görmezlikten gelip, hala Kur’an’ın kurallarını lafzi (literal) manası ile uygulamakta ısrar etmek, Kur’an’ın toplumsal ve ahlaki gayelerini, hedeflerini kasden yoketmek demektir. Bu aynen, Kur’an’ın köleleri hürriyete kavuşturmayı fazilet sayıp teşvik etmesine bakarak, köle azat ederek Allah katında sevap kazanabilmek için kölelik kurumunun korunmasında ısrar eden bir kişinin durumu gibidir. Halbuki Kur’an’ın bu konudaki asıl hedefi elbetteki köleliği tamamen kaldırmaktır. Şüphesizki köleliğin devamını savunan bir muhakeme tarzına, akl-ı selim sahibi ve ahlaken duyarlı Müslümanlar pek nadir olarak başvurmuşlardır. Fakat birçok Müslümanın ve aslında en fazla da Müslüman din adamlarının başvurduğu bir görüş vardır ki, buna çok benzemektedir. Bu görüş de şudur: Zekat vermek, Kur’an tarafından evvelemirde zenginlere (ama asla onlara münhasır olmamak şartı ile) farz kılınan İslam’ın bir esası olduğundan dolayı, zenginlerin Allah katında sevap kazanmaları için bir kısım insanların fakir kalması lazımdır. Elbette ki yeryüzünde, fakiri olmayan bir toplum yoktur; ve İslam’da da devlet zekat sistemi ile onların ihtiyaçlarını gidermek zorundadır. Ancak fakirlerin varlığını arzu eden böyle bir görüş, Kur’an’ın bizzat ana hedefine öldürücü bir darbe vurmakta ve dinin kitlelerin afyonu olduğunu ileri süren komünit sloganına en büyük desteği sağlamaktadır. Yine buna benzer bir şekilde, kadınların ne kadar zihni yetenekleri gelişirse gelişsin, onların mahkemedeki şehadeti erkeğinkinden değersizdir demek, Kur’an’ın toplumsal değişimdeki hedeflerine insafsız bir hakarettir. Bunun gibi diğer hükümler de kıyaslanabilir. Sayfa 72 – 73
İlimlerin sınıflandırılmasında en köklü ayrım “dini ilimler” (ulum-i şer’iyye) veya “nakli ilimler” (ulum-i nakliyye) akli veya seküler ilimler (ulum-i akliyye veya gar-i şer’iyye) olarak adlandırılan ve yavaş yavaş düşman gözü ile bakılıp terkedilmek istenen ilimler arasında yapılan ayrımdır. Bu tehlikeli gelişmeye yol açan birçok sebep vardır. Birincisi, sık sık şu şekilde ifade edilen görüştür; “ilim çok engin, halbuki hayat çok kısa olduğundan, öncelik tanıyacağımız ilimleri belirlemeliyiz.” Bu görüş, tabii olarak ahiret hayatının saadetini temin edendini ilimlere ağırlık verecektir. Yalnız bu görüşün psikolojik tutumunu belirlememiz son derece önemlidir. Çünkü bu tutum akli ilimlere bizzat karşı değildi; sadece kişinin manevi geleceği için pek fayda sağlamadığı gerekçesiyle bu ilimleri küçümsemekteydi. İkincisi, insanın kalbi ve manevi yönünü inkişaf ettirerek, bizzat dini tecrübeyi tattırmak isteyen ve gittikçe yaygınlaşan tasavvuf, sasdece akli ilimlere değil, genel olarak her türlü fikri çabaya cephe almıştı. Sayfa 88
Gelenkesel eğitim veren ilk ve ortaöğretim kurumlarından mezun olanlar II. Mahmud’un açtığı teknik okullara giremediği için, bu ihtiyacı karşılamak gayesiyle Rüşdiye Mektepleri kuruldu. Böylece Tanzimat’ın getirdiği yeniliklerle, sadece eğitimde değil, bütün alanlarda, geleneksel ile çağdaş arasındaki uçurum da sistemli bir şekilde gittikçe genişlemeye başladı. Batı’nın -özellikle de tek tarflı olarak Fransızlar’ın- gürül gürül akan fikir çekişmelerinden kana kana içen Tanzimatçılar, geleneksel eğitimi çağdaşlaştırma meselesini göğüsleyecek cesareti bile gösteremeyen, temelde laik görüşlü kimselerdi. Onlar için çağdaş ile geleneksel’i yan yana koymakla yetinmek daha kolaydı. Halbuki bu, belli bir azınlık için yeni, “aydınlanma”, fakat diğer taraftan da geniş halk kitlesi için de değişmeyen eski kalıplaşmış durum demekti. Geleneksel ile çağdaş arasındaki uçurum, yani bir bakıma “ezeli ve öbür dünyaya ait olan” ile “dünyevi ve geçici olan” arasındaki uçurum zamanla Türk halkı ve seçkinler arasındaki bir uçurum halini aldı. Tanzimatçılar, Batı’nın kandırılmış sadık takipçileri ve Batılı güçlerin, özellikle de onların himayesindeki Hıristiyan azınlığın Osmanlı teminatçıları olduklarından, Tanzimatçılar’ın aşırı Batı hayranlığı, Genç Osmanlıların -bilhassa Ziya Paşa ve Namık Kemal’in- sert tepkisini uyandırdı. Bu düşünürler, Tanzimat hareketlerini hem İslam’a hem de Türklere karşı bir cereyan olarak gördüler. Bü yüzden Genç Osmanlılar, çağdaşlaşma ile birlikte eğitimde dini ve milli unsırları da vurguladılar. Sayfa 105 – 106
Bizim buradaki bakış açımıza göre, yeni durumun çarpıcı özelliklerini şöyle sıralayabiliriz: 1. Bu ülkelerin hükümetleri, ister demokrasi veya diktatörlükle yönetilsinler, ister sosyalist veya serbest ekonomi eğilimli bir ekonomik system benimsemiş olsunlar, hepsi de büyük ölçüde [kendilerini halkları adına hareket eden] kerameti kendinden menkul temsilciler olarak görmektedirler; 2. hükümetler kendilerini gelişmenin vasıtası olarak algılamaktadırlar; 3. “gelişme” darken. neredeyse tamamen “ekonomik gelişme” anlaşılmştır; 4. gelişmeyi bu şekilde anlamanın temelinde, az ya da çok, çağdaş Batı modelinin etkisi yatmaktadır; zira Batı için gelişme, temel olarak ekonomik ve teknolojik yayılmayı ifade etmektedir. Bu yüzden Batı dünyasında fikri ve ahlaki -yani insani- değerler hızla çökmeye başlamıştır; 5. İslam dünyası da dahil Doğu’nun sorunu; a) yeni teknoloji ve bu teknolojiyi yürütmek için gerekli olan unsurların “ithal” edilmiş olması ve dolayısıyla gelişen bu toplumların geleneksel kültürleri ile organik bir uyum arzetmemesi, b) bu ülkelerde bağımsızlıktan önceki dönemde birçok düşünür, “Doğu maneviyatçı, Batı ise maddecidir, bunun için eğer Doğu, maneviyatından bir parça Batı’ya ihraç eder ve karşılığında Batı’dan bir parça teknoloji ithal ederse, dünyada herşey yoluna girecektir” şeklinde ifade edilen sloganı, popular hale getirdikleri için mesele daha da karmaşık bir hale gelmiştir; 6. bu ülkelerdeki kitleler, eğitilmemiş, cahil ve son derece tutucu kimselerdir ve gerek sağcı veya solcu, gerekse diktatörlük veya demokrasi taraftarı olsunlar -ki, bu hiç önemli değildir- aktif bir şekilde hükümetlerinin idaresinde etkin değildirler. Ancak bunlar, çağdaş teknolojinin artan maddi nimetlerinden istifade etmek istemektedirler, fakat onlar geleneksel hayat tarzlarına ve özellikle de olumsuz iş ahlaklarına kolaylıkla son vermeyeceklerdir. Nitekim, hiç değilse bu konuda kendileri ile aracı hükümetleri (broker governments) arasında bir iletişim olduğunu söylemek bile çok güçtür; 7. nihayet bütün bunların en önemlisi, gelişmenin dar görüşlülükle sadece maddi düzeyde algılanması sonucu, eğitime son derece az önem verildiği içindir ki, bu siyasi, toplumsal ve ahlaki durum gittikçe kötüleşmiş ve hatta giderek daha tehlikeli bir hale gelmiştir. Bağımsızlıklarını kazanmalarından bu yana, bu ülkelerde eğitim, a) temel olarak sömürgeci güçlere hizmet etmek maksadı ile sıradan (petty) devlet memurlarının yetiştirilmesini amaçlayan sömürge dönemi eğitiminin bir devamıdır. Bu sebeple, bu eğitim ne geleneksel kültür için gerçek bir temel, ne dehür ve çağdaş bir toplumda sorumluluk yüklenmek için gerçek bir öğretim sunar, b) dini kurumların geleneksel eğitim sistemi, gereği gibi ıslah edilmedikçe yok olmaları mukadderdir ve nitekim şu veya bu şekilde, bir çöküş içerisine girmiş bulunmaktadır, zira c) yeni teknolojik meslekler (mühendisler, doktorlar, ilim adamları) ihdas etmesi hasebiyle yeni eğitim, görünüşte, önceleri geleneksel eğitimin sahip olduğu her türlü makam ve itibarı bir daha iade etmemek üzere ondan çalmış bulunmaktadır. Sayfa 150 – 151
İşte İslam tarihinin en çarpıcı özelliği burada gözler önüne serilmektedir: Mu’tezile ve felsefi Şi’a gibi akılcı geçinen bütün fırkalar, düşünce alanında teorik düzeyde şaşılacak bir fikri serbestlikle davrandıkları halde, pratik konularda gelenekçilerle aynı paralale gelmişler ve hayatın teorik ve pratik yönlerini birbirlerinden tamamen ayrı alanlar halinde tutmuşlardır: Sayfa 171
Bir tanrı insanın ne aklına ne de kalbine hitap edior, ne de insan için bir değeler sistemi verebiliyorsa, böyle bir tanrı gerçekten “yok”tan da kötüdür ve “ölü” olmak onun için daha iyidir. Sayfa 224