Posts Tagged ‘Seyyid KUTUB’

SEYYİD KUTUB – YOLDAKİ İŞARETLER

Mart 12, 2009

SEYYİD KUTUB – YOLDAKİ İŞARETLER

Kitap Adı: YOLDAKİ İŞARETLER
Yazar Adı: Seyyid KUTUB
Çeviren: Abdi Keskinsoy
Yayın Evi: Pınar Yayınları
Tarih – Baskı – Sayfa Sayısı: Ekim 2003 – 6. Baskı – 240 Sayfa

Arka Kapak Yazısı:

“Bu inancı benimseyenlerin sayısı üç kişiye ulaşınca, o inancın bizzat kendisi onlara şöyle der: Siz şimdi, bir cemaatsınız, bağımsız bir İslam cemaati. Bu inancı benimsemeyen ve bu inancın temel değerlerini üstün saymayan cahiliye toplumundan sıyrılmış bir cemaat.”

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Yerler:

İşte sayılan bütün bu yüksek değerlere sahip “yeni bir dünya düzeni” olmaya layık tek sistem İslam’dır.

16. yüzyıldan itibaren başlayıp 18. ve 19. yüzyıllarda zirveye ulaşan deneysel bilimlerdeki uyanış, artık dönemini tamamlamış, ulaşması gereken yeni bir aşama kalmamıştır.

Yine bu dönemde, yani 18. ve 19. yüzyıllarda ortaya çıkan, “bölgecilik”, “ulusalcılık” gibi bölgesel temellere dayalı toplumsal çıkışlar da fonksiyonunu tamamlamıştır; onların da insanlığa sunacağı yeni bir şeyleri yok…

Son tahlilde bireyci ve toplumcu düzenler de iflas bayrağını çekti…

En zor anların yaşandığı bir dönemde, insanlığa yeni bir dünya düzeni sunmak için sahneye çıkma sırası artık İslam’a gelmiştir; Bu dönem artık “ümmet” dönemidir. İlk insanın yaratıldığı günden itibaren, Allah’ın yeryüzünde halifesi olmak üzere sözleştiği günden beri, yeryüzünde gerçekleştirilen insani yaratıların hiçbirisini yadırgamayan, aksine özel şartlar altında bir tür Allah’a ibadet kabul eden ve insanın varoluş amacını gerçekleştirmek için bir vesile telakki eden İslam’ın dönemi… Sayfa 9

Yeryüzünün hiçbir yerinde Allah’ın şeriatı dışında kalan sistemleri toptan reddedip bizatihi Allah’ın şeriatını uygulayan bir toplum olmadığı halde, günümüzde İslam adına hayatla ilgili yasalar, düzenlemeler, çözüm önerileri ve programlar üretmek isteyen kimseler bu dinin doğal karakteristiğini, insan hayatında ne yapmak istediğini, Allah’ın kendilerinden neyi istediğini algılayamamış kimselerdir.

Bu kimseler insani kuramlara, yöntemlere benzemesi için dinin doğal karakteristiğini, yönetimini ve tarihini değiştirmek istiyorlar. Benliklerinde taşıdıkları kısa vadeli arzulara ulaşmak için yürüdüğü yolda dine hızlı adım attırmak istiyorlar. Ruhlarında taşıdıkları bu arzu, basit insani düzenler karşısında, yenilgiye uğramalarına neden oluyor. Onlar bu dinden, gelecekte karşılaşılması muhtemel problemlere karşı, varsayıma dayalı çözümler üreten kurumsalbir sistem haline gelmesini istiyorlar. Halbuki Cenab-ı Hak bu dinin kendi istediği gibi olmasını istiyor. Yürekleri dolduran, vicdanlar üzerinde egemenliğini tam olarak kuran bir akide olmasını…Espirisi insanların sadece Allah’ın önünde eğilmeleri, O’nun dışında kalanların koydukları şeriatlara itibar etmemeleri olan yetkin bir inanç sistemi…İnanç sistemleri bu niteliklere sahip olan bir insan (cemaat) topluluğu bulunduğu zaman, toplumun yönetimini de kendi egemenliklerine aldıklarında, ancak o zaman şeriat, onların gerçek ihtiyaçlarına karşı yasal düzenlemelerde bulunmaya başlar, gerçek hayatlarını düzenleyebilir. Sayfa 41 – 42

Bizi çevreleyen cahiliyye, bazı ihlaslı İslam davetçilerinin sinirsel yapıları üzerinde baskılar yaratıp İslam’i yöntemi uygulamada aceleci davranmalarına neden olduğu gibi, zaman zaman onları şu sorularla köeye sıkıştırmak istemektedir: Kendisine çağırdığınız orjinal düzeninizin detayları nelerdir; onu uygulayabilmek için, çağdaş araştırma yöntemlerine uygun hangi bilimsel araştırmaları gerçekleştirdini?.. Hangi hukuki bulguları elde ettiniz?. Sanki, günümüzde İslam şeriatini icra etmek için, insanların tek eksiği İslam fıkhını araştırmak ve fıkhi hükümler çıkarmakmış gibi! Sanki insanlar Allah’ın egemenliğine tamamen teslim olmuş, O’nun şeriatı uyarınca yöneltilmeye razı olmuşlarda sadece çağdaş araştırma yöntemlerine uygun araştırma yapıp fıkhi hükümler çıkarabilecek müctedidler bulamıyorlar!.. Bu dine bütün yüreği ile saygı duyan herkesin yüreğinden, kafasından söküp atması gereken, ciddiyetten yoksun gülünesi bir alaydır bu. Sayfa 52

Cahiliyye anlayışı salt bir kuram değil de böylesi aktif, organize bir toplumda temsil edildiği için, onu ortadan kaldırıp insanları bir kez daha Allah’a çevirmek için girişilecek mücadelenin salt bir kuramdan ibaret kabul edilmesi kesinlikle doğru bir şey değildir. Sayfa 57

Kuramsal yönden bu ilkeyi yerleştirmenin anlamı, insanların, hayatın tüm aşamalarında Allah’a dönmeleri, yaşamın hiçbir merhalesinde kendi başlarına yargıda bulunmayıp bütün alanlarda mutlaka Allah’a uymaları ve O’na başvurmaları gerekir. Allah’ın söz konusu bu hükmünü de kendilerine tebliğ eden tek kaynaktan öğrenmelidirler. Bu tek kaynak ise Allah’ın Elçisidir. Sayfa 58

“De ki: Amel bakımından en çok ziyana uğrayanları bildireyim mi? Dünya hayatında bütün çabaları boşa gitmiş olan ve kendileri de güzel şeyler yaptıklarını sanan kimseler…”,

“İşte onlar Rab’lerini ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkar eden, bu nedenle yaptıkları boşa çıkmış kimselerdir. Kıyamet günü onlar için bir terazi kurmayacağız. İnkar ettikleri, ayetlerimi ve elçilerimi alaya aldıkları için onların cezası cenennemdir.” [Kehf.18: 103, 106].

Yüce Allah doğru söylemiştir. Sayfa 65

Tirmizi kaydediyor: adiy b. Hatem’den; “Adiy, Allah elçisinin İslam’a davet mesajı kendisine ulaşınca, kurtulurum umuduyla Şam’a kaçmıştı. Zira o, cahiliyye döneminde hristiyan olmuş birisi idi. Adiy, Şam’da bulunduğu sırada kızkardeşi ve bazı yakınları, müslümanlarca esir alınmıştı. Resulüllah, kızkardeşini Adiy’e bağışlayarak azad etmişti. Sebest kalan kadın, kardeşinin yanına döner ve Adiy’in İslam’a ısınmasına çalışır. Bunun üzerine Adiy bizzat Resullulah’ın yanına gelirken onu gören insanlar, onun huzura gelişinden sözediyorlardı. Nihayet Adiy boynunda sılı gümüş bir haç ile birlikte Allah Resul’nün huzuruna girdi. O sırada Peygamber şu ayeti okuyordu:

“Onlar hahamları ve Rahiplerini Allah’tan başka rabler edindiler…” (Tevbe, 9: 31)

Adiy diyor ki: Ben bu ayeti duyunca, yahudi ve hristiyanların, onlara bilfiil tapmadığını söyledim. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Hayır öyle değil. Onlar insanlara, Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal kıldılar (değil mi?) bu, onlara kulluk etmeleri (tapmaları) anlamına gelmektedir.” Sayfa 79

Müslüman cihada çıkmadan önce en büyük savaşı kendi nefsinde şeytana ve nefsi hevasına (dizginlenemeyen isteklerine) şehevi duygularına, bitmek bilmeyen ihtiraslarına, menfi yöndeki eğilimlerine; kişisel, ailesel, kabilesel ve ulusal çıkarlarına, kısaca İslami değerlerin dışında kalan tüm değerlere karşı en çetin savaşı başarı ile verir. Bunu gerçekleştirmesinin ardından Allah’ın yeryüzüne müteallık olan hakimiyet hakkını gaspeden tağuti düzenlerin iktidar merciinden uzaklaştırılıp yerine Allah’ın mutlak hakimiyetini yeniden yerleştirmek, ona işlerlik kazandırmak için, bu amacı engelleyen tüm zalim ve şer güçlerle en büyük cihada girişir. Sayfa 97

… Kur’an:

“Hüküm yalnız Allah’a aittir; O kendisinden başkasına kulluk etmememizi buyuruyor; işte dosdoğru din budur..” (Yusuf, 12: 40)

“Kim Resul’e itaat ederse gerçekten Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa, 4: 80), buyurmaktadır.

Bu kesin, öz ve mutlak ifade, İslam’ın dinamizmi, aktivitesi ve hakikatinin temel gerekleri hakkında şu ayırdedici ve özlü ifadeleri kullanma imkanını veriyor bize:

(1) Kelime-i Tevhid, İslam toplumunun doğal yapısının boyutlarını belletir bize.

(2) Şehadet cümlesi, İslam toplumunun nasıl meydana gelceğini bize anlatıyor;

(3) Şehadet kelimesi, İslam’ın, cahiliyye toplumlarına karşı başkaldırma yöntemini bize tanımlıyor; ve

(4) İslam’ın insani hayatın baskılarına karşı direnme metodlarını bize öğretiyor. Sayfa 110 – 111

“Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur. Dinin de her zaman O’na has kılınması gerekir. Siz Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?” (Nahl, 51, 52)

“De ki:’venim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi içindir;

Onun ortağı yoktur. Bana böyle emredildi. Ve ben müslğmanların ilkiyim.” (En’am, 6: 162 – 163) Sayfa 111

“Rasül size neyi verdi ise onu alın; size neyi yasakladıysa onsan sakının…” (Haşr, 59: 7). Sayfa 112

Onlara hoş görünmek derdine düşerek İslam’ı olduğundan başka bir biçimde kesinlikle sunmayacağız insanlara… Onların şehevi tutkularını, tahrife uğramış düşüncelerini, dünya görüşlerini kesinlikle övmeyeceğiz. Son derece şeffaf davranacağız onlara. Açıça diyeceğiz ki; içinde yaşadığınız şu cahiliyye düzeni var ya işte o tamamen necistir; Allah İslam’a ve O’nun dünya düzenine inanarak temizlemek istiyor sizi. Şu ortamdaki tutum ve davranışlarını nahoştur; Allah sizin bu çirkin tutum ve davranışlarınızı İslam’la güzelleştirmek istiyor. Yaşadığınız şu hayat son derece bayağıdır; Allah istiyor ki, İslam’la yükselesiniz. Yaşamınızda son derece kötümser, son derece hinilist, son derece sıkıntı içerisindesiniz. Allah yaşamın bu dayanılmaz ağırlığını sizden hafifletmek, sizi boşluktan, kötümserlikten, nihilistlikten kurtarmak, size rahmet etmek, sizi mutlu etmek istiyor. Sayfa 198

Ebu Osman En-Nehdi anlatıyor: “Muğire”, köprünün yanına gelip karşıda duran İranlıların yanına geçtiğinde kendisini yanlarına oturttular. Kendisine musaade etmesi için komutan Rüstem’den izin istediler. Kendilerini güçlü göstermek amacıyla pek bir değişiklik yapmadılar görünüşlerinde.

Krargaha yürümek üzere Muğire yola koyuldu. Orada bulunan topluluk, ihtişamlı bir hava içerisinde idiler. Üzerlerinde altın işlemeli elbiseler, başlarında altın işlemeli taçlar vardı. Karargaha giden yolun yaklaşık üç veya dört yüz metrelik bölümünü halı ile döşemişlerdi. Komutanlarının katına, halı döşeli bu yol ile ulaşılıyordu anca.

Elinse örgülü ve dört çatallı kıl kamçısı bulunan Muğire yürüyerek karagaha vardı. Karargahta kendisine gösterilen koltuğa oturupkoltuk yastığına yaslandı. Komutanın adamları Muğirenin üzerine çullanıp onu hayli tartakladılar. Muğire biraz kendine gelince onlara şöyle dedi:

“Sizin hakkınızda efsaneler duymuştuk fakat inanın sizden daha alçak, daha beyinsiz bir kavme şimdiye kadar rastlamamıştım. Biz araplar birbirimizle aynı seviyedeyiz; savaş olmadığı sürece birbirimizi köleleştirmeyiz. Toplumsal yapı içerisinde bizim eşit seviyede olduğumuz gibi sizin de eşit seviyede olduğunuzu sanıyordum. Bir kısmınızın diğerinizi tanrı edindiğini bana söyleseydiniz, şu an yaptığınızdan daha güzel bir iş yapmış olurdunuz. Toplumsal yapınız içerisindeki bu durumunuz kesinlikle doğru bir durum değildir. Bizler kesinlikle sizin gibi yapmayız. Aslında ben size gelmeyecektim fakat siz çağırdınız. Şimdi şunu öğrendim ki sizin işiniz bitiktir, kesinlikle yenilmişsiniz. Bu düşünceler ile bu yaşama biçimiyle hiçbir saltanat payidar olamaz.” Sayfa 216

SEYYİD KUTUB – İSLAMDA SOSYAL ADALET

Mart 12, 2009

SEYYİD KUTUB – İSLAMDA SOSYAL ADALET

Kitap Adı: İSLAMDA SOSYAL ADALET
Yazar Adı: Seyyid KUTUB
Çeviren: Yaşar Tunagür, Dr. M. Adnan Mansur
Yayın Evi: Cağaloğlu Yayınevi
Tarih – Baskı – Sayfa Sayısı: 1968 – 3. Baskı – 318 Sayfa

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Yerler:

İslamiyyet, tarihi menşei ve vazifesi olarak pratik hayatta beşer vicdanından uzak kalmayı istemez. Hiçbir zaman bir imparator veya kraldan korkarak şümul sahasını daraltmaz. Ruhi, dini, maddi ve dünyevi olarak bütün beşer hayatı onun faaliyet ve hizmet sahasıdır. O hiçbir sistem ve nizamın veya başka bir kuvvetin tesirinde değildir.

Kendi, kendisinin hakimi, efendisidir.

Bu din, sosyal hayattan uzak kaldığı müddetçe cemiyete istikamet veremez. Onu sosyal hayatından uzak tutan, içtimai nizam ve kanunlarında onunla hükmetmeyen, Ya’ni, tedvin ettikleri kanun ve nizamları şeriate aykırı olan müslümanlar, müslüman sayılmazlar. Ve o cemiyyet islami bir topluluk değildir.

Onlara islamiyyetin sadece ibadet ve gelenekleri kalmıştır.

<<Öyle değil, Rabbine and olsun ki onlar aralarında kimi oraya, kimi buraya çektikleri (kavga ettikleri) şeylerde seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.>> [1]

<<Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasak ettiyse ondan sakının. Allahdan korkun. Çünkü Allahın azabı çetindir.>> [2]

<<Kim Allahın indirdiği ahkam ile hareket etmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.>> [3]

Bu din tevcidat ve teşriatiyle, öuamelat ve ibadetleriyle bölünmez bir bütün, istikameti belli doğru bir yolur. İslamda, ibadete müteallik emirlerin gayesi onun nizam ve muamelattan ibaret asli hedef ve gayesinden farklı değildir:

Mesela namaz:

İbadetlerin en özlüsüdür. Ferd ve cemiyyet olarak tek, her şeye galip ve muktesir olan Allaha yönelmedir. Bu öyle yöneliştir ki, yönelenler arasında birbirlerine karşı ne kötülük ne nifak var. Bir öyle yönelmedir ki, aynı kıbleye bir önderin ardından bir Allaha, zengin – fakir, rütbeli – rütbesiz tamamen eşit, bir ve beraber olarak… Namaz ibadete müteallik emirlerin özünü teşkil ettiği gibi “Allahdan başka ilah yoktur” düsturu itikada (inançlara) müteallik hususatın özünü temsil etmektedir. bu ikrar ile Allahdan başka ibadete layık bir varlığın mevcut olmadığı ifade edilmekte, vicdan hürriyetine dayanan bir şuur insan hayatına yerleşmektedir. Bu, köklü ve eşit haklara sahip mütekamil bir cemiyyetin kurulması için en esaslı adımdır.

Hiçbir araştırıcı islamın ihtiva ettiği ibadet ve nizamlarda, ferd ve cemiyet hakkındaki görüşlerinde şüpheye düşmemelidir.

Zira her husustaki islami emirler ve o emirlerin müşterek gayesi, gayet açıktır.

Bazı asırlarda bu dinin ibadete müteallik tatbikatında lüzümsuz teferruat ile genişletildiği, bunun yanında sosyal hayatın ihmal edildiğine bakıp şaşmamak lazımdır. Bu hali İslamiyyet için asla bir afet olarak değil, belki de içinde bulunduğu asrın afeti saymak icap eder. bunlar islam için yeni söylenmiş bir söz veya tev’vil değildir.

[1] Nisa suresi 65. Kur’an-ı Kerim Mealleri, Üstad Balıkesirli Hasan Basri Çantay’ın KUR’AN-I HAKİM ve MEAL-İ KERİM’inden alınmıştır. Ayetler hakkında tamamlayıcı bilgi için, adı geçen esere ve tefsirlere müracaat edilmelidir.
[2] Haşr Suresi 7
[3] Maide Suresi 44 Sayfa 17 – 18 – 19

İslamın, kainat, hayat ve insan hakkındaki görüşlerini bilmeden, dinde sosyal adaleti anlamamaıza imkan yoktur. İslamı bir kül olarak mütalaa edersek <<sosyal adalet>> de islamın bir cüz’ü olur.

İslam, insan hayatını tanzim ederken mes’eleleri birbirinden ayırarak onları muvakkat, acele bir takım hal çarelerine bağlamaz.

İslamın insan, hayat, kainat hakkındaki mütekamil ve umumi bir görüşü vardır. Ele aldığı ahkam, ibadete ve muamelata müteallik büyük küçük bütün mes’eleleri bu umumi ve mütekamil zaviyeden tetkik ederek onlara istikamet verir.

Bölece bu umumi fikirlerin bilinmesi ve her fer’in (cüz’ün) esas usu ve kaidelere (kül’e) irca edilmesi ile bu esasları araştıranlar için büyük kolaylıklar sağlamıştır. Sayfa 30

Asıl olan yardımlaşma, tanışma ve uyuşmaktır. Bu esas kaideye karşı gelen herkes buy olla def’edilir. Zira bu muazzam kainatın seyrettiği yolu ta’kib etmek ferd ve cemiyetin keyfine tabi olmaktan hayırlıdır. Çünkü ictimai tenasüd, tabiatın ve onu yaradan allahın gayesine uygundur. Sayfa 36

Ferdin cemiyyet üzerindeki adalete aykırı emel ve arzuları ictimai zulüm sayılıyorsa; keza cemiyyetin ferd üzerinde onun fıtratı ve gücü hilafına davranışlarını da ictimai zulüm saymak icap eder. Bu, sadece ferd için bir zulüm değil, aynı zamanda cemiyyet için de bir zulümdür. Sayfa 42

İslam, tabiatını icmalen zikrettiğimiz sosyal adaleti sabit esaslar üzerine ikame eder. O hedeflerine erişmek için muayyen vesileler bulur. Anlaşılmayan hiçbir mes’ele bırakmaz. İslam, ideal anlamca mücerred bir davet ve irşad dini değil, hayat hadiseleri içinde yaşanacak, emirleri behemmehal tatbik ve infaz edilecek bir dindir.

Gördüğümüz gibi islam, kainat, hayat ve insan hakkında esaslı fikir sahibidir.

<<İslamda sosyal adalet>> mefhumu bu esaslı fikirlerin ışığı altında ve hatları içinde mütalaa edilir. İslam, nazarlarını insan hayatına çevirince <<Sosyal Adalet>>, <<İnsani Adalet>> haline gelmiştir. Haddizatında, hayati değerlerin maddi ve ma’nevi olduğunu kabul etmiş, yalnız maddi değerler üzerinde durmamış, insanlığı ayrışan ve çatışan bir kitle olarak değil anlaşan ve sevişen bir bütün olarak mütalaa etmiştir. Bazı zamanlarda islam fikriyatına aykırı davranışlar görülmüştür, bunları belirtmek lazımdır.

İslamın sağlamak istediği hayat ne bir ferdin ne bir milletin ne de bir neslin davasıdır. Bunlar fani beşerin küçük bir idrak ile vakıf olabileceği mahdud ve muvakkat davalardır.

İslamiyyet bütün ufuklara baker. Her şeyi baştan başa inceden inceye hesap ederek şümullü bir gayenin bütün insanlar için gerçekleşmesine çalışır. Mahdut meselelerde zıd gibi görülen hususlar kül halinde incelenirse görülmezler. İslamın gerçekleşmesi için çalıştığı bug aye tekrar edelim ne ferd, ne millet ne de bir nesil içindir: Bütün insanlık içindir.

İlk nazarda sosyal adaletten uzak hedeflere müteveccih gibi görünen bu nazariye islamda birçok nizamların esasıdır. Sayfa 46 – 47

FERD ŞUURUNDA YERLEŞMEYEN ADALET, KANUNLA SAĞLANAMAZ. Sayfa 48

Eğer insan, fıtratında gizlenen kuvvet serbest olduğu halde kendini sefil eden şehvet ve zaruretlere karşı gelecek yolu bulmuş ise bu yol en salim, en doğru yoldur. Sayfa 49

Hiçbir kimse fakir bir insnaın rızkını kesmeğe, ekmeğiyle oynamaya muktedi değildir. Bu, rızkı temin sebeplerine tevessül hakkındaki emre münafi değildir.

Bilakis bu inanç kalbe kuvvet, vicdana cesaret ve rızkı için çalışan kimseyi (kendini fakirin rızkına malik zanneden) zengine karşı uyanık kılar. Sayfa 56

<<… Şüphesiz ki sizin Allah nezdinde en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır…>> [3]

ŞEREFLİ: ALLAH NEZDİNDE ŞEREFLİ OLANDIR

[3] El-Huccurat suresi, 13 Sayfa 57

Eğer vicdan hür olduğunu hisseder, her türlü köleliğin gölgesinden sıyrılarak ölümden, eza’dan, fakirlik ve zilletten (Allahın izniyle) emin olu, sosyal ve maddi kıymetlerin tazyikinden hali kalır, dilenme ve ihtiyaç zilletinden necat bulur, her türlü şehvet ve aşırı isteklerinden kurtularak, istisnasız, bütün mahlukatın kendisine yöneldiği bir Allah’a yönelir ve bütün bunlardan sonra hayati zaruretlerinin kanun tarafından himaye edildiğini görürse artık o kimsenin, bir takım laf ve parlak sözlerle getirilmek istenen sözde insani eşitliğe ihtiyacı yoktur.

Çünkü, bu eşitliği şuurunda hissetmiş ve onun tatbikatını görmüştür. O kimse bur uh ve şuurla eşitlik hakkını daima istyebilecek ve bunun için mücadele edebilecek, ona nail olduğu zaman da onu, en ağır şartlara sabır ve tahammül göstererek muhafaza edebilecektir.

Hiçbir rejim ona kabul ettirilmiyecektir. Sayfa 67

Herkes cemiyyetin menfaatlerini bir vekil, bir muhafız gibi korumakla mükelleftir.

Hayat, fırtınalı denizde seyreden bir gemi gibidir. Onun selametinden bütün yolcular mes’uldür. Yolculardan hiçbiri ferdi hürriyetine istinaden gemiyi delmeye kalkamaz. Bir hadis-i şerifte:

<<Allahın hududlarında duran ve onu aşan kimselerin meselesi; aralarında kur’a çekmek suretiyle bir kısmı alta, diğer kısmı üste düşen geminin yolcuları gibidir. Altda olanlar susadıkları zaman üstdekilerden su isterlerdi ve derlerdi ki: Eğer Gemini biraz altını delersek ihtiyacımız kadar buradan su alabilir, böylece üzerimizdekilere hiç eziyet etmeyiz. Eğer onları kendi hallerine bırakırsanız ve onlarda dilediklerini yaparlarsa helak olurlar. Eğer ellerinden tutar kurtarırsanız bütün gemidekiler kurtulur.>> [1]

[1] Buhari, Tirmizi rivayet etmişlerdir, lafız Buhari’nindir. Sayfa 92 – 93

İslam, nefsin içi ile uğraşır, dışı ile değil.

Vicdanın derinliklerindeki ıslahat (düzeltmeler, eksiklikleri tamamlama) ile meşguldür, sathı (dış yüzü) ile değil.

Bununla beraber islam, hayatın gerçeklerinden, beşer nefsinin hakiki mahiyetinden, nefsin her haldeki yükseliş ve alçalışlarından, daralma ve genişlemesinden, hevai arzuların, zaruri ihtiyaç ve mahdut gücünden asla gafil değildir.

Derin bir vukufla beşer nefsine kanunlar ve emirler tevcih eder. Her türlü emir ve nehylerini muayyen esaslara bağlar. Birçok hadler vaz’ederek onları infaz eder. Ve sonra beşer vicdanına, mümkün mertebe şer’i tekliflerin (emirlerin) üstünde olmasını seslenir.

Eğer bizler bu din’in tekliflerini yerine getirecek olursak hayatta salah ve her türlü muvaffakiyet mümkündür. Bununla beraber, beşer vicdanı kendisine yöneltilen müsamaha ve şeref mertebesine yükselmedikçe hayat, islamın gayesine uygun bir kemale varamaz. Bu dinde vicdana müteveccih emirleri, şer’i mükellefiyetleri tamalayan bir cüz’dür. Sayfa 102 – 103

<<(Doğruya da, eğiriye de) alabildiğine yemin eden, izeet-i nefsi bulunmayan, (öteki berikini) daima ayıplayan, (gammazlıkla) laf getirip götürmeye koşan, (insanları) hayırdan durmayıp men’eyleyen aşırı zalim, çok günahkar, kaba, haşin, bütün bunlardan başka da kulağı kesik (damgalı soysuz) olan hiçbir kişiyi tanıma!>> [4]

[4] El-Kalem suresi, 24-25 Sayfa 115

Musattah, Ebu Bekir (R.A.) in muhterem kerimeleri Aişe validemize yapılan şen’i iftira hadisesine iştirak etmişti. Bundan son derece mütessir olan Ebu Bekir (R.A.) Musattah’a evvelce yapmakta olduğu yardımı kesmişti. bunun üzerine Cenab-ı Hak, affetmesini ve yardıma devam etmesini beyan sadedinde:

<<İçinizde (dinde) fazilet ve (dünyada) servet sahibi olanlar, akrabasına, yoksullara, allah yolunda hicret edenlere vermelerinde kusur etmesin; affetsin, aldırış etmesin. Allahın sizi yargılamasını sevmez misin? allah çok yargılaıcıdır, çok esirgeyicidir.>> [2]

Böylece islam, bu vadide <<insani şuuru>> insanlığın asırlar boyunca şeref duyacağı mazi, hal ve istikbalde, ebed’e kadar iftihar edeceği en yüksek ve en şerefli bir irtifaa ulaştırmış oluyor. Sonra, iyilik mefhumunu sadece Allah rızası için yapılan bir ihsan olarak en ulvi bir hüviyetle değerlendiriyor.

[2] En-Nur suresi, ayet: 22 Sayfa 120

İSLAMIN TEDKİK VE TA’LİMİNDE BİR ARAŞTIRICI İÇİN EN BÜYÜK GÜÇLÜK, İSLAMIN BÜTÜN MESELELEERİNİN BİRBİRİYLE ALAKALI, BİRBİRİNDEN AYRILMAZ VE BİRBİRİNDEN AYRI İNCELENEMEZ BİR BÜTÜN OLUŞUDUR. Sayfa 126

İslam nizamı hakkında konuşan müslümanlar, insanın yeni ve eski olarak tanıdığı sistemlerle onu mukayese ederek irtibat kurmağa çalışırlar. Eğer bu arada islamiyetle bu sistemler arasında bir benzerlik bulur ve dolayısiyle bir irtibata muvaffak olurlarsa, islam için çok kuvvetli bir sened ve dayanak bulduklarını zannederler.

Bu gayret, garpli sistemlerin önünde durmayıp kaçışın, hatta hezimete uğrayışın manen duyurulmasından başka bir şey değildir. İslam ile bu sistemler arasında bazı benzerliklerin bulunması islama en küçük bir şeref kazandırmayacağı gibi, benzerliğin olmamasıda şerefinden bir şey eksiltmez. Sayfa 127

İSLAMİYET, KUVVETİNİ İNSANİ BİRLİKTEN ALAN, FİKRİYATI İLE BÜTÜN İNSANLARI KENDİ BAYRAĞI ALTINDA, EŞİT ŞARTLARLA KARDEŞ OLARAK TOPLAMAK İSTEYEN, TAMAMEN İNSANİYYETE MÜTEMAYİL BİR DİNDİR. Sayfa 130

… bir hadis-i şerifde peygamber efendimiz (S.A.V.) :

<<Dinleyin ve itaat edin. Velev ki başınızda kıvır kıvır saçlı bir Habeşi köle olsun. Allahın kitabı ile size hükmettiği müddetçe.>> [3] buyudular.

Bu hadis-i şerifde açık olarak dinlemek ve itaat etmek ancak Allahın kitabiyle hükmedildiği takdirdedir.

[3] Buhari Sayfa 136 – 137

Bir hükümet reisinin dini şeriati tatbik ve infaz etmesiyle, dinen kendisine verilen saltanat (hükmetme) kuvvetinin arasını ayırmak lazımdır. İslamda, hiçbir hükümet reisi (hüküm sahibi) nin semadan aldığı dini bir saltanat kuvveti yoktur. (Eski bazı hükümdarlarda olduğu gibi). Bir hükümet reisi ancak müslüman halkın tam bir hürriyet içinde yaptığı seçim neticesinde başa geçer. İslamda, birinden diğerine herhangi bir suretle intikal yoluyla veya babadan oğula veraset yoluyla elde edilen bir iktidar şekli yoktur. Seçimle devletin başına, geçen kimse şeriatın hükümlerini infaz etmek suretiyle hükümran olur. Müslümanların ekserisi ona rıza göstermezse tabiatiyle seçilemez. ekseriyetle seçildiği takdirde, allahın şeriatini tatbit etmezse dinlenmez. Sayfa 137

Mal mülkiyetinde islam nazariyersine uygun olarak yürünmekle beraber onun gelişmesi ve muamelesinde müdahale edilir.

Bu yolda mal sahibine dilediği gibi mutlak tasarruf hürriyeti verilmez. Zira şahsi menfaatlerinin arkasında muamele ettikleri cemiyyetin menfaatleri vardır. O halde herkes elindeki malını ancak meşru sınırlar içinde geliştirme hürriyetine sahip sahibdir. Sayfa 164

<<Aldatma>> vicdanın pisliğidir. Başkasına zarar verir. İnsan kalbinde güveni sarsar. Sayfa 166

İslam hayatının devamı, İslami fikir eası üzeine kaim teşriat,, kanunlar ve nizamların mücerred vaz’ı ile tamamlanmış olmaz. Bu, hayatın ikamesinden her zaman İslamın dayandığı iki rükn (temel direği) den ancak biridir.
İkinci rükne gelince:

Bu da, nefsi istek ve taşkınlıkların, kanun, nizam ve teşriatın emniyete aldığı muhit ile buluşması için <<İSLAM RUHU>> ile meşbu (doymuş) bir zihniyetin meydana gelmesidir. Sayfa 273

Her arzu, insani bir hedefin inşasına, ne kadar yükselirse yükselsin bir hedefin tahkikine götüren bir kuvvettir.

İslamiyet, herhangi bir zaman ve mekanda hayatı olduğu gibi kabul etmek için değil, onu her zaman ve her yerde geliştirip, yükseltmek için gelmiştir. Sayfa 283

SEYYİD KUTUB – KUR’AN’DA KIYAMET SAHNELERİ ( CENNET CEHENNEM )

Mart 12, 2009

SEYYİD KUTUB – KUR’AN’DA KIYAMET SAHNELERİ ( CENNET CEHENNEM )

Kitap Adı: KUR’AN’DA KIYAMET SAHNELERİ ( CENNET CEHENNEM )
Yazar Adı: Seyyid KUTUB
Çeviren: Dr. Süleyman ATEŞ
Yayın Evi: Hilal Yayınevi
Tarih – Baskı – Sayfa Sayısı: İstanbul – 1. Baskı – 411 Sayfa

Arka Kapak Yazısı:

İTHAF

Babacığım, bu eserimi senin ruhuna ithaf ediyorum. Ben küçük bir çocuk iken ruhuma ahiret korkusunu sen yerleştirdin. Bana öğüt vererek, ya da beni döverek bu duyguyu aşılamış değilsin. Ama gözümün önünde yaşıyordun: içinde ahiret korkusu dilinde ahiret anısı. Üzerinde bulunan bir hakkı ödemeğe son derece itina gösterir, senin başkası üzerinde bulunan hakkında müsamaha ederdin.

Ahiretten korkardın, bunun için cezalandırmağa muktedir olduğun bir kötülüğü affederdin ki bu sana ahiret gününde keffaret olsun. Bazen olurdu ki ihtiyacın olan şeyi dahi infak edecek kadar cömertlik gösterir, infak ettiğinin, senin için ahiret gününde azık olmasını isterdin.

Sen, daima şu şeklinle gözümün önündesin: Biz, her akşam, yemeği yedikten sonra sen bir fatiha okuyor ve ahirete göçmüş bulunan ana-babanın ruhuna gönderiyorsun. Biz çocukların da, henüz fatihanın tamamını ezberlemezden önce onun bazı ayetlerini okuyarak sana katılıyoruz.

Bu çalışmamı senin ruhuna tevcih ediyorum babacığım. Senin yanında makbul, Allah katında müstecab olacağını ümit ederim. İyiye ve doğruya muvaffak eyleyen Allah’tır.

OĞLUN SEYYİD

SEYYİD KUTUB’UN KUR’AN’DA KIYAMET SAHNELERİ KİTABI ÜZERİNE (*)

(*) Bu kitapta altını çizdiğim herhnagi bir kısım yok. Her kitapta olmuyor. Aslında kitap o şekilde değerlendirilmeye uygun değil. Ben de bir makale, belki de tanıtım yazısı demek daha doğru olacak, ile kitabı anlatacağım.

Seyyid Kutub’un Kur’an Kütüphansesi (Mektebetu’l-Kur’ani’l-Cedide) serisinin ikinci kitabı olarak tanımladığı Kur’an’da Kıyamet Sahneleri kitabında seksen adet sureden kıyamet sahnesi ile ilgili olan muhtelif ayetler sure nuzül sıralarına göre açıklanmış.

Kutub bu seksen surenin açıklanmasından oluşan bölüme geçmeden önce Açıklama, İnsanlık tarihi boyunca ahiret düşüncesi ve Kur’an’da ahiret alemi başlığıyla üç bölüm yazmış. Bu üç bölüm 65 sayfa.

Açıklama bölümünde kitabın Kur’an Kütüphanesi serisindeki yeri ve serini ilk kitabı olan Kur’an’da Edebi Tasvir (Tasviru’l-Fanniyyu fi’l-Kur’an) kitabıyla bağını anlatmış. Bunların yanında kitabın amacını daha da açarak anlatmış.

İkinci bölüm olan İnsanlık tarihi boyunca ahiret düşüncesi’nde ise Eski Mısır, Eski Yunan, Eski İran, Hint ve İsrailoğullarının ahiret inançları hakkında bilgi vermiş ve bu inançları karşılaştırmış.

Son bölümde ise genel olarak Kr’an’daki kıyamet sahnelerine değinmiş. Sonraki bölümlere hazırlık gibi.

Diğer seksen bölümde ise surelere göre ayetleri açıklarken hem bir önceki sureyle hem de surenin kendi içinde ayetlerin ilgili olduğu kısımları belirtmiş. Mesela Hz. Nuh’un kıssası ile ilgiliyse ayetler bu belirtilmiş ya da daha önce benzer ayetler varsa benzerlik ve arada ki farklar belirtilmiş.

Seyyid Kutub’un aynı gibi görünen ayetlerdeki ya da ilk bakışta benzer şeyler söylendiğini söyleyebildiğimiz ayetlerdeki ince farklılıkları bize göstermesi açısından okunmasını tavsiye edeceğim bir kitap. Ayetlerin başlıbaşına ve diğer ayetlerle bağlantılı olarak incelenmesi bir çok yönden faydalı olmuş.