Posts Tagged ‘Sosyalizm’

ALİ ŞERİATİ – MARKSİZM ( İKTİSAT SOSYOLOJİSİ -3- )

Aralık 31, 2008

ALİ ŞERİATİ – MARKSİZM ( İKTİSAT SOSYOLOJİSİ -3- )

Kitap Adı: MARKSİZM ( İKTİSAT SOSYOLOJİSİ -3- )
Yazar Adı: Ali ŞERİATİ
Çeviren: Yakup ARSLAN – Kenan ÇAMURCU
Yayın Evi: Dünya Yayınları
Tarih – Baskı – Sayfa Sayısı: Haziran 2004 – 1. Baskı – 237

Arka Kapak Yazısı:

Marksizm’in bugün sıkıntısını çektiği bir başka köklü sorun da çoklukla birlik arasındaki çelişkiyi görememesidir.Yirminci yüzyıl, özellikle ikinci dünya savaşından sonra birlik ve çokluk çağıdır.Birlik ve çokluk nedir? Yeni teknolojinin dünyayı birliğe doğru götürmesidir; bugün dünyanın neresine giderseniz gidin, bir giyim biçimine, bir yaşantı biçimine, bir sosyal ilişkiler biçimine, bir siyaset idare ve devleti ilgilendiren form biçimine ve bir harcama biçimine doğru yöneldiğini görürsünüz.Niçin? Çünkü yaşam sanayileşmektedir.Sanayinin, temelde bütün milletleri, kökleri ve çeşitlilikleri tek tip kılma özelliği vardır. İletim araçlarının altyapısı birliği doğurmaktadır; buda sanayidir. Sanayi, hem sosyalist rejimde hem de kapitalist rejimde birdir. Marx diyordu ki; “üretim araçları değiştiğinde sosyal dozen de değişir” Bugünse Marxistler üretim rejiminin tek tip olduğunu rejimin ise birbirinin zıddı bulunduğunu görmektedirler.

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Yerler:

*) Meşruiyetten sonra İran’da meydana gelen gelişmeler gibi: Feodalizmin burjuvaziye dönüşmesi. Elbette feodalizm ve burjuvazi klasik ve ilmi anlamda değil. Esasen bizim neyimiz ilmi anlamdadır ki, bu da olsun! Sayfa 23

*) Emperyalizmle mücadelede, emparyelistlere lanet etmekle yetinmek ahmakça bir seçimdir! Aksine kapitalizmi olumsuzlamak gerek. Zira kapitalizm olduğu müddettçe, insanların en üstün olanları bile sömürülmekten kurtulamazlar. Bütün insanlar, insane cinsibdebdir, ama toplumsal sistemler, hayata hakim nizamlar, insanları sömüren ve sömürülen ile kandıran ve kandırılanlar diye taksim eder. Yarım aydınların en büyük musibeti, devamlı olarak sömürgeciye, sisteme ve kötüye karşı mücadele yoluna gidiyorlardı. Halbuki bunun yerine, zalime, özel mülkiyete, faiz sistemine ve insanı açık olarak modern bir katile dönüştüren sömürüye karşı mücadele vermeleri gerekiyordu. Sayfa 24

Meşhen Üniversitesinde okuyan bir öğrencime, “nasılsın?” dedim; şöyle cevap Verdi: “Sizin bize vermiş olduğunuz bu doktora belgesi, beş para etmedi. Gidip beyaz eşya, televizyon satan bir dükkan açtım.” ( Sen ne oldun ki, verdiğin doktora belgesi bizim için önem kazansın! ). “Şimdi orada durum nasıl?” dedim. “İyidir” dedi. “Şu Meşhed halkı ne kadar televizyon alıyor ki elliden fazla televizyon satış bayii açılmış?” dedim. “Tüketicinin var olup olmamasını boş ver. Esasen satın alma gücüne sahip olmaları da önemli değil. Yaptığımız satış şartları, dünya ekonomi uzmanlarının bile anlayamadığı, büyük bir mucizedir. Sadece biz anlayabiliyoruz. Şöyle ki şehrin güneyinden telefon açıp, televizyon istediklerini bildiriyorlar. Biz, televizyonu adrese götürürken büyük bir saray bekliyoruz. Bir de bakıyoruz, götürdüğümüz televizyon ve mobilyanın adresinde tek katlı, içinde 4-5 aile yaşayan 5-6 odalı basit bir ev çıkar. Odalarına da bakınca, aradığımızı bulamıyoruz. Daha sonra kendilerinin televizyonu ısmarlamadıklarını anlayınca, aramaya başlıyoruz. Ve bilahere bu evin zemin katında yaşayan adam karşımıza çıkıyor! Meşhed’in bu rutubetli bodrum katına inince, siparişi verenin yere serecek bir sergisinin bile olmadığını görürüz. Buna rağmen, kendi gururu için, en az dörtbin tümen olan televizyon ve mobilyasını almaktan kaçınmaz!” Sayfa 26 – 27

Bizim köyün orada bir köy var. (*) Bu köy, sömürülerek yok olmanın, feodalizmin satmasının ve burjuvazinin gelişmesinin örneklerine sahiptir. Bu köy, bütün üçüncü dünya ülkelerinin, bütün doğunun, İslam dünyasının ve İran’ın en bariz bir sembolüdür. (**) Burada büyük bir malik vardı, bütün arazileri tek tek elde toplamak için, küçük maliklerin elindeki toprakları almaya çalışıyordu. Tüketimleri de, üretimlerinden azdı.

Tüketimi üretimden az olanlar, hiçbir zaman topraklarını, evlerini ve ellerindekini satmazlar. Bundan dolayı o, köydeki küçük mülk sahiplerinin ellerinde bulunan toprakları satmak için, muhtaç hale gelmelerini sağlamaya çalışır. Ancak onlar kolay-kolay muhtaç hale gelmezler. Çünkü bütün tüketimleri hayvancılığa ve toprağa dayanmaktadır. Bir müddet sonra Hacca gider ve oradan köydeki küçük toprak sahipleri için, -bize de getirilen- ipek bir takke getiriyor ve onların başına konulurdu. (***) Bunlara birer birer dağıtıyordu. Onlar da çok memnun oluyorlardı ve “bu gerçekten büyük bir mucizedir!” diyorlardı. Böyle bir hadise, bu kesimde büyük bir yankı yaptı. Gerçekten de, eliyle kimseye bir tas su vermeyen bu adamın, aniden böyle bir atak yapması hayret vericiydi. Şimdi artık, küçük bir toprak parçasına, bir öküze ve ufak-tefek mala sahip olan bu küçük mülk sahibi de, hanların başına taktığı takkeye sahip olmuştur. Ancak bu külahın altına giymesi gereken, abasını han getirmemiştir. Yabancı üretimi kumaşı ve abanın içine dikmesi gereken japon malı astarı alabilmesi için paraya gerek var. İlk kez bu mukaddes külahın altına giyeceği, abayı satın almak için paraya muhtaçtır. İlk olarak böyle bir tüketime ihtiyacı olmuştur. Şimdiye kadar buna ihtiyacı olmamıştı. Bu noktadan sonra, kaybetmiş ve sınıfı yıkılmaya başlamıştır. Çünkü kumaşı şehirden alması gerekiyor. Yine ilk kez olarak, ayağı burjuvazi pazarına basar. Yeni tüketim, onu bu pazara çekmiştir. Hayatında ilk kez, burjuvazinin tüketimini satın almaya başlar. Ancak buna rağmen, abasının dikimini köyde bu tür şeyleri diken “Zeynep teyze”nin yerine şehrin en tanınmış terzisine vermesi kaçınılmaz olmuştur.

*) İki yönden bizim köyümüz diyorum: Bir bu köy bizimdir ve diğer anlamı biz bu köyün evlatlarıyız. Ben ikinci manada söylüyorum.

**) Burjuvazi devresinin tersine feodalizmin en önemli özelliklerinden biri -butjuvazi devresinde insan, devamlı olarak tüketimden geridir. Yani daha önceki tüketimin boşluğunu doldurmak için devamlı çalışır. – “stok”tur. Köylü devamlı olarak, tüketimden fazlasını üretir. Devamlı bolluktur, “açlık” terimi yeni çıkmış bir olgudur. Bu terim eskiye ait değil, fakirlerinde malı değil. Fakirlik açlıktan farklı bir meseledir. Şimdiyse fakirlik azalmış, açlık artmıştır. Geçmişte fakirlik vardı ama açlık yoktu. Bu meseleyi hepsinden ayıretmek gerek.

***) Bu külahlar, devamlı olarak mukaddes kimseler tarafından insanların başına geçirilir. Emparyalizm de gelince mukaddes bir çehreyle geldi. Zira insanları kurtarmak ve geri kalmışlığa son vermek için gelmişti! Sayfa 28 – 29

*) Dini mantık dediğimiz zaman Avrupa’dan gelen Aristo’nun mantığını kasdediyoruz. Yani onu Avrupa’lılar kendi inancına gore tanzif edip, bize verdi. Bu anlayış onları hem onları hem bizi bin yıldan fazla zamanda mahvetti. Yeni asırda onun sultasından kurtuldular, ama biz henüz meşgulüz! Sayfa 41

*) Gördüğümüz gibi sorun, marksizmin, kişinin başından sonuna kadar onbes saniye zarfından anlayabileceği, sonra da tartışmaya girerek hiç kimsenin sözünü dinlemeyeceği ölçüde dört dörtlük olarak oluşturulduğu basitlikte değildir. Bu, İslambilim’e karşı yazılmış olan “Birkaç Sosyal Sorunu İnceleme” kitabının yargısıdır. Kitabın yazarı, oldukça aydın ve bilgili dostlardan biridir; kendisi, eleştiri yönelten ötekiler gibi değildir. Elbette bu kitap, şahsiyetinin göstergesi değildir. Kendisi, düşünsel bakımdan oldukça değerlidir. Bu kitabı incelerseniz, Marx’ın bilimsel görüş ve felsefesinden, özelliklede tarih felesefesinden yaptığı alıntının çok belirgin olduğunu görürsünüz. İslam peygamberinin ne şekilde ortaya çıktığını soruyoruz. Zerre kadar şüphe etmeden ve asla duraklamadan şimdiye kadar bu soru üzerinde düşünmemiş olmasına rağmen hemen yazıyor: “İslam peygamberinin ortaya çıkmasından birkaç yıl once, uğrak yeri olan Mekke’de kervanların geçiş yolu üzerinde bulunduğu ve ticaret kervanları buraya geldikleri için sonuçta bir burjuvazi oluştu. Feodal yapıya karşı devrimci bir tutum içerisinde olan burjuvazi -bu burjuva devrimi- İslam devrimi şeklinde ortaya çıktı ve peygamber zuhur etti!” Şöyle düşündüm: Çok iyi, o halde bizim Mezinan köyünün yanından geçen bir yol yapılsa ve ticaret kervanları buradan geçseler, bu durumda buradan hemen bir pegamber mi zuhur edecektir? Eğer böyle ise, bütün ticaret yollarının çıkış yeri olan yerleşim bölgelerinde, bırakın peygamberi bir dua kitabı yazarının bile çıkmamış olmasını nasıl izah edersiniz? Sayfa 65

(Dostlardan biri şöyle derdi: Filan kişi bilgi bakımından deniz gibi, ama bir parmak derinliği var). Sayfa 67

*) Emevilerin, devleti ele geçirdiklerinde islamda determinism (cebr) düşüncesini icat etmeleri, İslam dışı mezheplerden alıntılamaları, yaygınlaştırmaları ve fikri temelleri aracılığıyla onu İslam’la açıklamaları tesadüfi değildir. Sayfa 91

Kapital’de ekonomiye tapan (yani ekonomizm) ve ekonomik bir determinizme inanan bir Marx bulunmamakta, tam tersine Marx, capitalist düzende insanın iradesini kendisine tabi kılan ve ekonomik nedeni sebeplerin sebebi gören ekonomi etkenine eleştiri ve saldırıda bulunmaktadır. Sayfa 92

*) Nitekim faşizmde de aynı şey oluyordu. Faşizm esasen, ne kadar çok olursa olsun, bir güce karşı Alamn milletinin zafer, güç, iftihar ve ilerlemesine dayanıyordu. Sonra faşist düzen -ki insanı karşıtı bir düzendi ve tüm insani değer ve özgürlükleri kaldırıyordu- yalnızca daha fazla güç ortaya çıkarmada elde edilen başarılarla genelin ilgisini toplayabildi ve faşizmi başarılır bir dozen olarak topluma Kabul ettirebildi. Sayfa 93

*) Birey halindeki yaşantımızda ahlak, aşk, duygu, din, maneviyat ve değerin asıllığından tüketimin asıllığına doğru nasıl zorla sürüklendiğimizi, tükettiklerimizi sağlamanın hizmetçileri durumuna düştüğümüzü ve hiç kimsenin bu facianın dışında kalmadığını görüyoruz. Sayfa 95

Çoğunlukla sanıldığının tersine, ortaçağda metaryelizmle dinin savaşı, yeni felsefeyle eski duygu inançların savaşı değildir. Bunlar, soyutlamacı, entellektüel ve dikteci aydınların sözleridir. Metaryelizmle dinin savaşı, akıl ve bilimin duygu ve hurafe ile savaşı değildir, burjuvazinin feodalite ile savaşıdır. İki algı sisteminin (biri yeni devrimci sınıfa, diğeri eski egemen düzene ait) savaşıdır. Nitekim egemen ve sömürücü olan ondokuzuncu yüzyıldaki burjuvazinin metaryelist felsefesi, devrimci bir sınıf olan ondokuzuncu yüzyıldakinin tersine artık devrimci bir felsefe değildir; hatta bugün batıda hüküm etmekte olan burjuvazi hükümetindeki metaryelizmin rolü, ortaçağda kilise dinin feodal düzende oynadığı rolün aynısıdır: Ortaçağda zihnin uyuşturulması ve durumun açıklanması, ismi din olan ahlaki soyluluk içerisindeyken, yeni çağlarda, ne akla, ne de bilime bağlı olmayan, tam tersine ekonomi-politiğe ve tüketimin asıllığına bulunan akıl ve bilimin asıllığı biçimindedir. Şu anda burjuvazi tam da onsekizinci yüzyıl feodalitesinin rolünü üstlenmiş bulunmakta; işçi sınıfı (proleter) ise onsekizinci yüzyıl burjuva sınıfının devrimci rolünü üzerine almış olmaktadır. Bugünkü diyalektik çelişti değişmiş durumdadır. Yeni diyalektikteki felsefi ve fikri sistemin ne olduğunu görmek gerekmektedir. Sayfa 101

*) Bugün de böyleleri var! Bir sorumluluğu veya dininin borcunu hilelere bulamak için sahtekarlıklar düzenler, azalması için çabaladıkları vergiler gibi. Eğer azalıyorsa, hile yaptığını sen de biliyorsun! Güzel, en son ne zaman hile yaptın? Kabil böyle biriydi, çocukları aynı! Tarih boyunca nu Kabililer ve Habililer birbirleriyle savaş halindedir. Sayfa 116

Dicle ve Fırat bu iki tarihsel akımın senbolüdür, anlattığım o tarih felsefesiyle. Şu şekilde: Burası İran burası da Irak, kuzey-batıda Türkiye ve Ermenistan, Ermenistan ve Türkiye’nin dağları ve Ağrı dağı; Buz ve karlar su olmakta, bu iki akım aynı kaynaktan meydna gelmektedir. İki akım sonra yavaş yavaş bibirlerinden uzaklaşmakta, daha uzak, daha da uzak olmaktadırdır. Sonra tekrar birbirine yakınlaşmakta, Bağdat yakınlarına ulaşmakta -ani İslam tarihinin simgesine- ve ikilik bir birine karışıp sona ermektedir; (Artık hangisinin Dicle, hangisinin Fırak olduğu belli değildir) Burada Şattul-Arab’ı oluştururlar, sonra bu Dicle ve Fırat el ele vererek Fars körfezi’ne dökülürler. Fars Körfezi’nde birliğe ulaşırlar savaş ve ikilikleri ortadan kalkar. Sayfa 119

Esasen temel bir yasa vardır; o da bir ideoloji, ekol ve düşünce tarzının genelleşmesinin (tüm toplumu şiddetle ve hızla heyecanlandırması anlamında genelleşme) istiyorsan öncelikle kesin, çünkü ve niçinsiz konuşmak, en küçük kuşkuya ve karşı inancın en küçük doğruluk ihtimaline bile tahammül etmemek, sağlam konuşmak; tıpkı şöyle diyen Hitler gibi: “Güneş isteğimize göre hareket etmezse, güneşe de diz çötürürüz.” Birisi böyle konuşursa genel bir inancı ortaya çıkarır. Bunlar propaganda yasalarının birer parçalarıdır. Propaganda bir yasa olmuştur. Propaganda bilimi üzerine üzerine olan kitaplardan bazıları “Ne Biliyorum”lardır. Bu yasalardan biri, Bilimsel kavramların çok açık ve net sloganlara dönüşmesidir. Bu açıdan, teknik ve araştırmaya dayalı yüz tane vurgusu olan birkaç yönlü derin cümlelerin değeri ve etkisi yoktur. Bilimsel açıklamanın kısa, açık, kesin, sağlam ve sert şekilde alınması gerekmektedir. Üçüncüsüyle düşünce ve inancı yüzeyselleştirmektedir. Şu anda, örnek verdiğim burada bu ikisinin ne olduğu açıklığa kavuşmaktadır. Sayfa 124

Ne diyeceğime dikkat ediniz: Eğer siz, bu salonda iki aynayı birbirinin yanına koyarsanız, bir aynaya görüntüler yığını düşer: aynı görüntüler diğer aynanın üzerine de düşer. Eğer bir üçüncü ayna daha koyarsak bu görüntüler üç katına çıkamaz çünkü bu aynı görüntüleri dışarıdan alır; diğer aynanın dışarıdan aldığı görüntülerin aynısı bu aynadan da yansır. Diğer iki aynanın dışarıdan aldıkları ve aynı şekilde kendilerinden de aldıkları görüntüleryine bu (üçüncü) aynadan yansır. Aynı anda, bu aynanın bu toplumdan ve A, B, C aynalarından aldığı görüntüler ve C’nin A ve B’den, dışarıdan ve kendisinin diğer aynalara yansıyan görüntülerinden -ki kendisinden iki defa daha yansımıştır- aldığı görüntüler bu aynadan yansır. Yine, bu aynada yansımış olan bu görüntülerin toplamı topluca diğer aynalara döner ve dörtbeş tane aynadaki ilişkiler devamlı olarak karşılıklı, birbirini etkileyen ilişkiler şeklinde sayılması imkansız sonsuzluğa doğru sürer. Bu durumda toplumun bütün parçalarının, her parçanın bütün üzerinde etki bıraktığı (hepsinin ona etki etmesi önemli değildir); her birinin diğerlerinden diğer bütün parçalarda karşılıklı olarak bırakılmış olan etkilerin tümünü kendinde tuttuğu; tuttuğu oranda yine diğerlerinin hepsine aktardığı, tekrar hepsine yeni bir şey aktarıldığı; topluca yine kendisine döndüğü, bu çok sayıdaki kutuplar arasındaki karşılıklı ilişkinin her taraftan sonsuza doğru ilerlediğini tasavvur ediniz. Yapabiliyorsanız tasavvur ediniz, ilişki karşılıklı olduğunda, iki vicdan ve iki ruh arasında olsa bile kolayca sonsuza gider. “Sonsuza doğru”, yan, sayılması imkansıza doğru. Sayfa 125 – 126

Eğer bir kimse, karşılıklı ilişkiler adındakiilişkiler düğümünü açar ve düğümü çözüverse, anlarsa, onun yasalarının, hallerini ve sıfatlarını keşvedersesosyolojiyi bilime dönüştürmüş demktir. Bunu apmıyorsa gönlü o avami sosyoloji ile (artık onda bütün sorunlar çözüme kavuşmuştur!) hoş olmalıdır. Tıpkı ondokuzuncu yüzyılda 198 tane kanun ortaya koymuş o bey gibi! Sayfa 126 – 127

*) Tıpkı İtalyan faşist Mussolini’nin dediği gibi “onbeş günde genelin bana uyacağı bir felsefe oluşturun.” “iyi ama onbeşgün yetersiz” dediler. O: “Hayır fırsat yok. Onbeşgüne kadar seçimleri yapacağız; herkesin bu ideolojiye sahip olması gerekiyor.” İdeoloji, tüzüğü hazırlayan bir komisyon ve özel kurul şekline dönüştüğünde buyruğu uygun ideoloji üretir. Sayfa 128

Sosyalizmle komunizm arasında ne fark vardır? Hiç. Sayfa 149

*) Örneğin derler ki, Mekke ticaret yolunun üzerinde yer aldığı için ticari ve burjuvazi yaşam, ilkel kabile ve hayvancılık yaşamının yerine geçmiştir. Yani ekonomi altyapı değiştiğinden, zorunlu olarak din de değişmiştir; şirk gitmiş, yerine İslam gelmiştir. Galiba bunların hatırında değil; büyük bir rastlantı sonucu örnek onların çıkarımlarını en güzel biçimde reddetmektedir. İslam Mekke’de onüç yıl yerinde saydı, Mekke İslam’I Kabul etmedi sonunda, altyapısı değişmemiş olan, ticaret yolu üzerinde de bulunmayan Medine tarafında hızla Kabul edildi. Sayfa 156

O, önce ekonomiye inanmış, daha sonra da bu önyargı ve önceden hazırlanmış sabit dayanakla tarihi incelemeye yönelmiştir. Bu şekilde tarihin determinizminden sosyalizme ulaşılmamıştır. Tam tersine, önce sosyaizme inanılmış, daha sonra da bilimselliğini ıspatlamak ve açıklamak için tarihin peşine düşülmüş ve ondan çıkarılmış veya ona yüklenmiştir. Sayfa 157

Aziz Poul şöyle der: “Toplumda egemen olan dozen ve eğitime itiraz edenler, adeta varlık dünyasına egemen dozen ve eğitime itiraz etmişlerdir. Çünkü her dozen Allah’ın irade ve dilemesinin tecellisidir.” 17. 18. yüzyıllarda din, insanı yaşamda sabır yükü hale getirerek ve ahirette her zulmün inceleneceği her hakkın alınacağı ve her mahrumiyetin telafi edileceği yolunda ümit vererek ortaçağın ardından gitmiştir. Dahası insane bu dünya ile öteki dünya arasından birini seçmek zorunda bırakılıyor ve kilise, halkı fakirlik, çile ve dünya süslerinden mahrum kalmaya çağırmasına rağmen kendisi soyluların ve kapitalistlerin servetlerinden faydalanıyordu. Kilise fakir halkın dünyanın değersiz malı ve mideyi doldurmak için zenginlere saldırmaya, ilahi mülkiyet hakkını ortadan kaldırmaya ve başkasının malını gasbetmeye bulaşmaması yolunda bir araçtı. Sayfa 159

Serbes düşünürler ve serbest sanatçılar her dalda hakikatin ve bilimin kendisine daha çok hizmet edebilirler. Ama hizmetlerinin yaşama ve insani olma ihtimalleri zayıftır. Hatta yeni bir deneyim de göstermiştir ki, onların serbest araştırmaları çok kısa bir zaman içinde gözlerinin önünde güz, para ve aldatma racılığıyla insane karşıi özellikle de halk kitlelerine ve zayıf milletlere karşı kullanılmış ve emperyalizmin hizmetine sokulmuştur. (Einstein bunun örneğidir.)

Bunun tersine, sorumlu düşünür ve sanatçılar hakikatin ve bilimin kendisine çoğunlukla darbe vururlar; onların işinde, mevcut hakikatin bulunması veya düşünce ve duygunun yaratılması, ortaya çıkarılması ve özgürleştirilmesi ihtimali çok zayıftır (ideolojik düzenlerdeki filmler, romanlar, partinin veya devletin yazarları, şairleri, düşünürleri, eleştirmenleri).

Ama insanlığa insane ve halkın yaşamına hizmet ihtimalleri yüksektir. Çünkü serbest düşünür ve sanatçılar yalnızca bilimin hakikatini ve güzelliğini düşünürler, sorumlu düşünürler ise toplumun ve halkın çıkarını. Sayfa 176

Öyleyse mahrum sınıf niçin daha dindardır? Mahrum sınıf dindardır ama dini ihtiyaçları concrete’dir yani Allah’tan korkar, ama utanılması gereken azameti dolayısıyla değil, insanı cehennem ateşine atacağından dolayı. Güzel bir davranışı güzel olduğu için değil cennet nimetlerinden yararlanmak için yapar. Aşkın ve ruha önem veren biri insanın cenneti, soyut ve abstract güzellikler cennetindir. Ama kitlenin cenneti yüzde yüz concrete ve maddidir. Acaba Allah mahrum sınıf için gökyüzündeki bir ışık mıdır? Hayır insanın işlerine yoluna koyan büyük bir güçtür. Rızık verendir (Rızık veren concorete bir sıfattır) Mahrum sınıf hiçbir zaman Allah’ın güzel olmasına (cemil sıfatına) yaslanmaz, tam tersine Allah’ın bahşedici olmasına dayanır.

Büyük şahsiyet Ali şöyle der: “Kimi ateşten korkarak, O’na ibadet eder; bu korkakların ibadetidir. Kimiyse cennet tamahıyla bu ise tüccarların ibadetidir. Çok az kimse de O’na O’nun için ibadet eder; bu ibadet özgürlerin ibadetidir.” Sayfa 190 – 191

Millet, bir tolumun bireylerinden bir topluluğun ortak kültürü dil ve tarihe sahip olmasıyla oluşmuş sayılmaz. Millet, bu toplulukta ‘milli duygu’nun ortaya çıkmasından itibaren oluşmuş olur. Nitekim Prof. Berk der ki, Arab milleti İsrail ortaya çıktıktan sonra oluştu. (Tabii ki son yüzyıllarda geçmişte değil). Sayfa 200

**) Bugün dini rolünün ne olduğunu görün. Artık ortaokul ikinci sınıf öğrencisinin bir kimya, fizik kitabı okumakla, oksijeni, yerin yuvarlaklığını, atomu vs. öğrenmekle dinin aklından uçup gittiği döneme geçmiştir. Hala din malının peşine gelmiş olan sen klasik insane, bugün varolan dini tanımıyorsun. Bugün artık din satılık değildir. Hala böyleleri varsa bile öyle rezil olmuşlardır ki, herkes onları tanımaktadır ve hiç kimse sözlerine inanmamaktadır.

Çocukları bile kandıramamaktadırlar; karısını, komşusunu ve yüz yaşındaki müridini bile artık kandıramamaktadır. Bunların arasında şerefli bir adam kalmamaıştır. Grupların kimler oldukları bilinmemektedir: Bugün medreselerde bulunan öğrencinin rolü, üniversitedeki öğrenciden daha ileridir, ama temasımız yok. Sebebi ise temasımızı ortadan kaldırmış olmalarıdır. Niçin böyle olduğu bellidir: Tahsil görmüş genç neslin bir tarafa, halkınsa diğer bir tarafa gitmesi. Nitekim medresedeki öğrencideki öğrencinin üniversite öğrencisinden haberi yok, üniversite öğrencisininde medresedekinden. Oysa bunların yanlızca isimleri farklı, yani birinin ismi Farsça (Danişçu: üniversite öğrencisi – çev.) diğerinin ki Arabça (Talebe: Medrese öğrencisi -çev.) Başka ne fark var? Ama birbirlerini iki ayrı kavim gibi hissetmektedirler. Sanki aralarında hiçbir bağ yok gibidir. Ne kadar başarılı oldular!

Gidip bakın, bu talebe nasıl düşünüyor, sorunları nasıl çözümlüyor, dini nasıl analiz ediyor. Hangi güçleri korkutuyor. Hangi topluluklar bunları kendilerinin kölesi ve ‘tımar’ı sayıyorlar. Ellerindeki her programı uygulamaya koyan; bu öğrencilerin elden kaçmakta olduklarını, köylerde, şehirlerde, aydınlar ve halk arasında bulunan dinin, bugün yirmi Tümen, otuz tümen, kırk tümenle yaşamalarını sürdüren bu gençlerin ağzından tebliğ edilecek din olacağını ve bunun da o dükkanların, tezgahların işine gelmeyeceğini hisseden kimlerdir. Bu his, resmi bir program koymalarına yol açtı. Buradan kalkar Meşhed’e giderler, yalnızca öğrencileri aydınlatmak için! Öğrenciler arasında bazı kitapların okunduğu mu görüldü, tehlike! Kitabın öğrencilerde olması niçin tehlikedir? Peki kitabı kim okuyacak? Öyleyse kitabın yeri neresidir? Kötü ve zararlı kitabı kim okuyacak? Bu kadar korku niçin? Bunun nedeni ‘halkın dinsizleşmesi’ymiş! Bunlar halkı dine döndürecekler, aç da kendi ekmeğini gördüğü halde ‘din’in hatırına yemeyecek! O zaman bu “Ye beyim, Vacib-i aynidir.” diyen talebeye, uyuşur mu?

Yavaş yavaş böyle oluyor: ‘İnsanlar malları ve canları üzerinde egemendirler; Eski Dinin bu şekilde bir ilkesi vardı. Tevhid, nübüvvet ve yeniden diriliş sonra ki şeylerdi.’İnsanlar malları ve canları üzerinde egemendirlr.’ dediklerinde ‘insanlar’ o zenginlerdir. Biz ‘insanlar’ değiliz. Biz o ‘Afganlı insanlar’danız! ‘insanlar’, yalnızca feodaller, yalnızca sermayedarlar veya eski dini çekip çeviren muhterem, adı-sanı olan hacılar ve saygın kişilerdir! Ama bu ilişki artık kesilmiştir, yön değişmişti. Meseleler yalnızca İran’da değil, dünya sathında değişmiştir; biz hala geriyiz!’ Sayfa 225 – 226